Karşılıksız sevgi, varlık içinde yokluk çekmek gibiydi. İhtimallere aşık olmaktı ya da beklentilere. Ve ihtimallerin de beklentilerin de sonu hiç gelmiyordu. Fatih bir haftadır, kabul ettiği dava için araştırma ve hazırlık yapıyordu. Bu sırada Esma ile pek ilgilenmiyordu. Aslında bu normal bir durumdu ama bir haftadır sert üslubunu da kullanmıyordu. Ve – büyük ihtimalle- farkında olmadan Esma'nın alıp gizlice çekmeceye koyduğu kalemi kullanıyordu yazı yazması gerektiğinde. İşte bunlar Esma için hep iyiye işaretti. Kendisini kandırmaması için telkinlerde bulunsa da Fatih'in bir bakışının hatırına ömrünü tereddütsüz feda edebilirdi. Yıllarca makinaya bağlı bitkisel hayatta yaşayan bir hasta gibiydi onun sevgisi. Ve Esma çıkmadık candan ümit kesmeyenlerdendi, bir gün içindeki kıpırtıların hepsi solana kadar vazgeçmeyecekti. Ne yüzsüz bir hayat!
Bu dünya aşktan ibaret değildi Esma için. Bu yaşına kadar yaşadıkları ve son senelerde yeni yeni öğrenmeye başladığı hayat felsefesi ile dünya hayatının bir imtihan süreci olduğunu kabullenmişti. Kalbinde sönmemiş bir volkan gibi için için yanan ve patlamaya hazır bekleyen bu duygudan kurtulabilmek için gecelerce dua etti. Sonra öğrendi ki; dua ederken de hayırlısını istemek lazımmış, olmayacak dua yokmuş, Allah ol derse oluverirmiş. Doğrusunu öğrendiğinden beri kalbindeki duyguyla yaşamak bir nebze daha kolaylaşmıştı sanki. Ne kadar acı çekse de, kimsenin anlayamayacağı –ki buna kendisi de dâhil - bir şekilde onu mutlu eden bir duyguydu sevmek. Esma'yı dış dünyadan koruyan bir kalkan gibiydi. İç dünyasını da yakıp kavuran bir fırtınaydı aynı zamanda. Tadı acı şifası bol bir meyve gibiydi belki. Tadı sabır şifasını ahireti olan bir duyguydu. Ve Esma her şeyi kendi dünyasında yaşıyordu aslında. Bir yerlerde, bir zamanlar Fatih'in özüne dokunmuştu belki yanlışlıkla ve o damlayı içinde büyütüp kalbinden taşırmıştı. Tavşan dağın heybetine âşık olmuştu da dağ bundan bihaberdi. Haberi olmasındı da!
Esma büroya gelen siyah takım elbiseli iri kıyım üç adamı görünce sendeledi. Elindeki çay tepsisi hafifçe sallandı, tepsinin içindeki bardaklar boş olduğu için ileri geri hareket edip şıngırtılı ses çıkardılar. Önünde duran adam da ne olduğunu anlayamamış Esma'ya yol vermek için önünden bir iki adım geriye çekilmişti. Bu sırada muhabbete dalan Fatih ve Levent bardakların sesini duyunca genç kızın olduğu yöne yani kapı tarafına yönelttiler ilgilerini. Fatih ani bir hareketle ayağa kalkıp adamlara " Buyurun? " diye seslenmişti sorgular gibi, ellerini iki yana açarak. Esma kaçar gibi – gibisi biraz fazla olabilir- adamların arasından süzülüp kapıdan çıkmıştı.
" Avukat Fatih Küçük' ü arıyoruz." Dedi adamlardan biri, tok sesi sorusuna sert bir ifade katmıştı.
" Buyurun benim. Size nasıl yardımcı olabilirim?" Fatih' in biraz önceki endişe ve hiddetinin yerine, Esma'nın çıktığını görünce, daha ılımlı bir yaklaşım gelmişti.
" Biz Hancıoğlu Holding' ten geliyoruz. Sana bir mesajımız var."
Fatih adamların ne diyeceğini önceden tahmin etse de bozuntuya vermedi. Levent ne olduğunu anlayamamış şaşkınca önünde sergilenen tiyatroyu seyrediyordu. Fatih devam edin dercesine el işareti yaptı adamlara.
" Daha önce de seni uyardık. Boş işlerle uğraşmaktan vazgeç. Davayı geri al, pişman olursun yoksa."
