Gözlerimi açtığımda sabahın erken saatleri olduğunu fark ettim. Yerim değişmişti. Dün gün içinde uyuduğum için gece bir türlü uyuyamamış, sabaha karşı ancak dalabilmiştim. Yattığım yeri yadırgadım bir an.
Dün gece aklımdan geçenlerle birlikte yataktan kalktım. Meryem bana bugün etrafı gezdireceğini söylemişti.
Derin bir nefes aldım. Buranın havası çok nemliydi. Hava sürekli kapalıydı ve bu beni geriyordu. Kapalı havaları pek sevmezdim.
Yataktan çıkıp dolabın kapağını açtım. Rahat gezmek istediğim için kot bir şort aldım, üstüne de beyaz bir tişört. Zaten yaza giriyorduk, havalar iyice ısınmıştı.
Kıyafetleri yatağın üzerine bıraktım. Üzerimdeki pijamayı çıkaracaktım ki dün yaşadığım olay bir anda aklıma geldi. Kapıya gidip kilitledim. Evet, Mahir akşam evde kalmamıştı ama sabah evde olmadığı ne malumdu?
Yatağın yanına gelip üzerimdekileri çıkardım, seçtiğim kıyafetleri giydim. Pijamalarımı “sonra alırım” diyerek yatağın üstüne bıraktım.
Aynanın karşısına geçtim. Kutudan bir toka çıkarıp saçımı dağınık bir topuz yaptım. Makyaj benim hassas noktamdı; normalde özenirdim ama buranın havası İstanbul’dan daha nemliydi. Vazgeçtim. Sadece krem sürdüm, gözlerime maskara çektim ve parfüm sıktım.
Sonra odadan çıktım.
Aşağı indiğimde salonda sadece Fadime Hanım vardı. Kocaman gülümseyerek,
“Günaydın,” dedim.
“Günaydın gelun,” dedi şiveli sesiyle.
“Bir çay koy da içek. Yeni demledim.”
“Tamam,” dedim.
“Siz oturun, ben de kahvaltı hazırlayayım.”
“Elini sürme,” dedi hemen.
“Sevda gelsun. Sen ne anlarsın kahvaltıdan.”
“Nasıl?” dedim gülerek.
“Çok da iyi anlarım.”
Mutfağa geçtim. Bir bardak çay doldurup Fadime Hanım’a verdim. Sonra mutfağın ortasında kalakaldım.
Sorun şuydu:
Ben ne yapacaktım…
Ve malzemeler neredeydi?
Dolapları karıştırmaya başladım. Arada bir şeyler buldukça tezgâhın üzerine koydum. Buzdolabını açtım; yumurta yoktu. Peynir, zeytin vardı. Biraz da sebze… Patates kızartırım derken yorulmaya başlamıştım. Ama beni asıl yoran şey, her şeyi aramaktı.
Bir de hamur işi yapsam mı diye düşündüm. Severler miydi acaba?
Dolapları karıştırırken unu bulamadım. Tam vazgeçmiştim ki üst dolabı açınca gördüm.
“Buldum seni,” dedim sevinçle.
Uzanmaya çalıştım ama elim yetmedi. Etrafıma baktım, ayağımın altına koyacak bir şey yoktu.
Aklıma gelen fikirle tezgâha çıktım. Annem zararlı diye atıştırmalıkları hep yukarı koyardı ama benden kaçamazdı. Ve hep tezgaha çıkıp gizliden alırdım . Bu yüzden benim için çok basiti.Tezgâha çıkıp dolabı açtım. Unu almaya çalıştım ama ağırdı. İki elimle kaldırmaya çalışırken dengemi kaybettim.ve geriye doğru düştüm .
Bir çığlık attım.
Yere düşmeyi beklerken…
Beklediğim olmadı.
Biri beni tutmuştu.
Gözlerimi açmaya çalıştım ama yüzüme dökülen undan hiçbir şey göremiyordum. Elimle gözlerimi silince karşımda Mahir’i gördüm.
Baştan aşağı un olmuştu.
Ben de öyle.
Gülmemek için dudaklarımı büzdüm. Çok komik görünüyordu ama o gülmüyordu.
“Bırak beni,” dedim zorlanarak.
Tam o anda Fadime Hanım mutfağa girdi.
