yazarından nottur : bu bölümle ilgili duygu düşünce ve önerilerinizi merakla bekliyorum.
selam ve dua ile..
keyifli okumalar.
...........................
Yemeğin hemen ardından konukların büyük bir kısmı evlerine dağılmıştı. Geriye kızlar ve Fatih kalmıştı. Fatih kızları alıp evlerine götürürken Elif ve Mustafa da kendi evlerine doğru yola çıkmışlardı. Kendi evleri, yuvaları.. Hayatlarında açılan yeni sayfanın ilk harflerini işliyorlardı ömürlerine. Elif kızlardan ayrılmanın verdiği garip bir hüzün yaşıyordu. Bir yanı eksilmiş gibiydi ve eksik başka bir yanı tamamlanmış gibi. Hep beklediği hayır kapısının önünde durmuştu da içeri adım atmaya cesareti yoktu. Bir adım atsa kapının ardında onu bekleyen boşluğa düşüp kaybolacaktı sanki. Ama Rabbi ona kanat vermez miydi düşerse? Her tökezlediğinde tutunacak bir dal göndermişti Elif'e. Şimdi de bir çınar ağacı vardı sırtını dayayacağı. Heybetiyle güven varlığıyla huzur veren bir çınar. Neden korkuyordu o zaman bu kadar? Hep bir imtihan olacaktı; kural buydu. Yeri gelince şükredecek yeri gelince de sabredecekti başına gelenlere. Bunlar yaşamın ve imanın döngüsüydü Elif'e göre. Şimdi şükrediyordu evet, ama sabır gününün telaşı vardı gönlünde. Bir çocuğun yeni oyuncağına kıyamaması gibi o da -kendince- sakınıyordu mutluluğunu.
Arabada giderken Mustafa'ya baktı uzun uzun. Bir ömür seyretmeye doymayacağı adama baktı. Artık vitrinden alamayacağı bir elbiseyi seyreden genç kız gibi bakmıyordu. Kaçamak değildi bakışları. Varlığını içine sindire sindire bakıyordu ömrünün mim durağına. İçinden bir şiir geçti o anda.
Güzeldim de galiba bunu nasıl söylesem:
Eline sağlık Tanrım leyla çok güzel olmuş
Tanrım eline sağlık dünya da çok güzel olmuş
Keşke biraz ölmesem. (i.tenekeci)
Mustafa heyecanlıydı. İlk defa söyleyecek bir şey bulamıyordu. İlk defa ağlamakla gülmek arasında seçim yapamıyordu. Mutluluktan hüngür hüngür ağlamak geliyordu içinden. Üzgün değildi. Rabbi ona can yoldaşı göndermişti. Yıllardır kendini karanlığa kapattığı kapılarından ışık sızmıştı. Işık değil gökkuşağıydı belki de.
Son yıllarda hiç bilmediği güzel bir yola girmişti. Ve bu yolda yalpalayarak ve düşe kalka ilerlemişti şimdiye kadar ama şimdi ona destek olacak bir yareni vardı, bir yol arkadaşı. Gönlüne varlığıyla huzur yayan bir hira dinginliğiydi Elif'in gözlerinde kaybolurken hissettiği. Elif.. Artık mahremiydi. Acılarını sahiplenip sevinçlerinin müsebbibi olmak istediği yetimi.. Aynı anda hem masum hem mahcup olmanın en çok yakıştığı insan.. Duru berrak bir su gibi girmişti Mustafa'nın hayatına. Su gibi aziz, su gibi temiz, su gibi ilaçtı onun için. Nefessiz kaldığı şu ahir dünyada yüzünü okşayan ılık bir meltem esintisiydi. Beraber keşfedeceklerdi bu yolun girinti ve çıkıntılarını. Ne mutlu ki Rabbi Mustafa'yı unutmamıştı ve terk etmemişti. Ona huzur veren bir arkadaş, kalbini teskin eden bir yaren, saçının telini kendisinden bile sakınacağı bir emanet göndermişti. Yetiminin yaralı gönlünü kendi yaralı kalbi ile iyileştirecekti. Birbirlerinin virane şehirlerine yıkılmaz köprüler kuracaklar ve hicret edeceklerdi. Kendi şehrinden yetiminin şehrine hicreti bir niyetle başlamış olsa da bugün o köprülerin ilk adımını atıyorlardı.
