19 - Bir Yusuf Hikayesi

2079 Words
Betül yol üstündeki tek tük evlerin aydınlattığı kuytu sokakta yürürken arkasından takip eden ayak sesleriyle tedirgin olmuş bir şekilde seri adımlar atarak hızını arttırmaya çalışıyordu. Belediye otobüsünden inerken kendisi ile aynı durakta indiğini gördüğü ama emin de olamadığı asistan okuldan tanıdık gelmişti. Birkaç kere felsefe dersi profesörü ile beraber görmüştü okulda. Ve hakkında sapık ve saldırgan olduğu dedikoduları çıkan fotokopici çocuğu da görmüştü otobüste, o da arkasından sinsice inmiş olabilirdi. Gerçi arkasından takip eden her kim ise fark etmezdi genç kız için. Takip edilme hissi bile yeterince rahatsız edici ve ürperticiydi. Giderek adımlarını sıklaştırdığı yolda ilerlerken bir yandan da daha önce Elif'in eşyalarını yerleştirmek için bir defa geldiği evi bulmaya çalışıyordu. Elif'in tarifine göre yakınlarda olmalıydı. Evin bulunduğu sitenin girişindeki güvenlik kulübesini görünce içi bir nebze olsun rahatlamıştı. İçinde kalan nefesi sessizce boşaltın yerine derin bir soluk aldı. Ve kapısında güvenlik yazan dışı beyaz renge boyanmış, tek odadan oluşan küçük kulübeye doğru yöneldi. Arkasından gelen ayak seslerinin hala kesilmemiş olması huzurunu kaçırmıştı. Yusuf önünde yürüyen bayanın zigzaglar çizerek tedirgin yürüyüşüne içten içe sinir olmuştu. Genç kızın bu şüpheci hali, kendisinin Amerikan filmlerindeki seri katiller gibi hissetmesine sebep olmuştu. Alaycılık bir yana bu durumdan saçma bir şekilde gücenmişti. Bu durum o an için sinir bozucu olsa da genel olarak önemsiz bir şeydi şüphesiz, yine de bu yargı 'o anki' ruh halinin değişmesini sağlamıyordu. Bir ara dar ve loş ışıklı ıssız sokakta önündeki bayanın yolunu kesip " Bu kadar telaş yapma bacım, benden sana zarar gelmez. Issız bir adaya sadece ikimiz düşsek sana yan gözle bakmam, o derece yani." Diyerek kızdan hıncını almayı bile düşündü. Tabi bunlar serbest hayal gücünün çağrışımlarıydı. Belediye otobüsünden beraber indikleri zaman yüzünü görmüş olmasa önünde yürüyen bayanın orta yaşlı bir teyze olduğuna yemin edebilirdi. Kendisinden iki beden büyük giyinen haminnesinden ödünç aldığı dış elbisesi –adı her ne ise artık- ve çarşaftan hallice genişlikte paraşüt misali uçuşan başörtüsü ile yürüyen çamaşır askılığından farksızdı. Bir hayalet gibi uçuşan kumaşların arkasında yürümenin de ayrıca ürpertici olduğunu düşünen adamın kollarındaki tüylerin hepsi ürperdiğinin şahidi olmuş gibi diken diken olmuştu. Şimdi bu önündeki kim bilir kaç yaşındaki bayanın da arkasından sapıkların kuyruk olup yürüdüğünü düşünmesi de güçlü bir özgüven gerektiren ayrıca ironik bir durumdu. Hem de Yusuf için bunu düşünmesi de cabasıydı. Gideceği yere söz verdiği saatten daha geç bir vakte kalmış olmasaydı bir köşede durup önündeki şüpheci bayanın gitmesini bekler sonra yoluna devam ederdi. Kadınları tedirgin etmekten haz almazdı çünkü kendisi de bir kadar tedirgin oluyordu bu gibi durumlarda. Özellikle önündeki bayanın