Karşısındaki adamın soğuk ve net tavrına karşılık Fatih hiddetlenerek kabarmıştı. " Ben de size daha önce söylediğim gibi ben bir hukukçuyum ve müvekkilimin hakkını savunmaktan beni hiçbir güç alıkoyamaz. Sizi gönderen patronlarınıza da sözlerimi böyle iletin. Yaktığı canların hesabı elbet sorulacak adaletin huzurunda." Fatih'in cümlelerini kurarken kendini kastığı ve sinirini bastırmaya çalıştığı, gerilen vücudundan ve yumruk yaptığı ellerinden belli oluyordu. Karşısında konuşan adam pişkin, serinkanlı ve duygusuz halinden ödün vermeden devam etti. Bu hali adamın daha da tehditkâr görünmesine neden oluyordu.
" Sen bilirsin, biz seni uyardık ve bu sana son ihtarımızdı. Bundan sonra ya adımlarına dikkat edersin ya da ayağını denk alırsın." Adamlar ayaklarını yere vurarak sert ve güçlü adımlarla odadan çıktılar.
Fatih masaya bir yumruk atıp koltuğuna oturdu. Levent henüz şoktan çıkıp bir tepki verme aşamasına geçememiş boş bakışlarla arkadaşını seyretmekle yetiniyordu.
" Kanka ne oluyor, bu adamların derdi ne?" dedi ancak birkaç dakika sonra kendini toparladığında.
" Son aldığım dava için bir haftadır telefonla tehdit ediyorlardı şimdi de gözdağı vermek için ufaktan adam göndermeye başladılar. Kaybedeceklerini biliyorlar tabi. Olduğu bu işte!" Fatih sinir küpüne dönse de Esma'nın içeri girdiğini görünce daha sakin görünmeye çalıştı.
" Neyse boş ver sen onu kanka, bunlar bir hukukçu için alışıldık şeyler. Takmıyorum ben." Dedi, İğreti ve yapmacık bir şekilde sırıtarak. Levent Fatih'in konuyu geçiştirmeye çalıştığını anlayınca üstelemedi. Yine de içi huzursuz olmuştu.
Esma elini yüzünü yıkamıştı yaşadığı soku hafifletmek için. Son yıllarda önünde bir erkeğin durup öylece dikilmesi genç kızın panik atak geçirmesi için yeterli bir sebep oluyordu. Korkudan kalp atışı hızlanıyor nefes alışları sıklaşıyor yüreği daralıyor ve vücudu sıkıntıdan ter veriyordu. Eğer adam geri adım atmasa ve Fatih araya girip – bir kahraman gibi – dikkat dağıtmasaydı genç kız oracıkta yere yığılıp bayılabilirdi.
Günün geri kalanı sessiz ve sakin geçmişti. Mesai bitiminde Fatih Esma'yı eve bırakmayı teklif etmişti. Genç kız staja başladığından beri – ilk gün hariç – onu eve bırakmaktan söz etmemişti. O gün yaşadıklarını da düşününce Esma seve seve kabul etti bu teklifi hatta üstüne atladı bile denebilirdi.
Bütün gün keyifsiz ve asık suratla dolaşan Fatih arabada da pek farklı değildi. Esma yol boyunca genç adamın kafasına sert ve ağır bir cisimle – belki döküm tava olabilir – vura vura " Seviyorum de ulan seviyorum de! " diye Cüneyt Arkın edasıyla işkence ettiğini hayal ederek kendi kendine eğlenmişti.
Eve geldiklerinde Fatih arabayı apartmanın önünde durdurdu. Genç kız arabadan inmek için kapıyı açmaya yeltendiğinde " Bir dakika Esma sana bir şey vermek istiyorum" Diyerek onu durdurdu. Ve cebinden çıkarttığı küçük siyah bir kutuyu kıza uzattı. Esma kutuyu alırken şaşkınlığını gizleyemiyordu. İçini açtığında gördüğü manzara ile gözleri fal taşı gibi büyümüş, hayret nidası atmaktan kendini alıkoyamamıştı.
" Aa! Bu benim için mi?" Genç kız yol boyunca kurduğu hayallerin birine fazlaca kapıldığı düşüncesindeydi. Fatih ona pembenin tonlarında renkli taşlarla süslü, kalp şeklinde gümüş renkli bir kolye almış olamazdı. Hadi canım!
