Esma da o sabah alarmın sesiyle uyandı. İki sabahtır yumuşak ve sıcak bir elin saçını okşayarak uyandırmasının özlemini çekiyordu. Kim bilir, belki bu yüzden yataktan çıkmak da hiç içinden gelmiyordu. Zoraki de olsa sıcacık ve yumuşacık yatağından oflaya puflaya kalktı. Elini yüzünü yıkayıp abdest aldıktan sonra kızları uyandırdı. Zehra biraz söylenerek Betül ise huşu içinde namazlarını kılıp seccadeden hiç sapmadan yataklarına geri döndüler. Esma mutfağa geçip kendisine kahvaltılık bir şeyler hazırlamaya başladı. Sabahın bu kör saatinde iştahı pek de yerinde olmuyordu aslında. Boğazına yapışarak inmemeye inat eden taş sertliğindeki lokmaları çay ile midesine doğru iteklemeye çalışıyordu. Midesinin bir kısmı öğlene kadar idare edecek şekilde dolunca masadan kalktı. Elif'in odasının önünden geçerken dayanamayıp kapısın araladı ve sanki orda birini görecekmiş gibi yatağını kontrol etti. Elif hasta olup odasında yattığı zamanlarda bile onu özler kendisini yalnız hissederdi Esma. Bu yatağı böyle boş görmek kalbini daraltıyordu. Kızlar Elif'in yokluğunu bu kadar çabuk ve bu kadar dehşetli bir şekilde hissedeceklerini kestirememişlerdi. Derin bir nefes çekip kapıyı kapattı, gözleri nemlenmiş burnu sızlamıştı. Aklındaki konuyu değiştirmek için hemen odasına gidip geceden hazırladığı kıyafetleri dolaptan çıkardı. Hardal sarısı düz, desensiz tuniğinin üzerine siyah yeleğini ve altına da siyah bol pantolonunu giydi. Betül'ün çekmecesinden çift renkli hardal/siyah şalını alırken sinsice gülüyordu. Odadan çıkarken aynada kendisine baktı kıyafeti güzel olmuştu ama suratı asıktı, gülmeye mecali mi kalmamıştı. Mutsuz olduğu zamanlarda aynada kendisini daha bir çirkin görüyordu. Donuk, ruhsuz ve çirkin bir ifadesi vardı. Oysa neşeliyken ten rengi bile daha bir pembe daha bir güzel oluyordu sanki. İlk günlerdeki hevesle gitmiyordu artık işe. Fatih onu ayak işleri için kullanıyordu. Genellikle o mahkemede oluyor Esma büroyu bekliyordu. Zaten Fatih Bey(!) mahkemede olmadığı zamanlarda da yüzü mahkeme duvarı gibi oluyordu. Esma bazen kendisini istenmeyen bir tüy gibi hissediyordu, tıpkı çocuk esirgemede hissettiği gibi, belki biraz daha yumuşak haliyle ama çok yakın bir duyguydu ikisi. Gerçi o istenmeyen tüy ise Fatih için, Levent de kıl dönmesi olabilirdi ancak. Levent'i Esma'nın yanında ne zaman görse yüzü daha da düşüyor ve hırsını –genellikle- Esma'dan çıkartıyordu. Yine de nadir zamanlarda geçirdikleri hoş dakikaların hatırı vardı genç kızın kalbinde. Bir zamanlar aynı gökyüzüne bakmakla yetinirken şimdi aynı odanın oksijeninin tüketiyorlardı beraber. Bir zamanlar her kapı çalınışında acaba Fatih midir diye heyecan yaparken artık sabahları güne beraber başlıyorlardı neredeyse. Fatih asık suratı ve börekleri ile beraber, ama olsun. Esma erkeklerden çok daha kötü muameleler görmeye alışık olduğu için Fatih'in davranışlarını umursamıyordu, her ne kadar kalbine diken gibi batsa da bazı hareketler. Keşke umurunda olabilseydi o zaman olmayacak bir hayalin esaretinden kurtulurdu bir nebze de olsa. Umudundan hevesinden bir parça alıp koparabilseydi keşke ama kalbine yapışık bir duyguydu bu. Vazgeçmek için çok geç kalmıştı ya da daha çok erkendi, keşke bunu bilseydi. Her şerde bir hayır vardı elbette. Allah'ım şerlere sığdırdığın hayrına talibim, kalbime doğru yolu buldur..