onu sapık zannettiği için bıçak, makas, törpü ya da şu sapık spreylerinden sıkması an meselesiydi ki bu şu iki dakikalık yol için fazlasıyla haybeye yapılmış bir eylem olurdu ikisi için de. Neyse ki gideceği eve olan mesafesi az kalmıştı. Betül eve sağ salim varabilmenin gönül rahatlığı ile çaldı zili. Mustafa mütebessim bir yüz ile açtı kapıyı. Birkaç saniye içinde yüzüne belirgin bir şaşkınlık hali hakim olmuştu. " Siz beraber mi geldiniz?" diye sordu, şaşırmış ve afallamıştı. O ana kadar arkasında duran kişiden habersiz olan genç kız istemsizce etrafını taradı ve arkasında bir erkek görünce refleks bir hareketle önüne geri döndü. " Yok, hayır! Ben tanımıyorum, tek geldim ben." Betül gereksiz yere heyecan yapıp aşırı tepki vermişti farkında olmadan. Ve bu durum Yusuf'un yersiz bir şekilde gücenmesine sebep olmuştu. Bugünlük sapık muamelesi gördüğü yetmişti artık! " Ablayla tanışmıyoruz Mustafa abi. Rastlantı oldu biraz." " Evet enişte, 'abi' ile ayrı geldik aslında. Tevafuk olmuş." Betül cümle içinde kullandığı abi kelimesini telaffuz ederken özellikle vurdu yaparak abla hitabına alındığını ima etmeye çalışmıştı. Bu durumu anlayan Yusuf garip bir şekilde tatmin olmuştu. Biraz da o rahatsız olsun! " Kusura bakmayın benin hatam. Buyurun buyurun içeri girin." Mustafa kapıda kalan konuklarına evin içine kadar eşlik etti. Betül soluyarak kapıdan girerken Yusuf haince bir iç huzur ile hınzırca gülümsüyordu. Mustafa " Gel Yusuf'um biz salona girelim. Bayanlar da mutfaktaydı şimdilik, sen oraya bir bak istersen Betül." Diyerek konuklarını odalara doğru yönlendirdi. Yusuf.. Hiç de ismiyle müsemma bir erkek değil, kaba adam. Adı Haydar ya da Abbas olmalıymış.. Betül.. Ruhu bu kadar yaşlı bir kıza yakışmayacak kadar genç ve taze bir isim. Müptezel hanım olsa daha uygun olurdu herhalde. Betül mutfağa girdiğinde Esma ile Elif misafirler için tabaklar hazırlıyor Zehra da ikramlıklardan ağzına tıkıştırma çabasında tepsilere ve tabaklara dadanıyordu. " Zehra tıkıştırıvereceğim şimdi tepsiyi ağzına, o olacak sonun!" Esma hazırladığı tabaklara Zehra'nın kıtlıktan çıkmış gibi saldırması yüzünden sürekli aynı tabakları tazelemek zorunda kalmasına iyice sinir olmuştu. " Yardım etmiyorsun bari engel olma. Sen evde kalsaydın keşke çok daha yardımcı olurdun, inan." Zehra yapmacık bir alınganlıkla dudaklarını büzüştürdü. " Tok açın halinden ne anlar ki zaten. Stajdan gelmişiz aç ve sefil bir halde. Bütün gün kodaman patronların pahalı yerlerde yediği yemek fişlerini girdim ben, yazıkım ben ama. Sende acıma duygusu, kardeşlik duygusu da kalmamış insafsız insansız insaf." Elif hiç sesini çıkarmadan içinden yaşadığı bir keyifle kızların tatlı atışmalarını izliyordu. Normal zamanda çoktan olaya müdahil olurdu fakat son bir haftada kızları öyle özlemişti ki bu tür sürtüşmeleri bile gözüne sevimli görünebiliyordu. Tabi onun da bir patlama noktası vardı her ne kadar özlem ve hasret duygusu ile eşiği yükselmiş olsa da bu da bir yere