Yol boyunca acemi aşıklar gibiydiler. Havadan sudan konuşarak günün odak konusunu konuşmaktan kaçınıyorlardı. Nikahla ilgili, kızlarla ilgili konuları konuştular yol boyunca. Güzel bir gün olmuştu onlar için. Mustafa'ya göre biraz sönük geçse de Elif'in içine sinmişti.
Eve geldiklerinde hafiften yağmur çiselemeye başlamıştı. Mustafa evin kapısına kadar ceketini Elifin bedenine siper etti.
" Gerek yok, birkaç damla yağmurla erimem sanırım."
" Erimezsin ama hasta olabilirsin küçük hanım. Kocanın sözünü dinle biraz."
Kocası mı dedi? Evet, kocasıydı. Resmen ve dinen, bugün yarın ve ölene kadar, galu belada verdikleri sözle başlayıp hesap gününe kadar, iyi ve kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta, birbirlerine eş, yaren ve karı-koca olmuşlardı. Elif'in kalbi bunları düşündükçe kalbi vücudunda durmak istemiyor gibi engel olamadığı bir hızda çarpıyordu.
Müstakil bir villa olan evin kapısına geldiklerinde Mustafa cebinden bir anahtarlık çıkartıp Elif'e uzattı. Metal harflerle ' Elif ' yazan anahtarlığa birkaç anahtar takılıydı.
" Bunu senin için yaptırdım. Evin, iş yerinin, kasanın.. Bana ait ne vasa hepsinin anahtarı var içinde. Benim anahtarlığımın aynısı. Tek eksik kalbimin anahtarı ama o zaten sende."
Mustafa tebessüm ediyordu Elif ağlamamak için kendisini zor tutuyordu. Neden ağlamak istiyordu ki? Bu kadar mutluyken böylesine ağlama hissinin yakasına yapışmasından hoşlanmıyordu.
" Hadi aç kapıyı artık hatun. Üşümeye başladım." Mustafa ellerini ovuşturup avuç içine sıcak bir nefes gönderdi hohlayarak.
Elif besmele çekip evin kapısını açtı ve sağ ayağını eve bastığı anda yerden yükseldiğini hissetti. Belindeki baskıyı hissedince başını geriye çevirdi. Ve Mustafa'nın cennetten kopup gelen zümrüt yeşili gözlerinde takılıp kaldı. Daha önce hiç böyle yakından bakma cesareti olmamıştı bu gözlere. Mavi haresini gördü yeşil gözlerin, kıyısına deniz vuran yemyeşil bir vadi gibiydi. Gökyüzünü ve yeryüzünü bir çift göze sığdırmak gibiydi. Ve Mustafa'nın gülüşünün en sevdiği yanını gördü. Çukurlarına ömrünü gömdüğü gamzelerini.. Kaybolup gittiği o gamzeler, mutluluğun en oyuk haliydi. Gamzelerine bütün acılarını gömüp gözlerinde yaşlanmayı diledi o an. O gözlerdeki yansımam hiç sönmesin..
" Neler oluyor?" dedi kendine gelmeye çalışırken bir yandan.
" Adettendir prenses. Gelin kız evine ilk adımını havada atmalıymış. Ben demiyorum gelenek görenek hep bunlar işte. Bu arada ben seni daha ağır bekliyordum. Kuş gibiymişsin sen."
" Neden iki beden büyük kıyafet aldığını da anlamış olduk böylece. Teşekkür ederim teveccühünüz kocacığım."
" Bundan sonra tam senin bedene göre alırım artık."
Mustafa'nın muzipçe gülümsemesi Elif'i utandırmıştı nedense. Salona gelince bir kanepenin yanında durdular.
" Burada inişe geçiyoruz. Dikkat edelim lütfen. Firmamızı tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz. Mustafa seyahat iyi günler diler."