Kalp ve vicdan muhasebesi yaptığı nerdeyse bir saatlik yarı uykulu bir İstanbul yolculuğundan sonra iş yerine ulaştı. Büroya erken gelmişti. Önce camları açtı içerisi havalansın diye. Fatih'in masasını düzeltti, tozunu aldı ve patronunun pek önemsemediği ya da fark bile etmediği küçük dokunuşlar yaptı. Vazodaki solmuş çiçekleri canlısı ile değiştirdi, notlarını düzeltti. Masanın çekmecesine ilk maaşı ile aldığı yeni kalemi koydu, yüz yüzeyken vermeye cesareti kalmamıştı artık. Odanın yerlerini silip büroyu temizledi. İçerisi ilk geldiği güne nazaran daha ferah, derli toplu ve temiz görünüyordu.
İşlerini bitirip masasına geçtiğinde, Fatih henüz uykusundan ayılamamanın verdiği muşmula satan yüz ifadesi ile içeri girdi. Her sabah olduğu gibi, içeri girince, Esmanın masasına doğru başını çevirip kızı görünce irkildi "Günaydın." Dedi soğuk ve mesafeli bir şekilde. Esma o andan itibaren kendisini odadaki kaktüs saksısı ile bir hissediyordu. Aceleyle kalkıp sabah kahvesini getirmek için odadan çıktı. Büyük bir ihtimalle Fatih Bey(!) kızın odadan çıktığını önemsemiyordu o anlarda. Kahveyi getirince kuru bir teşekkür ve isteksizce yapılan börek ikramı teklifi ile ödüllendirildi. Bir seferinde ikram ettiği böreklerden almayan Esma'ya " neden almıyorsun kilo almaktan mı korkuyorsun diyet mi yapıyorsun yoksa sen de aptal yaşıtların gibi." Demişti. Esma bu cümleyi " çok zayıfsın boş ver yaşıtların aptal sen ye kilo almazsın" olarak çevirmişti kendi kafasında. O sabah aldığı kuru teşekkürü de kalbinin bir köşesinde biriktirdiği çeyizlik anılarının yanına iliştirmişti yine.
Öğlene kadar sıkıcı geçen günün ardından -ki son zamanlarda sıkılmak kelimesinin anlamını yoğun bir biçimde yaşıyordu genç kız- öğleden sonra Levent Esma'yı ziyarete gelmişti. Aslında günün en eğlenceli zamanları Levent'in Esma ile sohbet ettiği zamanlardı, keyifli bir alaycılıkla Esma'yı mutlu eden kızın koyduğu mesafeye inat Levent'in sıcak ve candan tavrı ile gelişen samimi bir muhabbetleri vardı. Aslında Levent Fatih'e bakmak için gelmişti onun mahkemesi olunca oturup biraz Esma ile muhabbet edip hatırını sormak istemişti Genç kıza içten içe acıyordu biraz da. Moral vermek için " bakma sen bizim moloza, okulda onun lakabı kız kaçırandı. Senin hukuk camiasında daha dik durabilmen için böyle yapıyor o. Bunlar güzel günlerin emin ol." Dedi ve arkasını dönünce " aslında ben de pek emin değilim ama.." diye ekledi, bunu yalnızca kendisi duymuştu. Fatih'in bu kıza karşı olan duygusunu bir türlü anlayamamıştı. Kaçamak bakışlarını görünce aşık, kıza karşı olan davranışlarına bakarsa nefret ediyor diye düşünüyordu. Esma masum bir güzelliği olan akıllı, çalışkan, sessiz ve sakin bir kızdı. Levent'in kur yaptığı tek gecelik –belki bir haftalık o da en fazla- kızlardan farklı bir havası vardı. Fatih ilk gün posta koymasa belki Levent bu kıza karşı farklı bir yol çizebilirdi ama arkadaşını karşısına almaya hiç niyeti yoktu bu yüzden Esmayla ilgili planları arkadaşlık çerçevesinin ötesine geçmiyordu. Şimdilik.