kadardı. " Kavga etmeyin de işinize bakın, hadi! Betül al sen de şu kahve fincanlarını girişteki sehpaya koy ve kapıyı iki kere tıklatıp gel. Tamam mı?" Elif evliliğinin ilk haftasını misafir ağırlamakla geçirmişti. Gündüzleri kendi arkadaşları akşamları da Mustafa'nın arkadaşları bazen tek bazen eşleri ile ziyarete gelip evliliklerini kutluyorlardı. Elif bu durumdan şikayetçi değildi aslında misafir ağırlamayı çok severdi ve yeni insanlarla tanışmak da hoşuna giden bir durumdu. Tabi Mustafa'nın çevresinden gelen bazı misafir eşleri kendisine küçümser ya da iğneler gözle bakıyor ve bu durumdan biraz rahatsız oluyordu sonra bu onların sorunu benim değil diye düşünüp kafasına takmamayı tercih ediyordu. Sevgili kocası taze gelininin kendisini gereğinden fazla yormasından hoşlanmıyordu. İlk akşam çıktıkları yemekte bir ara Elif " artık evi temizlemek için kadın tutmaya gerek yok" demeye çalışınca " ben seni bana ev işi yap gömleklerimi ütüle diye evime getirmedim cancağzım bunların hepsi yapılabilir sen evle değil benimle ilgilen. Ben durumum oldukça sana evde iş yaptırmayı düşünmüyorum " diye terslemiş ve arkasından imalı bir şekilde gülüp göz kırpmıştı. O gün bu davranışa bozulup kızarsa da artık eşcağzının bu tür imalı göndermelerine alışmaya başlamış ve aralarındaki utanma, alınma duvarı biraz daha aşağıya çekilmişti. Bu Elif için Mustafa'nın beklemediği bir hızda gelişmişti tabi genç adam bu durumdan gayet memnundu, şikayeti olamazdı. Elif bir dansta kavalyesine eşlik etmeye çalışan biri gibiydi. İlk zamanlar ayağına bassa da giderek daha uyumlu ve ritmik davranışlar sergiliyorlar ve muhabbet ettikçe birbirlerine daha çok bağlanıyorlardı. Akşamları misafirlerini yolcu ettikten sonra beraber ortalığı toparlıyorlar ve karşılıklı birer yorgunluk kahvesi ya da çayı yapıp hasbihal ediyorlardı. Günün tatlı telaşesinin ardından birbirlerinin gönlüne sığınmak en huzur dolu ve keyifli zamanlarıydı onlar için kuşkusuz. Birbirleri hakkında öğrenecekleri o kadar çok şey vardı ki.. " Zehra patlatacak mısın kendini? Bir çeşit harakiri mi yapıyorsun Allah aşkına sendeki iştah filde yoktur yemin ediyorum." Betül bir tepsi böreğin yarısını özenle midesine indiren Zehra'ya sabrının taştığını belli eden hırslı ve tehditkar bakışlar atıyordu. Zehra ise bu durumu pek umursamış gibi gözükmüyordu. Masada duran çikolatalı pastayı parmaklamaya ve kremasından tırtıklamaya devam ediyordu. " Lokmalarımı mı sayıyorsun kızım? Benim ruhum aç, yazıkım ben, o yüzden doymuyorum ki hem. Ergenliğe giriyorum hem yemezsem boyum kısa kalır. Senin yüzünden gelişmem duracak." " Hadi oradan pabucumun ergeni! Yeterince gelişmişsin sen olmuşsun bence. Hatta dilin ve miden gereğinden fazla bile gelişmiş olabilir. Sen beni yesen doymazsın aç kedi!" " Ben seni ne yiyeceğim be, Allah korusun. Yamyam mıyım ben? Hem senin etin yenmez sert olur. Yalnız şu kurabiye olmamış, şekerini mi az koydun pinti gelin?" Kızlar elif evlendikten sonra ilk defa gelmişlerdi onu