Mustafa nazikçe Elif'i yere bıraktı. Birbirlerine kısa bir bakış atıp geniş kahkahalar atmaya başladılar. Mustafa Elif'i ilk defa gülerken görüyordu. Bambaşka bir Elifle tanışmış gibi hissetti o an. Kömür karası gözlerinin içinde büyülü bir elmas parıltısı belirmişti sanki etrafına yayılan. Dünya üzerinde en güzel gülen yüz şu an karşısında tatlı tatlı gülümseyen kıza ait olmalıydı. Evet, öyle olmalıydı! Benliğini içine çeken efsunlu bir girdabın içine çekilmiş döne döne savruluyordu. Başı dönmüştü, manevi bir sarhoşluk yaşadı kısa bir an.
" Ee ne yapıyoruz şimdi?" diye sordu Mustafa, en belirsiz ve en bilinmeyen haliyle.
" Yatsı namazını mı kılsak acaba?"
" Mantıklı." Mustafa işaret parmağı ile Elif'i işaret edip sağ gözünü kırptı. Bu adamın Zehra ile bir yerden akrabalığı olmalıydı muhakkak!
" O zaman dağılalım." Diye devam etti Mustafa, şaşkınca sağa sola dönerken tökezlediği bir anda.
" Ben aşağıda kılayım. Sen? Sen nerede kılacaksın namaz? Mescit var aslında. Biliyor musun mescidin yerini? Ah, evet, doğru ya neredeydi bu mescit ben de unuttum şimdi? Aşağıda mıydı yoksa çatıda mıydı?" Çok önemli bir devlet meselesini unutmuşçasına elini saçına götürüp özenle taranmış koyu siyah perçemlerini karıştırdı parmaklarıyla. Ah saçları.. Parlak siyah, gür ve hafif uzun saçları bu gün Mustafa'yı daha yakışıklı göstermek için çırpınıyordu adeta. Sahi daha yakışıklı olabilir miydi? Daha karizmatik ya da daha sıcakkanlı ya da daha romantik komedi? Olamazdı tabi ki ve olmasındı zaten. Tam kıvamında ve dozundaydı her şeyi. Rabbim, ne güzel yaratmışsın sevdiğimi..
" Ben yukarıda, yatak odasında kılarım namazımı. Sen sakin ol yeter." Dedi Elif gülümseyerek.
İçinde buruk bir huzur, kalbinde hem acı hem tatlı bir hisle çıktı merdivenleri Elif. Birkaç gün önce, kişisel eşyalarını getirdiği gün bu odayı ve eşyaların yerini ezberlediği için yabancılık çekmedi. Dolabın kenarına iliştirdiği seccadesini ve namaz kıyafetlerini de bulması kolay oldu. Önce lavaboya geçip abdest aldı, bu onu biraz ferahlatmıştı. Yatsı namazını ve ardından da iki rekât nafile namazı kıldı. Tesbihatını yaptı ve sonra uzun uzun dua etti. Bu güne kadar ne istediyse Rabbinden istemişti. Ve isteklerinin karşılıksız kalmadığını da görmüştü. Ne istediyse bir şekilde cevap almıştı. Yine en güvendiğinden istedi neyse ihtiyacı. Ömrünün hayrını, bereketini ve güzelliğini istedi. Artık dualarında Mustafa da vardı. Kendisi için ne istediyse daha iyisini ömür yoldaşı için de istedi. Onu çok sev Allah'ım benim sevdiğim kadar çok sev..
Duası bittiğinde seccadesini özenle katladı ve usulca dolaptaki yerine geri koydu. Üzerini değiştirdi. Bir süre odada sessiz bir şekilde bekledikten sonra daha fazla dayanamayarak parmak ucunda yürümek suretiyle merdivene kadar geldi, buradan aşağıyı göremediği için bir iki basamak inmesi gerekti. Neyse ki Mustafa arkası merdivene dönük bir şekilde secdede oturmuş dua ediyordu. Onu seccadesinin üzerinde Rabbine dua ederken görmek Elif'in kalbine tarifi mümkün olmayan bir huzur dalgası yayıyordu. İçi ferahlıyor ruhu genişliyordu. Mustafa'yı namaz kılarken izlemek, dünyadan cennete bakan açık kalmış bir pencereden sızan bir manzarayı izlemek gibiydi. Ilık rüzgârların estiği, derin ırmakların aktığı, dört yanı gökkuşakları ve rengârenk çiçekler ile döşenmiş bir manzaranın insanın ruhuna kattığı da böyle bir şey olmalıydı. Şükür sebebi. Sebebi aşk!