Dünyanın bütün umutlarının yeşerdiği yemyeşil gözleri ve onları daha da yeşil gösteren uzun kıvrık kirpikleri vardı genç kızın. Güldüğü zaman gözleri zümrüt gibi parlıyor yüzünden etrafa ışık saçılıyordu insanın içine sıcaklık veren bir gülümsemesi vardı. Levent bu manzarayı izlemeyi seviyordu, bu yüzden genç kızı güldürmek için çırpınıp duruyordu. Ve fatih sayesinde kızın gülmeye pek mecali kalmasa da nadir zamanlarda muvaffak olabiliyordu ancak. Tam bu zamanlarda da agresif ve sinirli arkadaşı içeriye girip anın büyüsünü buz gibi bir hava ile değiştirip kızın gözlerindeki ışıltıyı söndürüyordu. O gün de öyle olmuştu. Kendilerine atom bombası şiddetinde sert bakışlar fırlatan Fatih'i görünce Esma bilinçsiz olarak ayağa kalkıp gevelemeye başladı.
" Şey.. Levent bey size bakmaya gelmişti Fatih Bey."
Fatih kızın lafını, dinlemeye tahammülü yok gibi ya da umursamıyor gibi bir hışımla kesti.
" Ben bölmeyeyim, rahatsız olduysanız çıkabilirim!" Ses tonu olası bir sövme cümlesinin ruh halini yansıtıyordu.
Esma utanıp kızarırken Levent şaşırmıştı " Sakin ol dostum, kız doğru söylüyor. Sana bakmaya geldim, yoktun. Esma da garibim burada tek başına takılıyordu biraz lafladık. Ne o imalı konuşmalar falan?"
" İş yerinde biraz daha usturuplu olmanız gerekir diyorum. O kadar. Gerisi sizi ilgilendirir zaten."
Genç kızın gözleri dolsa da kendisini tutmaya çalıştı, yüzü kızarmış çenesi kilitlenmişti, kimse fark etmese de kulakları yanıyordu üzüntüden. Fatih'in ise sinirden çenesindeki damarı kabarıp iniyordu.
" Neyse, ben gideyim o zaman. Sen sakinleşince yine gelirim."
" Kusura bakma kanka. Sıkıcı bir davadan çıktım, kafam bozuk. Sana patlamış gibi oldum. Yanlış anlama."
" sorun değil bro, seni anlıyorum." Levent odadan kaçar gibi çıkarken Esma'ya ' Allah kolaylık versin' mesajlı bir bakış attı ellerini iki yana açarak.
Fatih yerine geçince genç kız derin bir nefes aldıç tam yerinden kalkacakken odanın kapısı tıklatıldı iki kere ve içeri kırklı yaşlarının başında zayıf, hafif kır saçlı, esmer bir erkek girdi çekingen ve telaşlı hareketlerle.
" Fatih Küçük Beyle görüşecektim Avukat Fatih Beyin odası değil mi?" diye sordu Esma'ya.
" Buyurun siz oturun ben haber vereyim kendisine."
Fatih hemen ayağa kalktı ve adamı yanına getirmesi için işaret etti Esma'ya.
Adam, Fatih'in masasının önündeki deri koltuğa emanet gibi iki büklüm oturdu. Lafa nasıl başlayacağını bilmiyordu. Elinde sıkı sıkı tuttuğu dosyalara sabitledi bakışlarını.
Esma içecek bir şeyler getirdiğinde adanım biraz rahatlamış olduğunu fark etti. Çalıştığı şirketin yasa dışı faaliyetlerini, iş kazası sırasında ölen birkaç arkadaşının ölümünü ört bas ettiklerini ve bunu iş kazası gibi göstermedikleri için ailelerin mağdur olduğunu anlattı.
Çalıştığı şirket adı duyulmuş büyük ve güçlü bir firmaydı. Bu yüzden hiçbir avukat bu inşalara bulaşmak istemiyordu. Oysa adamın dosyasındaki belge, resim ve flash bellek ciddi kanıt teşkil ediyordu. Daha önce birçok avukatın kendisini ret ettiğini söyleyen adam Fatih'in de davayı kabul etmek istememesini anlayışla karşılayacağını söyledi hüzünle karışık bir kabullenişle.
Fatih'in babası Hakan Bey de bir fabrikada işçi olarak çalışmıştı yıllarca. Bir gün fabrikada yaşadığı talihsiz bir kazada sağ alinin parmaklarının bir kısmını kullandığı makinaya kaptırmıştı. Hakan Beyin çalıştığı şirket kazayı kayıtlara geçirmemiş ve hatta adamın hastane, ilaç ihtiyaçları gibi masraflarını da karşılamamıştı. Fatih bu haksızlık durumuna çok içerlemiş, sırf bu hırsla hukukçu olmaya karar vermişti.