ziyarete. Bu akşamki konukların sayısının fazla olacağını düşündükleri için Elif yardıma çağırmıştı kızları. Aslında bu da bir bahaneydi tabi. Onların gelmeye çekindiğini düşündükleri için kendilerince kabul edilebilir bahane üretmişlerdi. Yoksa Mustafa zaten ikramlıkları dışardan getiriyor ve servisi de kendi yapıyordu. Kızlar da bir bahane üretip gelmeyi planlıyorlar ama bir türlü cesaret edip gelemiyorlardı. Elif'in daveti onlar için evde yaşadıkları bir haftalık boşluk ve bocalanmaya kısa bir ara verip eski günlere geri dönmek demekti. Tek dozluk ilaç gibiydi. Birbirlerine bile belli edecek cesaretleri olmasa da akşamları herkes eve toplanınca bir hüzün ve kayıp duygusu çöküyordu kalplerine. Bir annenin eksikliği düşüyordu yüreklerine belli, yine ve yeniden. Daha önce de yaşadıkları bir duygu olduğu için benzeş bir duyguyu tekrar yaşamanın katlanmış acısını yaşıyorlardı birbirlerine belli etmemeye çalışarak. Hepsi biliyordu ki onları bir araya getiren teşbihin imamesiydi Elif ve şimdi varlığından gölgesiyle yetinmek zorunda kaldıkları için dağılıp parçalanmaktan ve belki de tırnaklarıyla kazıyıp çıkardıkları -ellerindeki- taşları kaybetmekten korkusunu yaşıyorlardı. Daha yeni toparlanıp ayaklanmışlardı oysa.. " Elifciğim inanır mısın sen gittiğinden beri midem sırtıma, sırtım böbreğime ve böbreğim münasip bir yerime yapıştı diyebilirim. Bak inanmazsın biliyorum ama aynen durum bu. Keşke evlenmeden şu kızlara bir el verseydin." Zehra'nın şakayla karışık, patavatsızlığının zirvesinde kırdığı pot Esma ve Betül'ün yüzlerini düşüp yüzlerinin renkten renge girmesine yetmişti. Elif bu serzenişin altında yatan duyguyu çok iyi anlamış olsa da bozuntuya vermeden sevimli bir tebessümle karşılık verdi. " Zehra dünyada kıtlık çıksa eminim ki sen aç kalmazsın. Zorda kalsan uykumuzda bizi keser, pişirir yersin canım. O evde yemek yapması gereken ilk kişi sensin artık, bu görevi sana devrediyorum." Zehra kırdığı potun farkında bile değildi o anlarda, cevap vermemesinin tek nedeni ağzına tıkıştırdığı kurabiyeleri bir türlü yutamıyor oluşuydu. Kızların eve gidince ona yapacakları işkenceleri bilseydi Elif'in yanında kalmayı tercih ederdi. " Betül' üm bakar mısın enişten boş bardakları girişe koymuş mu? Ona göre ikramlıkları ve çayları servis edelim biz de." Elif üç kızın içinde Betül'ün daha ağır başlı ve sorumluluk sahibi olduğunu düşünüyordu. Esma'nın romantizm duygusu ile aklı bir karış havadaydı. Zehra ise dünyayı umursamadan yaşıyor ve ciddi konuları bile tiye alacak kadar alaycı ve boş vermişlik içeren bir hayat felsefesi ile yaşıyordu. Elif bu görüntünün bir kandırmacadan ibaret olduğunu ve Zehra'nın içinde yaşadığı acılara kamufle olsun diye böyle davrandığını hissediyordu kalbinin derinliklerinde. Kızlarının içinin de yaşadığı acılarla kişilik yapıları şekillenmişti aslında. Sevgisizlik ve toplumdan dışlanma duygusu Esma'yı kendi dünyasında yaşadığı umutsuz bir romantizm arayışına sokmuş ve bu duyguyu gerçek hayatta