Mustafa elleri ile yüzünü kapatıp bir süre öyle kaldı. Sona yavaşça yerinden kalktı ve hiç acelesi yok gibi ağır hareketlerle seccadesini katlayıp kenara koydu.
Elif komşunun erik ağacında yakalanmaya ramak kalmış haylaz bir çocuk misali sessiz ve atik hareketlerle odaya geri döndü.
Mustafa evin tüm odalarının ses sistemine bağlı müzik oynatıcıdan yumuşak ritimli bir şarkı seçti. Derin bir nefes alıp ağır adımlarla yatak odasına doğru yürümeye başladı. Yıllardır bu odaya giderken böylesine heyecanlandığını hatırlamıyordu. Genelde salonda uyuya kaldığını düşünürsek pek hevesli bile değildi odasında uyumak için. Ama şimdi odasında onu bekleyen bir cenneti vardı. Soğuk ve boş odalarına ışık ve nefes gelmişti. Yaşamsal fonksiyonlar adına fetret dönemi yaşayan ruhu şimdilerde yeniden şimdilerde yeniden can bulmuş, sönen rengi maviye çalar olmuştu.
Odanın kapısına geldiğinde duraksadı. Heyecandan kalbi atağa geçmiş ve durmaya meyletmişti. Derin nefesler almaya devam etti. Ve bir besmele çekip odanın kapısını açtı.
Elif beyaz fonda pembe ayıcıklı pijamasının içinde kurbanlık bir koyun gibi, huzursuzca bekliyordu. Başını örten kırmızı yazmanın altındaki yüzü de yazma ile aynı renk olmuştu. Kızlar alışverişte ısrarla şuh gecelik takımları alması için baskı yapmış olsa da Elif öyle şeylerin içinde rahat edemeyeceğini bahane edip -kendince- daha normal ve rahat bir pijama takımı seçmişti. Bu pijamanın içinde bile kendisini çıplak gibi hissediyordu zaten! Heyecandan elleri titriyor, midesindeki kelebekler pırpır uçuşuyordu oradan oraya.
Mustafa yavaşça gelinine doğru yaklaştı. Üzerindeki pembe ayıcıklı pijama samimi, doğal ve masum duruyordu. Elif ile ilgili beklentisine uygun bir gece kıyafeti olmuştu. Gelininin terden nemlenmiş ellerini tutarak onu ayağa kaldırdı. Cebinden çıkardığı etrafı elmas işlemeli kırmızı yakut kolyeye biraz şaşkın bir bakış attı. " Sanırım önce örtüyü çıkarmam gerekecek. Bu sırlamayı bozacak biraz ama.." dedi kendi kendine söylenir gibi. Elif başıyla onu onaylayınca yavaşça örtüyü çekti gelininin başından. Parlak kadifemsi siyah saçları, güneşi kıskandıran ışıltıda kömür gözleri ve taze sağılmış bir süt gibi beyaz teniyle gelini ona bakıyordu.
Elifin arkasına geçti ve boynuna düşen uzun saçlarını kaldırarak kolyeyi takmaya çalıştı acemi hareketlerle. Bir yandan gelininin saçlarından gelen buram buram çiçek kokuları aklını karıştırıyordu. Kolyeyi - biraz söylenerek de olsa- takınca Elifin önüne geçti. Gelininin ışıldayan gözlerine baktı ve yumuşak hareketlerle eğilip alnına sıcak bir buse kondurdu.
Mustafa Elifin elini sımsıkı tuttu ve onu yatağın kenarına oturması için işaret ederek yönlendirdi. Elif heyecanının zirve noktasına yaklaşmıştı artık. Engel olamadığı bir şekilde titremeye başlamıştı.
Bir süre öylece oturdular. Ortamdaki tek ses, çalan şarkıydı. İkisi de şarkının sözlerine dalmışlardı.