Zavallı adam defalarca teşekkür ederek odadan çıktı, gözleri ışıldıyordu sevinçten. O çıktıktan sonra Fatih bir süre sessizce dosyayı inceledi daha sonra bilgisayarını açıp internetten araştırma yaptı.
Esma bilgisayarının yanındaki küçük radyosunu açmış kısık sesle müzik dinliyordu. Radyoda çıkan bir şarkı ile dalıp gitmişti.
...............
O gün dershanede etüt dersi vardı. Genç kız etüt günlerini hiç sevmiyordu çünkü eve geliş saati geçe kalıyor, hava kararmış ve mahallenin serserileri sokak başlarını doldurmuş oluyordu. Sonbaharın kışa el sallayıp göz kırptığı günlerdi. Genç kız sımsıkı sarıldığı kitaplarını soğuğa karşı kendisine siper etmişti. Başı eğik, yer hizasında yolun takip eder vaziyette hızlı adımlarla kazasız belasız eve ulaşma telaşı içindeydi. Oturdukları mahalleye son zamanlarda ne idüğü belirsiz gençler dadanmaya başlamıştı. Mahalle sokaklarının köşe başlarını mesken tutan asi gençler ellerinde bira ya da şarap şişeleri ile kendi çaplarında eğlenip alem yapıyorlardı. Ahlakı pek de düzgün olmayan bu gençler, yoldan geçenlere yanlarından ayırmadıkları kesici aletler ya da daha kıdemli olanların belinde sabit duran ateşli silahlar ile sataşıyorlardı. Mahallelinin kendi çocuklarının da içinde olduğu bu çarpık çete ile uğraşmak isteyen de olmuyordu.
Genç kız bu ayyaş serserilere denk gelmemek için bildiği duaları mırıldanmaya başlamıştı. Belediye otobüsünün saatini kaçırmamış olsaydı farklı bir güzergahtan geçecek ve bu serserilerle karşılaşma ihtimali olmayacaktı. Ama o gece öğretmen dersi on dakika uzatmıştı ve genç kız da bir sonraki belediyeyi bir saat beklememek için tramvaya binmek zorunda kalmıştı. Ne büyük talihsizlik! Hangi aptal beyin hücresi böyle bir şey yapmasını söylemişse onu oracıkta patlatmak istiyordu kafasını duvara vura vura.
Girdiği sokağın karanlığına inat diğer ucundaki kalabalık, şen kahkahalar ve tenekelerde yanan ateşin başında toplanmış üç-beş serseri genç kızın kalp atışlarının düzensizleşmesi için yeterli bir sebep olmuştu. Sokağı yarıladığında gençlerden birinin ona gevrek bir sırıtışla baktığını gördü ve nefesini tuttu. Giderek daha çok kokuyor korktukça daha çok pişman oluyordu. Kalbini ayakları olsa çoktan vücudunu terk etmişti. Vücudu hissettiği soğuğa aldırmadan ter veriyor göğsüne sıkı sıkı yasladığı kitaplardan destek almaya çalışıyordu. Ama artık onları tutacak mecali de kalmamıştı kollarında.
Ateşin başında kanları kaynayan ve hafiften kafaları da güzelleşmeye başlayan delikanlıların bulunduğu kaldırımın karşısında sessiz ve seri adımlarla ilerleyen genç kız sert ve kararlı bir şekilde üzerine doğru gelen ayak seslerini hissedince irkildi.
" Güzelim nereye böyle? Acelen ne? Gel bir şeyler ikram edelim bak ne güzel eğleniyoruz arkadaşlarla."
Karşısındakinin yılışık ve yapışkan tavrına başını kaldırmadan adımlarını sıklaştırıp yoluna devam etmeye çalışarak cevap verdi genç kız.
" Hadi ama güzelim. Naz yapma. Bu gece hayatının gecesi olabilir."