“Oy! Tansiyonum fırladı!” dedi.
“Sevda! Nerdesun? Çıkarun ha bunu mutfağımdan!”
Ve geri çıktı.
Sevda koşarak geldi.
“Oy nenem, ne oldu buraya?” dedi.
Elimle arkayı işaret edip,
“Kahvaltı,” dedim.
Sevda bir an baktı, sonra:
“Bence sen bir daha mutfağa girmeyi bırak, yanından bile geçme,” dedi.
“Ne bir kere,” dedim.
“Her şey tamamdı. Sadece hamur işi yapmak istedim ama—”
“Ve sen,” dedim Mahir’e dönerek,
“beni neden hâlâ taşıyorsun? Bıraksana!”
Bir anda bacaklarımın altındaki elini çekti. Ama belimden tuttuğu için ayaklarım yere sertçe değdi.
“Sen manyak mısın?” dedim.
“Niye?” dedi sakin sakin.
“Niye mi? Neden bıraktın!”
“Sen demedin mi?”
“Bırak dedim, yere at demedim ya!” dedim.
“Of,” dedim sinirle.
O sırada Meryem ve Ecrin mutfağa girdi. Önce durup baktılar, sonra gülmeye başladılar.
“Çok komik,” dedim yüzümü buruşturarak.
Sevda başını salladı.
“Valla eltum, çok komiksin, hoşsun ama mutfağa girme.”
“İyi ya,” dedim.
“Size de iyilik yaramıyor.”
Sonra:
“Sevda?”
“Efendum eltum?”
“Banyo nerede?”
Mahir,
“Eltisu,” dedi alayla ve mutfaktan çıktı.
Sevda,
“İkinci kat, sol taraftaki kapı,” dedi.
“Bir duş alayım,” dedim.
“Sonra gelip burayı toparlarım. Kusura bakma.”
“Yok eltum,” dedi hemen.
“Sen git. Ben toparlarım. Sakın mutfağa girme. Önce Fadime Nine’ye tansiyon ilacını vereyim, sonra da burayı toplarım.”
Üst kata çıktım.
“Galiba tüm evi silmem gerekecek,” diye mırıldandım.
İkinci kata çıktığımda durdum.
“Bir dakika… Burada da un var?”
Banyonun kapısına sertçe vurdum.
“Sen ne yaptığını sanıyorsun?” dedim.
“Ben girecektim banyoya—”
Tam o anda kapıdan gelen kilit sesiyle irkildim.
Karşımda, yarı çıplak bir hâlde Mahir duruyordu.
Yutkundum. Boğazım düğümlendi.
Elimle yüzümü kapatmak istedim ama beynim sanki kontrolden çıkmıştı. Ellerim bir o yana bir bu yana savruldu, en sonunda yüzümü kapatabildim.
“Ne var?” dedi Mahir.
“Çıplaksın!” dedim.
“Yok, çıplak değilim,” dedi sakince.
“Bir de onun için demedim… Niye kapıya vurdun?”
Elimi yüzümden çekip konuşmaya çalıştım.
“Ya ben girecektim banyoya. Ne o öyle, pat diye giriyorsun!”
Bakışlarım istemsizce aşağı kayıyordu, kendimi toparlayıp yukarıda tutmaya çalıştım.
Of ya…
Bu adam bu kasları nerede yapmıştı?
“Sus Roza,” dedim içimden.
“Ne diyorsun sen?”
“Bana mı?” dedi Mahir bir anda.
“Ne ?” dedim şaşkınlıkla.
Bir an durdum.
“Yoksa… Sesli mi düşündüm?”
Gözlerimi sıkıca kapattım.
“ İçeri gir,” diyerek elimi ona doğru uzattım.
“Çabuk ol.”
“Emrin olur,” dedi.
Tam o sırada kapıdan bir ses geldi. Gözlerimi açtım, derin bir nefes aldım.
O da neydi öyle ya?
“Tövbe tövbe…”
Odaya gidip dikkatlice bir havlu aldım. Ama nereye dokunsam un… Her yer un olmuştu.
İlk günden rezil olmuştum.
Banyonun kapısında durduğumda kapı açıldı.
Mahir, belinde bir havluyla dışarı çıktı.
Saçlarından damlayan su damlaları bedeninden süzülüp havlunun kenarında kayboluyordu.
İstemsizce baştan aşağı süzdüm.
Çünkü süzülmeyecek gibi değildi ki…
“Ay Allah’ım,” dedim içimden.
“Ben ne diyorum ya?”
Sanki içime Ecrin kaçmıştı. Bana ne oluyordu böyle?
“Fazla bakma,” dedi Mahir.
“Ne bakacağım ya!” dedim.
“Çekil.”
Onu itmeye çalıştım ama sadece denemiş oldum. Kıpırdamadı bile.
“Of,” dedim .
Mahir, kenara çekildi, gülerek.
Ben de hemen banyoya girip kapıyı kapattım.
Duşa girdim.
Banyo şampuan kokusu ve buharla dolmuştu.
Suyu açıp üzerimdekileri çıkararak kenara bıraktım. Suyun altına girdim, uzun uzun yıkandım. Kenarda duran pembe kutulu şampuanı kullandım. Kokusu güzeldi.
Yıkanıp çıktım. Pembe havluyu etrafıma doladım ve banyodan çıktım.
Odaya geri döndüm.
Mahir içerideydi.
Masaya yaslanmıştı. Üzerinde siyah bir tişört vardı, kolları sıvalıydı. Ve Fazla rahattı.
Kapıyı kapatıp,“Bittiyse odadan çık,” dedim.
Mahir kaşını hafifçe kaldırdı.
“Bu özgüven nereden geliyor sana?”
Başımı dikleştirdim.
“Burası senin odan olabilir ama şimdilik ben kalıyorum.”
Önüne dönüp, masadaki parfümü aldı, ve bir fıs sıktı. O koku odaya yayıldı.
“Bir de… çok dağınıksın,” dedi.
“Eşyalarını sağda solda bırakma.”
Yatağın üzerindeki pijamama baktım. Sonra ona. Gözlerimi devirerek arkamı döndüm.
“Son bir şey,” dedi arkamdan.
Durdum ama dönmedim.
“Dışarı çıkacağız,” dedi.
“Az önceki gibi kısa giyinmek yok. Yoksa çıkamazsın.”
Sinirle döndüm, birkaç adımda yanına geldim.
“Pardon?” dedim.
Gözlerimin içine baktı.
“Anladığını düşünüyorum.”
“Sen beni hafife alıyorsun galiba,” dedim.
“Zeki birine benziyorsun, tek seferde anlaman lazım.” dedi .
Sesim sertleşti.
“Bana ailem bile karışmazken, sen nasıl karışırsın?”
Mahir bana doğru bir adım attı. Aramızdaki mesafe bir anda yok oldu. Üzerime eğildi.
“Benim karımsın,” dedi alçak ama net bir sesle.
“Ve benim bir adım var. Ona göre davran.”
Sonra ekledi:
“Roza Soykan.”
Dudaklarında hafif bir gülümseme vardı. Geri çekildi, kapıya yöneldi. Hiçbir şey olmamış gibi odadan çıktı.
Kapı kapanır kapanmaz nefesimi bıraktım.
“Sinir bozucu adam,” dedim kendi kendime.
“Kim olduğunu sanıyor ya…”
Dolaba döndüm.
Bir an duraksadım.
Sonra inatla kısa bir şey aradım.
“İnadına,” dedim.
“Giyerim.” Elim kısa bir eteğe gitti.
Siyah, yüksek bel, vücudu saran ama abartısız… Yürüdükçe hafifçe dalgalanan bir etekti. Bacaklarımı olduğumdan uzun gösteriyordu. Üzerine askılı, açık renk ama sade bir bluz aldım. Ne taşlıydı ne de gösterişli; ama duruşu netti.
“Ne fazla, ne eksik,” dedim aynadaki yansımama.
Saçlarımı bilerek toplamadım. Nemli hava yüzünden dalgalanan saçlarımı omuzlarıma bıraktım. Hafif bir parfüm sıktım. Aynaya son kez baktım.
Kısa mıydı?
Evet.
Ama ucuz değildi.
Cesurdu.
Ben gibiydi.
“İnadına,” dedim sessizce.
“Beni ben yapan ne varsa.”
Kapıya yönelirken içimde garip bir tatmin vardı.
Bunu fark ettiğinde yüzündeki ifadeyi görmek için…
Bir an bile tereddüt etmedim...