"Bugün dağların dumanı aralandı, hoş geldin
Ah ışıklar içinde kaldım, yandım efendim
Sen bana yangın ol efendim, ben sana rüzgâr
Tutuşsun gün, yansın geceler, zamanımız dar
Sen bana geç geldin, ben sana erken
Tutuşsun gün, yansın geceler, vaktimiz varken
Bugün günlerden güzellik, sefa geldin, hoş geldin
Ah bu yağmur yalnızlığımmış, dindim efendim
Sen bana yangın ol efendim, ben sana rüzgâr
Tutuşsun gün, yansın geceler, zamanımız dar
Sen bana geç kaldın, ben sana erken
Soyunsun gün, sarsın geceler, vaktimiz varken. "( Hüsnü Arkan - Hoş geldin)
" Bu yağmur yalnızlığımmış, dindim efendim." diye mırıldanarak tekrar etti Mustafa. Elif ise yanında kalbinin ritmini fark edebileceği bir heyecanla titreyerek ürkek bir şekilde bekliyordu.
" Korkma, sana istemediğin ya da hazır olmadığın bir şekilde yaklaşacak değilim." Dedi Mustafa. Güven ve huzur veren teskin edici bir tını vardı sesinde.
" Ne garip değil mi? Bu sabaha kadar Yesrib' din benim için şimdi ise Medine'm oldun. Son yıllarımda ben bu dünyada yerimi yurdumu bilemezken şimdi kendimi sana hicret ederken buldum. Daralırken bu dünyada şu fani kalbim Hira' mı gözlerinde gördüm. Kalbim ki kan pompalamaya yararken sadece - ki onu da doğru düzgün yaptığı söylenemez ama - şimdi yeni bir görev edindi kendine." Konuşurken düşünme payı bırakıp küçük esler veriyordu cümlelerinin arasına. Elif'in elini ne kadar fark etmiyordu bile. Oysa kalabalıkta kaybetmekten korktuğu yavrusunun elini tutan anne misali sıkı sıkı tutmuştu heyecandan titreyen ve terden iyice nem olmuş avucunda kaybolan o narin eli.
" Sen benim emanetimsin. Ben bu dünyada böyle güzel böyle değerli bir emanete layık olmamıştım daha önce. Sen kırılmaktan korkuyorsun biliyorum. Şunu bil ki, ben seni kırmaktan, üzmekten daha çok korkuyorum. Senin tek bir gözyaşının müsebbibi olursam hesabını nasıl veririm? Veremem .. Veremem.."
Elif de Mustafa'nın elini sıkmaya başlamıştı artık. Gözlerinin ucuna kadar gelen gözyaşını zor tutuyordu ve kendini sıkarken Mustafa'nın da alini sıktığını fark etmiyordu. İçinden hüngür hüngür ağlamak geliyordu engel olamadığı bir şekilde.
Mustafa günlerdir içinde tuttuğu, kalbine batan cümleleri o gece Elif'e söylemek istiyordu. Bilsin istiyordu, içini bilsin, niyetini bilsin. Halini anlasın. Son günlerdeki en büyük çaresizliği kendini anlatamamaktı yetimine. Artık sınır kalkmıştı artık mahremiydi içini gösterebilirdi en karanlık noktasına kadar.
" Biz birbirimizin cennetinin anahtarıyız artık. Mutlaka iyi günlerimiz kadar sıkıntılı günlerimiz de olacaktır." Mustafa Elif'in boşta kalan diğer elini de avucunun arasına aldı ve yüzünü Elif'in gözlerine bakacak şekilde gelinine döndü.
" Sıkıntı bizi teğet geçsin. Etrafımızda ne olursa olsun biz hep huzur taşıyalım birbirimizin gönül kıyılarına. Ne olursa olsun dış dünyada biz hep yan yana sırt sırta verelim, güç olalım destek olalım."
Elif inatla akmak için çabalayan gözyaşını aynı inatla içinde tutmaya çalıştığı için kenetlediği çenesi açmadan sadece başını salladı onaylar gibi. Ama bu karşılığa gönlü razı olmamıştı, karşısında çırpınan adama da yeterli geleceğini sanmıyordu. " İnşaAllah." Diyebildi ancak. Ağzını açtığı anda gözyaşı isyan bayrağıyla beraber kendisine açılan yolda, yanaklarından aşağıya süzülmeye başladı yumru halinde. Mustafa bir eliyle Elif'in başının arkasından destek olarak onu göğsüne yasladı.