Serseri genç, kızın önünde durarak yolunu kesmişti. Yüzünü kaplayan, özgüveninin dışa vurumu olan yayvan gülümsemesi ve nefes alıp verirken etrafına yaydığı ekşi koku ile genç kızın midesini bulandırmıştı. Kız birkaç adım atmaya çalışsa da serseri genç kahkahalar atarak önünde duruyordu her defasında ve ona geçmek için fırsat vermiyordu.
Mücadeleden pes eden genç kız olduğu yerde durdu. Elindeki falçatayı hafifçe sallayan genç ısrarlarına devam ediyordu.
" Naz yapma be güzelim senin de hoşuna gidecek merak etme."
Genç kızı kolundan yakalayan serseri, mahallenin karanlık, kuytu bir oyuntusuna doğru çekiştirmeye başladı.
" Bırak beni, bırak! Yardım edin!" diye bağıran genç kız, karşısındaki öküzün gücüne inat serçe çırpınışları ile karşı koymaya çalışıyordu.
" Oo sesin de güzelmiş bak, bu halin beni daha da tahrik etti inanır mısın bacım."
Olmayan beyninin kıvrımlarını alkolle dolduran öküz irisi serseri genç, mahalleyi inleten kahkahalarla kızı çekiştirirken uzaktan gelen zayıf bir ses duyuldu.
" Ne oluyor orada?"
Genç kız sonuçsuz mücadelesinde çırpınışlarının yerini alan gözyaşı ve hıçkırıklarının arasından kalan son gücüyle bağırmaya başladı.
" Yardım edin! Yalvarırım yardım edin!"
Genç adam sokağın başından koşarak birkaç saniye içinde kızın ve serseri gencin yanına gelmişti. Ağlayan kıza dikkatle bakıp " Esma sen misin?" diye sordu. İyice ürkmüş ve ağlamaktan kendini kaybetmiş genç kız soruyu ya duymamış ya da anlamamıştı. Genç adam kızı dikkati dağılan serserinin elinden bir hamlede kurtardı. Neler olduğunu kısa sürede idrak edemeyecek kadar sarhoş olan serseri genç adama doğru tükürüklerini saçarak tehditler savurmaya başladı.
" Çek git buradan, benim seninle bir işim yok. Başını belaya sokma alırım boy ölçünü!"
" Sen kendini ne sanıyorsun be! Topunuz gelseniz kıvılcım etmezsiniz serseriler!"
Kanına karışan maddelerin de etkisi ile hareket kabiliyeti zayıflayan serseri falçatasını karavana sallayarak tehditler savurmaya devam etti.
" Deşerim seni lan! Sen kime bulaştığını bilmiyorsun. Cesedini anan tanıyamaz."
" Senin gücün ancak bu kıza yeter pislik. Gel ben senin icabına bakarım."
Serseri genç öne doğru atıldığı sırada adamdan aldığı yumruk darbesi ile sendeledi. Dudağının kenarından akan kanı elinin tersi ile sildi. Bu kan onu daha da sinirlendirmiş ve hırslandırmıştı. Fakat hırsı isabet oranının daha fazla düşmesinden başka işine yaramıyordu. İleri geri adımlar atıp kendini Zorro zanneden bir edayla falçatasını adama doğru çizikler atarak salladı. Genç adamın nerden geldiğini bile anlamadığı sert ve atik yumruğu ile yere yığıldı zaten ayakta zor durduğu için bu çok da zor olmamıştı. Adam Kendisine doğru yönelen diğer gençleri görünce " Gençler, polisi çağırdım canınızı seviyorsanız kaçın buradan. Ya da ben sizi önce bir güzel benzeteyim sonra polise teslim edeyim." Diyerek eliyle gençleri yanına çağırır gibi işaret etti. Damarlarından kalplerine kandan çok alkol ve uyuşturucu madde pompalanan gençler adama doğru gelmeye başladılar. Onlara göre eğlence çıkmıştı ne de olsa! " Siz bilirsiniz!" diye söylendi adam. Yarı yalpalayarak genç adama doğru birkaç yumruk savurmaya çalışsalar da sonları arkadaşlarının yanına yığılmaktan öteye geçemedi.
" Tamam güzelim. Korkma, ben yanındayım. Şimdi seni eve götüreceğim."
Genç kız annesinin kanatlarının altına gömülen yavru bir kuş gibi adamın kollarına sığınmıştı. Adamın dört mevsim yaz bahçesi gibi kokan kokusunun ruhuna işlediği ilk anlar böyle başlamıştı.