Mustafa bir türlü kafasını toparlayamıyordu. Televizyonu açtı, kumandanın tuşuna rastgele basmaya başladı, bir haber kanalına gelince bezginlikle kanal değiştirmekten vazgeçti. Tartışma programında konuşulanlara odaklanmaya çalışmadı hiç. Cevabını bir türlü bulamadığı sorular kafasının içinde yüksek sesle dolaşıyor, ruhunu gıdıklıyordu. Düşünceleri iyimserden karamsara, telaşlıdan meraklıya, endişeliden rahata, mutludan üzgüne ani değişimler geçiriyor, kendisi bile yetişemiyordu hızına. Nerden gelmişti bu hale, nasıl gelmişti? Cevapları yakalamaya çalışıyordu eteğinden ama bir türlü muvaffak olamıyordu. Sol elini sağ göğsüne götürüp kalbini yokladı, Deniz hala oradaydı. Varlığını, hala, kalbinin en manzaralı köşesinde hissedebiliyordu. Bugüne kadar evlenmeyi düşünmemesinin en büyük nedeni; Deniz'i aldatma korkusuydu. Evet, aldatmak. Kalbi başka bir kalbe dokunursa eğer, Deniz alınırdı, üzülürdü ve hatta küserdi. Sonra ömrü tükenip de onun yanına gittiğinde nasıl verirdi hesabını? Peki, şimdi bu duruma nasıl gelmişti? Son yıllarda öğrendiği bir şey vardı; hayat hesap işi değil nasip işiydi. Yıllardır yenildiği vicdan muhasebelerinden ilk defa -az da olsa- gönül rahatlığıyla çıkmasının nedeni de buydu belki. Dayandığı, güç aldığı inancının kendisiydi. Deniz'in yeri başkaydı ve fakat Elif'in yanında bulduğu huzur, onun için hira dinginliğiydi. Tarifsiz bir teslimiyetti onunkisi. Kendisine bile kanıtlayamadığı, varlığı belirsiz (belki/ arada/ bazen) şüpheli bir galibiyetti. Yalnızlığına bir yaren bulmuştu ve o tutunduğu dalı bırakmamak için yılmadan çırpınıyordu kalbinin en derin denizlerinde.
Ruhu iyice bulanmaya başlayan bir anda telefonuna gelen mesaj sesiyle ayıldı. Kalbinde telaşlı kelebekler çırpınmaya başladı o anda. Telefonu eline aldı ve bir süre görünen numaraya öylece baktı. Mesajı okuyunca derin bir oh çekti. Beklediği cevap bu değildi ama olsun, bir cevap gelmesi bile onun için ümitvâr idi.
"ben isminin başına geldiğinde ses olan Elif değilim. Bulunduğu kelimeye anlam veremeyecek kadar varlığı belirsiz bir harfim. Alfabede yok hükmündeyim."
Elif mesajı yazdığından beridir huzursuzdu. Ömrü boyunca sevmeyi becerememişti. Üvey olduğu bilinciyle büyüdüğü için onu yetiştiren anne babasını sevememişti en başta. Onlardan da sevgi görmemişti zaten. İhtiyaçlarını karşılamak, eğitimini tamamlamak dışında pek fazla ilgi göstermezlerdi Elif'e. Sinan babası küçükken başını okşamaya yeltenmiş ama Elif korkunca vazgeçmişti. Bir daha da denemedi bile. İçki içtiği akşamlarda Elif'i görmeyi hiç istemez, bir türlü sahip olamadığı evladının acısını onun varlığıyla yaşardı sanki. Burcu annesi biraz daha yakındı Elif için. Ne var ki, sevecen bir öğretmen kadar yakın olabiliyordu ancak. Onlar da sahiplenemiyordu Elif'i biraz da. Biyolojik olarak bir evlada sahip olamadıkları gerçeği Elif'le beraber her fırsatta yüzlerine bir tokat gibi çarpar olmuştu çünkü. Elif sevmeyi bilmiyordu. Üniversitede okurken birini sevdiğini zannetmişti. Yaralı kalbini açmıştı ona, bir çentik daha atsın diye. O da Elif'i en yakın arkadaşıyla sınamıştı. Yıllar sonunda evliliğe giden beraberliklerini Elif'i ezerek kurmuşlardı, hiç acımadan. Ve bir gece tek başına kaldığı o bankta; " sen çok soğuksun. Kendini kasıyorsun. Dokundukça kaçıyor, yaklaştıkça kayboluyorsun. Aşılmaz duvarların, yıkılmaz kurallarınla kendine set kurmuşsun. Benim sana ulaşmaya çalışmak için ne vaktim ne de hevesim var" sözleri hala kalbinde yankılanırdı hatırladıkça. Sevmeyi bilmiyordu, hiç sevilmemişti. Önce Allah sevgisi sonra kızlarının sevgisi kuruyan çorak kalbine nefes olmuş, tomurcuklar serpmişti dallarına. Bunun dışında bir sevginin (ya da sevgi sanıp kandığı bir duygunun) yolunu saptırmasına tahammülü yoktu. Şimdi ne olmuştu da, karanlık odalarına ışık sızar olmuştu? Hüzün boyalı duvarlarına renkler serpilmeye başlamıştı? İçinde yüz yıllık uykusundan uyanmış, kıpırdayan kelebekler, kalbinde çırpınan bir kuş vardı adeta. Ruh halini kelimelere sığdıramıyor, yaşadıklarını anlamlandıramıyordu. Bir yanı hiç düşünmeden koşmak diğer yanı durup düşünmek ve vazgeçmek istiyordu. Kendi kararsızlığının içinde sıkışıp kalmıştı.
Giderek kalbinin daha da daraldığı bir anda telefonuna gelen mesaj sesiyle kendine geldi. Karamsar bulutlarını dağıtan yumuşak bir meltem esintisi gibiydi kelimeler. Ilık ılık estiler kalbinin buz tutmuş köşelerine.
"ben razıyım. Bir tek ben bileyim değerini, varlığın bu mim'e nefes olsun. Bir Elif miktarı uzasın ömrüm.."
Elif mesajı defalarca okudu. Bu cümlelere verecek cevabı var mıydı? Önce beynini yokladı ama bir netice alamadı. Anlamak kalbin işiydi öğrenmek beynin.. Kalbi anlasa da olanları aklı kabullenmemek için direniyordu inatla. Kendini koruma içgüdüsü âşık olma yetisinin önüne geçmiş, ona engel olmaya çalışıyordu ama nafile. Gemi çoktan yol almaya başlamıştı ama Elif'in haberi yoktu.
Tüm gün mesaja cevap verip vermemek arasında mekik dokudu ilmek ilmek. Esma'nın hiç üşenmeden ve yılmadan kurduğu hayallerini dinledi, Betül'le fıkıh konularını tartıştı, Zehra'nın öğrendiği yeni fıkraları -zorla- dinledi ve hiç beğenmedi. Her birine en sevdiği yemeği yaparak mutlu olmalarını izledi. Dalgın halleri, kıyısına keder değmiş neşesi, gülüşüne katık ettiği karmaşık ruh hali kızların dikkatini çekse de onlar da hiç açmadılar evlilikle ya da Mustafa ile ilgili konuları.
Mustafa gününün büyük kısmını sık sık telefonunu kontrol edip mesaj var mı diye kontrol ederek geçirdi. Yatsı namazını kıldıktan sonra artık ümidini yitirmeye başlamıştı. Muhatabını sıkmış ya da bunaltmış olabileceğini düşündü. Bu kadar istekli davranmamalıydı belki. Ama pişman da değildi. Kendini değersiz zanneden istiridyeye sahip olduğu inciyi hatırlatmaktı niyeti. Yorganın altına gömülüp bunalıma girmeye başladığı bir anda duydu çığlık çığlığa bağıran mesaj sesini. Heyecanla telefonuna uzandı, mesajı gönderen numarayı görünce, ruhunda suları yükselen ırmakların ferahlığını hissetti.
"içinde kaybolduğum şehirler, içimden uğurladığım kişiler çok benim. Yürüdüğüm yolların sızıları dizlerimde, unuttuğum hayalleri izleri gözlerimdedir hala. Kırık dökük bir kalpten başka çeyizim yok sandığımda. Hırçınlığım tek süsüm, hüznüm tek elbisemdir. Dokunduğunda kederden öte bir şey bulamazsın ruhumda."
Ah benim incisinden bihaber istiridyem..
Ah benim tacından bihaber kraliçem..
Ah benim mis kokusundan bihaber gül goncam..
Ah benim kanatlarından bihaber kanaryam..
Ah benim yesrib kokulu yetimim..
Neler yaşadın da buz tuttu ellerin böyle? Kimler yaktı canını bu kadar da surlar ördün şehirlerine? Hangi kapılara çarpa çarpa nasır tuttu yüreciğin böyle?
Bir yetimin hüznü çöktü Mustafa'nın kalbine. Cevap yazmak istese de kelimeleri toparlayıp bir araya getiremiyordu bir türlü.