Elif'in saçlarından süzülen, gül kokusunun ağır bastığı çiçeksi mayhoş kokuyu doya doya içine çekiyor bir yandan da gelininin sırtını sıvazlayarak onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Elif ağlayınca Mustafa'nın canı acıyordu dünya karanlık ve kasvetli bir hal alıyor sanki nefes almaya mecali kalmıyordu. Dünyanın cehenneme bakan yüzüne yaklaşıyordu sanki.
" uykun yoksa .. Yani yorgun değilse.. Ki yorulmamak mümkün değildi bugün ama.. Bir kahve içelim mi aşağıda?"
Mustafa kara bulutları dağıtıp gergin havayı rahatlatma çabalarına girmişti. Aslında konuşması yarım kalmıştı ama zaten atık ne diyeceğini de unutmuştu. Daha çok vakitleri var Allah nasip ederse. Bol bol konuşup yetiminin başını ağrıtacağı bir ömür vardı önlerinde.
Elif başını kaldırıp " Olur." Dedi. Mustafa itina ile gelininin gözyaşlarını sildi. " Bu gece kahveleri ben ısmarlıyorum prenses. Türk kahvesi yapamam gerçi onu sen yaparsın şimdilik hazır kahve ile idare edelim en iyisi. Hadi aşağıya inelim güzel karıcığım."
Mustafa mutfakta kahveleri hazırlarken Elif salonda her an 'ocakta yemeğim var' deyip kalkacak bir komşu gibi eğreti oturarak bekliyordu. Mustafa elinde biri mavi biri pembe desenli iki kupa kahve ile içeri geldi. Pembe kupayı Elif'e uzatırken " yağmur dinmiş, bahçeye çıkalım mı?" diye sordu. Elif şaşkınlıkla " Bahçe mi var?" diye sordu. Kızlarla kendi özel eşyalarını yerleştirmeye geldiklerinde o kadar acele etmişlerdi ki evi gezmek akıllarına bile gelmemişti. Mustafa kendisini gözlerini kısıp sevimli bir şekilde başıyla onayladıktan sonra " Olur ama feracemi almam lazım. Başıma da bir örtü bulmalıyım." Dedi.
" Gerek yok, bahçeyi dışarıdan biri göremez, yüksek duvarlarla ve etrafı ağaçlarla çevrilidir. İçin rahat olsun."
Ellerinde kahve kupalarıyla bahçeye çıktılar. Kısa süreli yağan yaz yağmurundan eser kalmamıştı. Havanın da sıcaklığıyla her yer kurumuştu. Elif evin geniş ve görkemli bahçesine hayran kalmıştı. Renkli çiçekler, çeşitli meyve ağaçlarının ortasında bir havuz ve havuza bakan bir köşede bahçe mobilyaları vardı. Kızlar bu havuzu görseler bir daha çıkmak istemezlerdi herhalde. Bahçenin taşla döşenmiş dar ve mini patika yolundan ilerleyip havuzun yanındaki salıncağa geçtiler.
Elif bu gece neredeyse hiç konuşmamıştı. Konuşursa kendini tutamayıp hüngür hüngür ağlayacağını ve gecenin bütün büyüsünü bozacağını düşünüyordu. Kahvesinden birkaç yudum aldıktan sonra bardağını yere koydu. Kollarını Mustafa'nın kaslı kollarına doladı ve başını fütursuzca kocasının omzuna yasladı. Aşık olduğu adamın okyanusvari ferah kokusunu içine çekti çaktırmadan. Kısa bir şaşkınlık evresi geçiren Mustafa da bardağını yere bırakıp bir kolunu Elifin üzerinden geçirip gelinine sarılarak onu omzuna gömdü. Kokuları birbirlerine karışıp deniz ve gül kokusu eşliğinde huzur veren bir atmosfere dönüşmüştü.