Genç kızın gözlerindeki ışıltıyı görünce Fatih durumu toparlaması gerektiğini anladı.
" Yanlış anlamanı istemiyorum Esma o yüzden açıklayayım. Bu kolye gizli bir flash bellek. Son aldığım davayla ilgili delil niteliğindeki belge ve dosyalar var içinde. Biliyorsun zorlu adamlar var karşımda bu sefer. Bu yüzden bilgilerin yedeklenmesi ve güvenli bir yerde tutulması lazım. Beni anlıyorsun değil mi?"
Genç adam çok yanlış bir kişiye anlatıyordu bunları. Esma için davaymış, içindeki dosyalarmış, kötü adamlarmış hepsi faso fisoydu. Şuan sadece kolyesi ile baş başa bulutların üzerinde uçuyordu.
" Tabi anlıyorum, dava için." Dedi Fatih'i geçiştirircesine ve adamın konuşmasına fırsat vermeden – ki kız bunun farkında bile değildi- arabadan yağ gibi kayarak indi.
" Şapşal kız." Dedi Fatih kızın apartmana sekerek girişini seyrederken.
Eve gitmek için yola devam edeceği sırada radyoda çalan şarkının sözlerinde kaybolup gitti bir süre.
" Seni yerlerde göklerde bulamazlarken
Bende gizli olduğunu sezenler olmuş.."
...........................
Genç kızın kollarının altında yavru kedi gibi titrediği o gecenin üzerinden neredeyse bir sene geçmişti. Genç adam kızın bu halinden çok etkilenmişti. Sık sık evlerine gidip çaktırmadan kızın durumunu kontrol ediyordu. Başlarda bunu korumacılık güdüsüyle yaptığını düşünüyordu. Bir gün genç kızın okulunun bahçesinde kuytu bir köşeden onu hayranlıkla dakikalarca izlediği bir sırada kalbinin kıpırdadığını fark etti. Günler sonunda içindeki kıpırtılar bastıramadığı seslere ve hatta çığlıklara dönüşmüştü.
Genç kızın iri yeşil gözleri ve onları daha da güzel göstermeye yemin etmişçesine kıvrılan uzun siyah kirpikleri vardı. Genç adamın omuzuna gelecek kadar uzun boylu ve körpe bir çiçek dalı gibi ince, narin bir vücut yapısı vardı. Pamuk gibi beyaz bir teni ve sık sık kızaran çıkıntılı elmacık kemiklerinin sarmaladığı yanakları vardı. Kiraz dudak deyimine anlam katan dolgun dudakları inci gibi dizilmiş beyaz dişlerini sarmalıyordu. Yürürken genellikle başı önde oluyor, yola eziyet vermek istemiyor gibi hafif ve yumuşak adımlar atıyordu. Kendisine doğru gelen insanlardan korkacak kadar ürkekti. Tıpkı bir ceylan yavrusu gibi.. Genç adam kızın sıkı sıkı sarıldığı kitaplarının yerinde olmayı ne çok isterdi.
Oysa şimdi babasının karşısında oturmuş hayallerini suya batırmasını dinliyordu.
" Elif bize amcanın emaneti, O ve yanındaki kızlar bizim namusumuz. Yakın zamanda o eve gereğinden fazla gittiğin dikkatimi çekti. Oğlum biz namusu için yaşayan insanlarız, bizim en değerli hazinemiz onurumuzdur. Biz bize emanet edilene yan gözle bakmayı ihanet sayarız. Sen de öyle say evlat. Eğer niyetin ciddiyse zamanı gelince gereğini yaparız ama şimdi bunun için çok erken. Bu yüzden hal ve hareketlerine dikkat etmelisin. Bunu ailemizin onuru ve haysiyeti için yapmalısın."
Hakan Bey kahvesinin bol telveli son yudumunu da içip ağzının içinde yayılan kahve tadının zevkini çıkardı bir süre. Genç adam karşısında oturmuş çatık kaş ve asık, düşünceli bir suratla babasının konuşmasını bitirmesini bekliyordu. Hakan Beyin de daha fazla uzatmaya niyeti yoktu. Hafifçe başını eğip gözlerini kısarak oğluna konuşmasını bitirdiğini ima eden yarım bir tebessüm etmekle yetindi. Genç adam usulca kalktı vücudunun baskısından minderinde iz yaptığı koltuktan. Odadan çıkarken kapıyı sessizce kapatmaya özen gösterdi. Mutfakta duran annesine görünmeden sinsi bir gölge gibi süzülerek evden çıktı. Arabasına bindi ve nereye gideceğini bilmese de motoru çalıştırdı.