yaşayana kadar – ki yaşayabilecek mi onu Allah bilir – hayallerindeki pembe dünyada yaşamaya tutsak etmişti. Betül'ün durumu her ikisinden de çok farklıydı. Genç kız boş bardakların olduğu tepsiyi almak için girişteki sehpaya uzandığı sırada salonun kapısı korku filmlerini aratmayacak bir gıcırtıyla açılmıştı. Betül sinsice bir iş üzerinde yakalanmış izlenimi veren bir pozisyonda donakalmıştı. Tepsiyi almakla koşarak ve eli boş orda uzaklaşmak arasında karar veremediği birkaç saniye içinde olan olmuş ve odadan çıkan kişi her kim ise kapıyı kapatmış ve genç kızı fark etmişti artık. Genç kız bu kişinin eniştesi olmasını diledi, bu kendisi için nispeten daha az rezillik içeren bir sonuca götürecekti şu an bulunduğu durumu. En sevimli tebessümünü bilinçsizce yüzüne yerleştirerek başını kaldırdı ve odadan çıkan kişi ile yüz yüze gelmiş oldu. Bu sonradan yaptığına çok hayıflanacağı bir hareket olacaktı şüphesiz. Genç adamın kehribar rengi gözleri ile genç kızın bal rengi gözleri birbirleri ile buluştuklarında tek düşündükleri biran önce o ortamdan uzaklaşmak olmuştu. Yok artık diye içinden geçirdi Betül. Ve bu gecenin talihlisi yine Yusuf Bey oluyor dedi Yusuf'un iç sesi. Yusuf kesin yine sapık olduğum kanaatine varmıştır bu yine diye gereksiz bir kaygıyla telaş yapmıştı. Kızın adamdan bu denli ürküp kaçması kendisini vebalı gibi hissetmesine neden oluyordu engel olamadığı bir şekilde. Bu alınganlığın oldukça saçma ve lüzumsuz olduğunu bilse de bu kızı görünce içinde huzursuzluk ve kendini kanıtlama isteği peyda oluyordu artık. Betül sonunda dayanamayarak ortamdaki ölümcül sessizliği bozan kişi oldu. " ben boş tepsiyi almak için gelmiştim de." Diyebildi başını öne eğip kekeleyerek kısık bir ses ile. " Benim için sorun yok, taşıyamıyorsan yardım edebilirim." Yusuf'un dudaklarının kenarına inceden alaylı bir gülümseme yerleşmişti belli belirsiz. Bu hevesli yardımseverliğinin yerinde bir davranış olmadığını daha cümlesini kurduğu anda fark etmiş olsa da geri dönüşü olmayan saçma bir teklif çıkmıştı ağzından artık. Zaten kendisi de neden böyle bir şey söylediğini anlayabilmiş değildi. Altı üstü boş bir tepsiydi sonuçta, taşıyamayacak ne vardı, bu kibarlık niyeydi yani. Patavatsızlık pek huyu olmasa da karşısındaki kıza sapık olmadığını kanıtlamak gibi hüsnü kuruntudan doğan yersiz bir misyonla söylenmiş anın şartlarına göre absürd kaçan bir teklif olmuştu. Betül ise bu tepkiyi son derece alaycı ve küstahça bulsa da verebileceği onca ukala cevap varken " teşekkür ederim" diyebilmişti ancak. Nezaketimi seveyim! Adamı terslemek kendisine dayanılmaz bir zevk verecek olsa da olası bir tartışma başlatmanın ne yeri ne de zamanıydı. Hızlıca tepsiyi alıp uzaklaşırken mutfağa doğru attığı birkaç adımlık yolda elindeki tepsiyi bardaklarla beraber adamın kafasına geçirmediği için kendine söylenerek yürüdü. Umarım bir daha karşılaşmayız diye geçirdiler içlerinden. Umarım..
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD