" Elfida, bir belalı başımsın.."
Mustafa tam vaktinde söz verdiği yerde olabilmek için hızlı adımlarla hedefine doğru ilerlerken onu kapıda gördü. İçeri girip girmemek konusunda tereddüt ettiği her hareketinden belli oluyordu. Bugün çiçek açmıştı sanki. Lacivert renkli, borda detaylı uzun tuniğinin üzerine bağladığı bordo eşarbı duru beyaz tenini ve kömür karası gözlerini daha bir ortaya çıkarmış, yüzüne canlılık ve ışığına enerji vermişti. Lacivert bol pantolon, omzundan çaprazlama taktığı bordo çantası ve bordo ayakkabısı ile ilk iki görüşmelerindeki renksiz ve cansız haline tezat oluşturmuştu. Üzerinde emanet gibi duran bu tarzın kızların eseri olduğu apaçık belli oluyordu. Ama olsundu, çok yakışmıştı yetimine.
Hedefe yaklaşınca, mekânın girişinde cesaretini toplamak için bekleyen Elif'e usulca sokulup " Beraber girelim mi? "diye sordu. Yüzünde beliren ince bir tebessümün ışıltısı vardı. Bu hareketiyle Elif, ebeveynine yaramazlık yaparken yakalanan bir çocuk misali irkilmişti. Kalbi ağzının ucuna kadar gelmiş ve küt küt atıyordu o an. İçeriye Mustafa'nın gölgesi altında girmek gururunu okşamıştı bir yandan da. Kapıdan girdiklerinde mekândaki bütün kızların dönüp Mustafa'yı süzdüklerini söyleyebilirdi. Uzun boyu ve fit vücuduyla, giydiği siyah takım elbisenin hakkını veriyordu. Elif kıskandığını hissetti bir an. "yok canım, o kadar da değil, saçmalama artık!" diye söylendi içinden. Cam kenarında konuşlanmış aydınlık bir masaya geçtiler. İkisi de gökyüzünü seyrederek oturmayı seviyordu.
Bu sefer buluşacakları yeri Mustafa seçmişti. Yıllar önce eline ilk geçirdiği İslam Tarihi kitabını okumak için sessiz ve sakin bir mekân ararken rastgele keşfetmişti burayı. Beyaz ağırlıklı pastel tonlarıyla bezenmiş bu aydınlık mekânın insanın içini açan ferahlığını seviyordu. Geniş, renkli ve pofuduk koltukları oldukça rahattı. Göz yormayan birkaç obje ve duvarda asılı olan soyut tarzda tablolarla şık ve nezih bir mekândı. Mustafa ara sokakta kaybolmuş olan bu mekânın yerini tarif ederken oldukça zorlanmış, defalarca Elif'i evinden almayı teklif etmişse de Elif bıkmadan ve yılmadan bunun doğru bir hareket olmayacağını savunmuştu. Mustafa hayat yönünü Allah yoluna çevirmeden önce insan ilişkilerinde -özellikle karşı cins ile olan ilişkilerinde- rahat bir yaşam sürüyordu. Bu yüzden olsa gerek İslam'ın standartlarına uygun düşen kadın-erkek ilişkilerine adapte olmakta zorlanıyordu. Son beş senedir karşı cinsle olan münasebetini doğru düzgün bir muhabbet kuracak kadar bile ileriye götürmesi gerekmediği için zorlanmamıştı. Bazı durumlarda, eski rahat ve düşüncesiz tavrını sergilese de Elif onu her seferinde münasip bir dil ile düzeltip toparlıyordu. Ve bu durum zaman geçtikçe Mustafa'nın daha da alıştığı bir hal alıyordu.
Elif de mekânın rahatlığından memnundu. Mustafa'nın kendisini izleyen zeytin yeşili gözlerini hissetmese çok daha rahat olabilirdi belki. İçten içe de kızlara Mustafa'yla buluşacağını söylediği için rahatsızlık duyuyordu. Geldiğinden beri Zehra en az on beş mesaj çekmişti. " Gelelim mi? Dövelim mi? Yamuk yaparsa haber ver. Mekânın kapısında bekliyorum. Eve geç kalma sakın. Meyve suyuna ilaç koyabilir dikkat et." Gibi abuk sabuk mesajlardı hepsi. Elif telefonuna bakarken gayrı ihtiyari tebessüm ettiğinin farkında değildi. Bu sırada Mustafa'dan mesaj geldi telefonuna " beraber gülsek??" . Kafasını kaldırdığında bir çocuk gibi muzipçe gülümseyen Mustafa'yı gördü. Güldüğü zaman yanaklarında oluşan minik gamze çukurları onu olduğundan daha yakışıklı ve hatta sevimli gösteriyordu. Hemen gözlerini kaçırdı ve duvarda asılı duran saçma tabloya çevirdi kafasını. Biraz daha bakarsa niyetini bozabilirdi. Bu sırada siparişlerini sormaya gelen garson imdadına yetişmişti. İkisi de çay istediler. Çayları gelene kadarsa yine suskunlukları konuştu onların yerine. Bu durumu fırsat bilen Mustafa, Elif'i gayet rahatsız edici bakışlarla inceliyordu. Evet, bu bir başkaldırıydı. Ve hatta muhatabını konuşmaya zorlamanın, kendince bulduğu yeni yöntemiydi. Çaları geldikten sonra daha fazla dayanamadı.
" Sen mi konuyu açarsın yoksa ben mi başlayayım? Normalde bayanlara öncelik verilmesi taraftarıyımdır fakat bizim durumumuzda bu sonsuza kadar beklemeyi gerektirebilir.. Sanırım.."
" Siz başlayın o zaman". Elif banka kuyruğunda sırasını arkadaki beyefendiye vermişçesine alıngan ve agresif bir yüz ifadesi takındı. Konuyu Mustafa'nın açması demek; konuşmayı onun yönlendireceği manasına geliyordu. Ve bu Elif'in hiç işine gelmiyordu. Ne var ki, mesajlarına iyice alıştığı bu adam yüz yüze geldiklerinde yeniden, ilk defa tanıştığı bir yabancı konumuna düşüvermişti onun için. Bu yüzden olsa gerek, aklındakileri bir türlü toparlayıp kelimelere dökemiyor, cümle kurmaya hiç yeltenmiyordu bile.
" Son bir haftadır yaşadıklarımız ikimiz için de olağan bir durum olmasa gerek." Diye söze başladı Mustafa. " Artık genç insanlar değiliz. En azından ben değilim." Mahcup bir ifadeyle düzeltti cümlesini ve masumca bir gülümseme ile duraksadı. " Bulunduğumuz durumun muğlak olması ve senden 'henüz' net bir tavır görememiş olmak beni endişeye sevk ediyor ister istemez." Durdu, çayından bir yudum aldı. Kelime dağarcığını yokladı, hiçbir kelime cümlesine devam etmek için yardımcı olmuyor gibiydi. Düşüncesinin tıkandığını kelimelerinin tükendiğini fark etti. İnceldiği yerden kopsun o zaman, diye geçirdi içinden. Ve klasik Mustafa atağını yapmaya karar verdi. " Merak ediyorum benim hakkımda ne düşünüyorsun? Ve ayrıca 'fe eyne tezhebun' ?"
Bu adam patavatsız mı yoksa çocuksu bir samimiyet mi taşıyor cümleleri, diye geçirdi içinden Elif. Hızla koşarken koca bir duvara toslamış gibi hissetti. Çay bardağını iki avucuyla sıkıca tutup buz kesen ellerini ısıtmaya çalıştı. " evet, son bir haftadır alışık olmadığımız bir rutinin içine çekildik sanırım. Ve haklısınız 'yaşımız' olgunluk gerektirecek bir dönemde.". derin bir iç çekti. Aslında Elif'in niyeti, kendisine yakıştıramadığı telefonuna mesaj gelsin diye bekleyen genç kız hallerinden, bu aptal âşık heyecanından kurtulmaktı. Bir an önce, uygun bir dille üzerine yapışan tozpembe dünyayı terk etmek istiyordu ve fakat nereden, nasıl başlayacağını kestiremiyordu her zamanki gibi.
" Takdir edersiniz ki, sizi ancak bir haftadır tanıyorum. Hatta tanıyorum bile denemez ama .. Sizin hakkınızda olumsuz bir düşüncem olduğundan değil beni yanlış anlamanızı istemem ama.. ben .. Bulunduğum konumdan pek hoşnut olduğumu söyleyemeyeceğim. Etrafımda bu kadar hızlı ve ani değişimler olurken ben onlara adapte olamıyorum." Birden sustu, kanı içine çekildi sanki. İçi üşüdü, yüreği buz tuttu.
Mustafa'nın ise kafasına balyoz düşmüş de acısını kalbinde hissetmişti sanki. Kalbi cam gibi parçalanmış, kırıkları tenine batıyordu şimdi. İstenmiyordu! Son bir haftadır eritmek için can gücüyle çabaladığı buz dağına çarpmıştı yine, yeniden.
" Bu cümlelerin gidişatı pek hayırlı görünmüyor gibi..". gözlerini Elif'ten ayırmıştı, artık ona bakması caiz değildi. Dibinde bir yudumluk çay kalan bardağına sabitledi bakışlarını. Yüzü bayramda harçlık alamamış bir çocuk gibi hüzünlendi. Elif konuşmasının etkilerini gözlemlemek için baktığı birkaç saniyelik bakışında, Mustafa'nın o kemerli burnunun bile aşağı doğru süzüldüğünü söyleyebilirdi. Bir haftadır her harfinde gözlerinin yandığı, her kelimesinin kalbine işlediği mesajları çeken adamı gördü o an karşısında. İçi acıdı.
" bilmem.. Her şerde bir hayır vardır tabi.". yüzünün alışık olmadığı muzipçe bir gülümsemeyle karşılık verdi Elif. " Amenna." Dedi Mustafa, içinde kıpırdayan yaprakların hışırtısı eşliğinde.
" Ben adı konulmamış gayrı meşru bir ilişki yaşamanın ya da yaşıyor olabilecek olmanın .. " bu kısmı tam toparlayamamıştı. " Huzursuzluğunu yaşadığımızı düşünüyorum. Havada asılı kalan, belirsizlik hali benim ne düşüneceğim, ne hissedeceğim konusunda ikilemde kalmama sebep oluyor. Aşina olmadığım, prosedürünü bilmediğim bir konumdayım. Kararsızlığımın sebeplerinden biri de bu sanırım."
" Haftaya evlenelim o zaman. Hatta yarın bile olabilir. Yani.. Sen müsaitsen tabi. Hazırlanabilir miyiz ki? Düğünü sonra yaparız. Güzel bir düğün olmalı. Kır düğünü mesela.."
Karşısındakinin henüz büyümemiş bir erkek çocuğu olduğunu hatırlayan Elif bu konuşmaya şaşırmamıştı aslında. Tanıdıkça daha da alışıyordu bu sabırsız, aceleci, patavatsız ve inadına sevimli adamın saçma hallerine.
" o kadar abartmasak şimdilik.." diyebildi ancak. Bu arada Mustafa unuttuğu bir şeyi hatırlamış gibi ani bir hareketle elini siyah ceketinin iç cebine soktu. Geçen sefer, kızlarla beraber buluştukları gecenin sonunda, eve dönüş yolunda açık gördüğü bir kuyumcu dükkânına girmiş ve bir yüzük seçmişti. Bir haftadır o yüzüğü ceketinin iç cebinde gezdiriyor Elif'e çektiği her mesajdan sonra gidip gelip yüzüğüne bakıyordu. İşte o yüzüğü artık çıkartabileceğine karar verdi. Elif şaşkın hareketlerle onu izliyordu. Ne yapmaya çalıştığını tahmin etse de beyni "yok artık daha neler" diye tepki vererek onu durduruyordu. Mustafa kahverengi deri kaplı kutuyu açtı ve Elif'e doğru uzattı. Kutunun içinde gerçek pırlanta olduğu parıltısından belli olan beyaz altından çemberi ile tek taş bir yüzük vardı.
" O zaman güzel hanım efendi, benimle evlenmeyi kabul ettiğini ve bana bir söz borcunuzun olduğunu 'sana ve seni gören herkese' hatırlatacak olan bu yüzüğü kabul eder misiniz?"
Bu 'deli' adam Elif'i daha ne kadar şaşırtabilirdi ki? Hayır, bir de Mustafa'yı elinde yüzükle gören işgüzar garsonlar mekânda çalan müziği 'love story' ile değiştirmiş ve sesi daha da yükseltmişti. Ortamın ambiyansı değişmişti birden. Elif'in ise yüzü donup kalmıştı. Kalbinden boğazına, boğazından dilinin ucuna kadar çırpınan kelebekler nefes almasını zorlaştırıyordu. " bu.. Bu çok güzel" diye mırıldandı farkında olmadan. Mustafa'nın eli havada kaldı bir süre. Elif birkaç dakika sonra kendine geldiğinde, çekingen ve korkak bir hareketle kutuya doğru uzandı. Eli titriyor olabilir miydi? Dokunduğunda kaybolacak bir sabun köpüğüydü sanki. Ya da parmaklarının ucundaki dikenlerine değip patlayacak bir balon.
Kutuyu eline aldığında içindekinin cazibesine kapıldı hemen. Beyninde bir parçası " bunu sakın kabul etme" diye haykırsa da saniyeler geçtikçe daha cılız çıkıyordu sesi. Parmağına geçirmeye çekindi önce. Mustafa Elif'e dokunmaya kıyamadığı için sabırla bekliyordu yüzüğü takmasını. Elif yüzüne yapışan ve engel olamadığı aptal aşık gülümsemesiyle birlikte yüzüğü aldı ve parmağına taktı. Ne diyeceğini bilmiyordu. Bu kadar çabuk yelkenlerini indirdiğineyse hiç inanamıyordu. " Kun fe yekun" diye teselli etti onu kalbinin en bilge yanı. Kun fe yekun..
Gecenin devamında Mustafa düğün planları yaptı, biraz saçmaladı, biraz çocuklaştı aşk mırıltılarının arasında. Elif sıkı sıkıya bağladığı kurallarının ipini hafifçe gevşetti o gece. Mustafa'nın çocuksuluğuna inat anaçlık vardı Elif'in ruhunda. Dağılanları toparlamak hayat gayesiydi. Her ne kadar şu sıralar kendi dağınıklığını toparlayamıyor olsa da. Mustafa konuşurken arada sırada parmağını kızgın kor gibi yakan yüzüğüne bakıyor ve " bu bir rüya olmalı, gerçek olamaz" diye düşünüyordu.
Gecenin sonunda, nasıl bir işe kalkıştıklarından ve içine yuvarlana yuvarlana düştükleri bu yolda karşılarına çıkacaklardan habersiz aşk hummasına yakalanmış iki divane olarak ayrıldılar mekândan. Elif bu sefer Mustafa'nın onu gecenin bu saatinde tek gönderme endişesine anlayış göstermiş ve eve bırakma isteğini -zoraki de olsa- kabul etmişti. Apartmanın önüne geldiklerinde kızların salonun camına yapışmasını bekledi ama kızlardan kıpırtı yoktu. Buna memnun oldu. Yol boyunca bir türlü rahat edemediği, az yer kaplamak istercesine ya da her an kapıyı açıp atlayacakmış gibi yarım yamalak ve emaneten oturduğu arabada, yol tarifi dışında başka bir muhabbet açılmamıştı. Mustafa anın tadını çıkarıyor Elif ise sabırsızlık ve heyecan ile kendini bir an önce eve atmayı umuyordu. Arabadan inerken Mustafa " teşekkür ederim" dedi Elif'in soru sormasına fırsat bırakmadan " sadece teşekkür ederim.".
Evin kapısını Zehra açtı ve Elif'in yüzüne bile bakmadan " hoş geldin, hadi içeri gir" dedi telaşla. İçeri girdiğinde, kızların bilgisayarı televizyona bağlamış olduğunu gördü. Patlamış mısır, çerez, çikolata ve içecekler eşliğinde korku filmi gecesi yapıyorlardı. Hipnoz olmuş, titrek bir halde filmi izliyorlardı. Elif'in geldiğini fark etmemişlerdi bile. Elif kanepeye geçti ve hin bir tavırla Zehra'ya " şu gofreti uzatır mısın?" dedi. Zehra dalgın hareketlerle gofreti uzattı. Sonra birden uykudan uyanmış gibi gözlerini kırparak Elif'in yüzüne baktı ve yine ani bir hareketle parmağındaki yüzüğe odaklandı. Ve sesinin çıktığı en yüksek perdeden çığlık atmaya başladı. Korku filmi izlemenin verdiği dehşete Zehra'nın attığı çığlık da eklenince Esma ve Betül olduğu yerde havaya zıplayıp " noldu? Noluyor? " diye bağırmaya başladı telaşla. Zehra, " yüzüğe bakın, inanamıyorum. Kızımız bizden habersiz sözlenmiş ya, inanamıyorum." Diye bağrışmaya devam etti. Kızlar şokun ilk etkisi ile " Allah cızırtını vermesin!" diyerek ellerindeki yastıkları Zehra'ya attılar sinirle. Daha sonra ölümcül üçgenlerini oluşturarak Elif'i ortalarına aldılar. Merak ve heyecanla sorguya başladılar. Her ayrıntıyı öğrenmek istiyorlardı.
Elif kızların ilik kurutan ve sabır sömüren meraklı sorgularının ardından yatsıyı zar zor kılıp kendini yatağa attı. Son bir defa daha parmağındaki yüzüğe baktı, gerçek olmayacak kadar güzel görünüyordu. Hala rüyada olduğunu ve her an uyanabileceğini ya da bir anda engel olamadıkları kötü şeylerin başlarına geleceğini düşünüyordu. Hiç inandırıcı gelmiyordu yaşadıkları. Uyumadan önce telefonu geldi aklına. Kızların kıskacında kalınca telefonu çantasından bile çıkarmayı unutmuştu. Koşa koşa telefonunu antredeki çantasından aldı ve yatağına geri göndü. Mustafa'dan gelen okunmamış bir mesaj olduğunu görünce kalbindeki kuş kıpır kıpır kanat çırpmaya başladı her zamanki gibi. Heyecanla mesajı okudu.
" İyi geceler SÖZLÜM .."
Elif yatağına gömülüp kısık bir sesle " iyi geceler" dedi utanarak, Mustafa'nın onu duyamayacağını bildiği halde.