Sahil kenarında ıssız bir köşeye çekti arabayı. Gelirken yol üstünden aldığı alkollü içeceği açtı. Sinirle dikti kafaya ve beynindeki etkisini hissedene kadar durmadı. İçi boşalan ince metalden yapılmış kutuyu hayallerini buruşturur gibi burdu avuçlarının arasında.
Babası haklıydı. Namusları onlar için canları kadar değerliydi hatta belki de canlarını da feda edecek kadar değerliydi. Ve emanet. Ve onur. Ve haysiyet. Ve gurur. Genç adam bütün bu kavramaların arasında sanki kalbinin sıkışıp kaldığını hissediyordu. Peki ya aşk? Birini sevmek bu kadar kötü bir şey miydi? Savunması, sahipsiz diye, o kızı sevmek ona yan gözle bakmak mı demek oluyordu? Kim bilebilirdi ki en iyisini. Babasının doğruları genç adamın canını acıtıyordu ve işin kötüsü babası haklıydı. Erken derken haklıydı. Genç adam en çok da buna içerlemişti.
Bunca isyan içerikli düşüncenin arasında genç kızı düşündü adam. Masum, naif, kırılgan, her şeyden habersiz saf ve temiz kalpli bir kızdı o. Sonra arabanın dikiz aynasından kendisine baktı ve iç sesinin hesaplaşmasını dinledi.
Kimsin sen? Sen kimsin de masum bir kızın mahremine, hayallerine musallat oluyorsun? Bak şu haline! Sen o kızı üzmeye hakkı olan en son kişisin. Sen ona acıdan, sefaletten, kalp kırıklarından başka bir şey sunamazsın. Ona bir gelecek bile sunamazsın. Sefalet ile sürünerek, birbirinize nefret ederek ayrılmak olacak sonunuz. Vazgeç bu sevdadan, yol yakınken vazgeç!
O gecenin sabahına baş ağrısı ve kalbinde derin acıyla uyandı. O günden sonra her sabah gözlerini açtığında göğüs kafesinde hissettiği ince sızı da o sabah başlamıştı. Genç kızdan uzak durma kararı almıştı. Bu kendisine göre bir fedakârlıktı. Türk filmi senaryolarına yakışır bir davranıştı belki ama genç adam başka bir çıkış yolu görememişti. Okulunu bitirmesi, askerliğini yapması, bir iş bulup para kazanması ve en önemlisi kızın sevgisine layık olması lazımdı. Ama sonuncusu hiçbir zaman gerçekleşmeyecekti belki de.
Bir süre genç kızdan uzak durdu. Hatta çivi çiviyi söker mantığına uyup okuldan bir kızla görüşmeyi denedi ama yürütemedi. Bu sırada kendisi de farkında olmadan değişiyordu. Dilinizin dönüp de istemeyi beceremediğiniz bir duanın size şah damarınızdan belki de kendinizden bile yakın olan Rabbiniz tarafından kabul edilmesi gibi, genç adam da kendi kontrolü dışında bir yola girmiş ve farkında olmadan düşe kalka ilerliyordu.
Genç kızın elinde gördüğü ve iştahla okumasına anlam veremediği kitapları alarak başladı değişimi. Önce Hz.Muhammed(sav)'in hayatını okudu. Peygamberini hiç tanımayan bir Müslüman olduğunu fark etti. Sonra Ruhsal Zeka (M. Bozdağ) diye bir kitap okudu ve dünyaya olan bakış açısı değişti. Ardından Kuran meali ve namazla ilgili kitaplar geldi. Artık bir süre sonra, genç kızın ne okuduğuna bakmadan kendi seçiyordu okuyacağı kitapları. Sonunda ruhundaki değişimler genç kıza olan meylini beşeri aşktan ilahi bir duyguya yönelmişti yavaş ve etkili bir biçimde.
Yarı münzevi bir hayata çekilmiş içinde yaşadığı değişimlerin verdiği huzuru doya doya yaşamaya çalışıyordu genç adam. Ta ki genç kız ardına gökkuşaklarını da katarak yeniden kanatlarının yakınına gelene kadar. Bundan sonrası Tevekkeltü AlAllah..