" Ben gerçek annemi hayal meyal hatırlıyorum. Çok güzel bir kadındı. Ya da bana öyle gelirdi, bilmiyorum. Onunla ilgili hatırladığım en net anı, saçlarımı okşayarak taramasıydı. Burcu annem saçımı taramaz benim taramamı isterdi, kendi işlerimi kendim halledebilmem için. Tabi bu iyi olan anı, babamın annemi dövdüğünü de gayet net hatırlıyorum. " Duraksadı, bu kısmı geçmek istedi, kalbi daralmıştı bir anda. Bunlar anlatmayı düşündüğü şeyler değildi ama o an zembereğinden boşalmış bir saat gibi hissediyordu kendini. Ya da yokuş aşağı giden freni patlamış bir araba gibi belki.
" Bir abim vardı. Bilal.. beni sokaktaki çocuklardan korur kollardı. Bazı akşamlar bana çikolata alırdı. Benimle oyun oynardı. Abimi severdim. " Elifin yüzünde beliren tebessüm anında dağıldı ve yüzü buruştu.
" Sonra babamı hatırlıyorum. Onu hep en son hatırlarım. Çünkü onunla ilgili hiç iyi bir anım yok. Ya da varsa da ben bilmiyorum. Annemle abimi hatırlarken kanatlanıp uçuyorum sonra babam aklıma geliyor ve uçurumdan aşağı düşüyorum sanki. Baba deyince gözümün önüne hep annemi döven ve bana tiksinerek bakan o adam geliyor. Elimde olmayan bir şey bu, bu görüntüden kurtulmak için çok uğraştım aslında, ama gözlerimin önünden gitmiyor bir türlü. İçki içmediği zamanlarda uyurdu. O uyurken biz çok mutlu bir aileydik aslında. Ve çocukluğumdan kalan gerçek ailemle ilgili son hatıram.." Duraksadı Elif. Bu kısım canını en çok acıtan hatıraydı ve yıllardır hatırlamamak için çabalıyordu. O anlar gözlerinin önünde belirdikçe ruhu daralıyordu. Mustafa Elif'in üşüyen bedenini ısıtmak istercesine kollarını okşuyor ve saçına yumuşak ve masum buseler konduruyordu ardı ardına. Elif kendini hazır hissettiğini düşünü anda devam etti konuşmaya.
" Bir gece uykumdan komşuların uyandırdığı ve üçünün cesedin yerde yatarken görmem. Çok sonra öğrendim ki babam olacak ayyaş adam, önce abimi sonra annemi en son da kendimi vurmuş silahla."
Mustafa bütün bunları ilk defa öğreniyordu. Bir ara araştırmaya niyetlense de Elif'in geçmişini, kalbini etkilemesinden çekindiği için vazgeçmişti. Hamza'dan öğrendiği sınırlı bilgiler dışında elinde bir şey yok gibiydi. Geçmiş geçmişte kalandı. O Elifi yarınları için bugünde sevmişti. Ama o gece Elif'ten dinledikleri Mustafa'nın kalbini burkmuş ve onu yetimine daha sıkı bağlarla bağlamıştı.
Elif yıllar önce bir kutunun içine gizlediği bütün o tozlu anı ve duyguları o gece sandığından çıkarmış. Onun da çeyizi buydu işte! Bir avuç acı ve gözyaşı!
Elif anlattıkça ağladı, ağladıkça rahatladı ve rahatladıkça anlattı. Yetiştirme yurdunu, evlatlık alan ailesini, okulunu, kızlarını.. Eteğinde ne kadar acı varsa döktü Mustafa'nın kalbine. Ve hıçkırıklarının arasında bir ara Mustafa'ya " Senin yükün çok zor biliyorum. Benim gibi sevmeye küsmüş bir kıza aşkı öğretmen gerekecek. Kalbimde öyle bir yara, o yaranın içinde öyle bir boşluk var ki ikisini de ne yaptıysam onaramadım tek başıma. Rabbime sığınıp üzerini örttüm sadece, yok saydım yıllarca. Ama şimdi sen geldin, bütün dengelerimi alt üst ettin. İhtiyacım olmadığını düşündüğüm, kalbime yakışmayan bir duyguyu yükledin omuzlarıma. İyi ki geldin, iyi ki aklıma düşürdün aşkını. Ama.. ya onaracaksın bu yarayı ya da kanatacaksın daha da. Ben yine Rabbime sığınıp birbirimizin yaralarına merhem olmamamız için dua ediyorum. Bu vakitten sonra bize ancak bu gerek."
To be continued.. :)