Telefonundaki harflere canını yakarak basarken yanağından ılık ılık süzülen gözyaşlarına aldırmadı Elif. Mesajı gönderdikten sonra kendine daha fazla hakim olamayacağını fark etti ve gül desenli nevresim kaplı yorganının köşesinden ısırarak ağlamaya başladı. Kızların onun sesini duymasını istemiyordu. Bulunduğu bu durumdan bir an önce kurtulmak istiyordu. Yaşamadığı duyguların korkusu sinsi sinsi kanayan bir kambur olmuştu sırtında. Cesaretini toplasa bile, bir adım dahi atacak takatinin kalmadığını düşünüyordu. Ama ne var ki, ne zaman 'hayır' diyecek olsa ağzında 'hayırlısı' diye çıkıyordu son zamanlarda.
Mustafa'nın mesajı geldiğinde yüzüne histerik ve iğreti duran bir tebessüm yerleşiverdi. İçine acı dolu bir nefes aldı hayattan ve gözyaşlarını umuduyla sildi.
"benim de kalbimde sızlayan derin çizikler var. Benim de dizlerimde hala kanayan yaralarım var. Bağrıma bastığım acılarım, yıkıntılarında kaybolduğum şehirlerim var. Ama öyle bir kabullenişle kapındayım ki; yaralarımıza merhem olan 'amin'lerdedir umudum. Kapındayım.. içeri kabul etmesen de kuytuda sessizce sıramı beklerim.."
Sonraki günlerde sayısı giderek artan mesajlaşmaları devam etti. Elif çekinik ve temkinli davranıyor Mustafa ise ona tezat, ısrarcı ve telaşlı mesajlar yazıyordu. Elif giderek daha çok alışıyordu bu 'deli' adama. Ama şimdilik bu gerçeği ölümüne inkar ediyordu. - kendisine bile -. Kızlar evlilik konusunu açtığında yüzü kızarıyor, elinde kırılacak eşya varsa onu muhakkak kırıyordu. Dili düğümleniyor ayakları birbirine dolanıyordu. Elif'in bu halleri kızların da hoşuna gidiyordu aslında. Bir tek Zehra'nın doğrudan dalga geçebilme imtiyazına sahip olduğu bir durumdu bu da tabi ki. Bolca yastık, terlik ve elde var olan farklı cephanelik türüyle hedef alınması bile engel olamıyordu Zehra'ya. Aşık insanları başlı başına aptal ve komik bulurken bir de ağır başlılığıyla nam salmış olan Elif ablasının bu alık hallerini şaşkınlıkla izliyor ve diliyle de olsa müdahale etmekten kendini alıkoyamıyordu. Hele de son zamanlarda zırt pırt çalan telefonuna heyecanla koşan hallerini taklit etmeyi pek bir seviyordu.
Birkaç kere Sümeyye abla ziyaretlerine gelmiş, evlilikle ilgili bir iki - hatta bolca - nasihat vermişti. Elif'in kararsız halleri kendisine yeterli bir fikir vermediği için konuşmayı Mustafa'yla bağlantı kurmadan - ama teğet geçerek - sürdürüyordu. Bunda sonraki süreci kendi aralarında halletmeleri için şimdilik birkaç adı geri çekilmişlerdi. Hamza da Mustafa'yı toplantılarda gördüğünde selamlaşıyor, günlük muhabbetler kuruyordu. Bu tür konuları hanımlar kendi aralarındaki iletişimle hallettikleri için eşinden bir direktif olmadığı müddetçe evlilik konusuna girmeyi düşünmüyordu.
Aradan bir haftadan fazla süre geçtikten sonra mesajlaşmalar "siz" boyutundan "sen/ben" boyutuna taşınmıştı yavaş da olsa. Bu durum Mustafa için daha kolay ve çabuk geçse de Elif için büyük bir adımdı. Bir hafta sonunda Elif'in kararını ucundan dahi olsa çözememiş olmak, fıtratında sabırsızlık ağır basan Mustafa için giderek daha az tahammül edilir bir durum haline geliyordu. Bir gece tüm cesaretini bir araya toplayıp, gidişatlarının netleşmesi için tekrar yüz yüze görüşmek istediğini yazdı. Ne büyük cesaret! Mustafa ısrar ve ikrarda sınır tanımıyordu artık. Elif bu isteğe cevap vermek için bir gece düşündü, vicdan muhasebesi ve kalp yoklaması yaptıktan sonra beyninin şalterini indirip buluşm isteğine olumlu cevap verdi.