Odadan çıkmak için kapıya yöneldim ve mahirn son söylediği cümle aklıma geldi ,“Az önceki gibi kısa giyinme.”
Gözlerimi devirdim.
“Emredersin paşam,” diye mırıldandım.
Ve son kez üstüme baktım yüzümde kocaman bir gülümseme oldu . Sen daha beni tanımıyorsun Mahir Soykan diyerek Kapıyı açıp aşağı indim .Nedenini bilmiyordum ama…
Sanki aşağıda beni bekleyen sadece kahvaltı değildi.
Salona girdiğimde herkes masadaydı.
Sofra yeniden kurulmuştu.
Mısır ekmeği, kuymak ,peynirler, zeytin....
Bir an duraksadım.
İçimde garip bir rahatlama oldu.
Demek ki çok da büyütmemişlerdi.
Fadime Nine beni görünce kaşlarını kaldırdı.
Bir saniyelik bakış…
Sonra hafif bir gülümseme.
“Gelun,” dedi.
“Geç otur.”
Tam sandalyeyi çektiğim anda Mahir başını kaldırdı.
Bakışı üzerimde bir an durdu.
Eteğimde…
Sonra gözlerimde.
Kaşları çok hafif çatıldı.
“Geç kaldın,” dedi.
Fadim hanım" umarum yukariyida mahfetmedun gelun! " Dedi
Seizce yok dedim ve sandalyeye geçip oturdum .
Masada hafif bir gülüşme oldu.
Mahir gülmedi.
Ama bakışlarını da kaçırmadı.
Çayı uzatırken parmaklarımız anlık değdi.
Çok kısa…
Ama yeterince uzun hissettirdi.
Kahvaltı boyunca konuşmalar aktı ama ben çoğunu duymadım.
Gözüm bazen pencereden dışarı kayıyor,
bazen de Mahir’in sessizliğine takılıyordu.
O sessizdi ama varlığı masanın merkezindeydi.
Kahvaltı bittiğinde Mahir peçeteyi masaya bıraktı.
Ayağa kalktı.
“Hazırlanın,” dedi herkese ama bakışı bendeydi.
“dışarı çıkacağız.
Tam ayağa kalkmıştık ki ağzımdan düşünmeden döküldü.
“Bir dakika,” dedim.
“Biz kızlarla gezmeye gidecektik. Sen ne alaka?”
Sözüm biter bitmez Mahir’in bakışları sertleşti.
Masadaki hava bir anda ağırlaştı.
“Bensiz dışarı çıkamazsınız,” dedi kısa ve net bir tonla.
Sonra bakışlarını Meryem’e çevirdi.
“Bunu sana kaç kez anlattım, ha Meryem?”
Meryem ,“Abi—” diyecek oldu ama Mahir elini kaldırdı.
Meryem başını eğdi.
“Bir daha,” diye ekledi Mahir, sesi daha da sertleşerek,
“çocuklar yokken tek başına dışarı çıkmayacaksın. Bu son uyarım.”
“Yoksa bir daha dışarı çıkmayı bırak, odandan bile çıkamazsın.”
Kanım beynime sıçradı.
“Ne hâkla ya ?” dedim öfkeyle.
“Bu ne biçim konuşma?”
Tam devam edecektim ki Fadime Nine bastonuna yaslanarak söze girdi.
“Gelun,” dedi şiveli sesiyle.
“Bilmeduğun işlere karışma.”
“Mahir’in elbet bilduğu vardur.”
“Ha bu cimcime de biliyir da umursamiyir.”
Sözleri beni biraz sakinleştirdi ama Mahir’e olan öfkem dinmedi.
Bakışlarımı ondan kaçırdım.
Mahir sandalyeyi itti.
“Hadi geleceksiniz hazırlanın ” dedi.
Sevda ayağa kalktı.
“Mahir, ben gelemeyeceğim,” dedi.
“Meryem’le Ecrin ve Roza gelsin .”
Mahir başıyla onayladı ve dışarı çıktı.
Biz de hazırlanıp dışarı çıktık.
Giymek için spor ayakkabılarımı seçtim.
Ecrin topuklularını eline almıştı.
“Ciddi misin?” dedim.
“Topuklu ne alaka?”
“Ben asla spor ayakkabı giymem,” dedi burun kıvırarak.
“Sen bilirsin,” dedim.
“Ben söyledim.”
Meryem araya girdi.
“Ecrin abla, yengem haklı,” dedi.
“Topuklu seni zorlar.”
Ama Ecrin umursamadı.
Tam o sırada Mahir’e doğru bir adam geldi.
“Abi,” dedi saygılı bir sesle.
Mahir adamın omzuna hafifçe vurdu.
“Meryem’le misafirimiz seninle gelecek,” dedi.
Sonra bana baktı.
“Yengen de benimle gelecek.”
Gülümsedi.
“Yenge kadar taş düşsün başına, emi?”
Dedim İçimden...
Ama yüzüme yansıtmadım.
Ecrin adamı süzerken koluma yapıştı.
“Ay tut beni kuzen,” dedi fısıldayarak.
“Bayılacağım. Bu ne yakışıklılık?”
Gözlerimi devirdim.
“Ecrin,” dedim,
“En son yolda gelirken benzin istasyonundaki adama tutulmuştun. Ne oldu ona?”
“Ay Roza onu boş ver,” dedi.
“Bu adam harika.”
Adam bize doğru yaklaştı.
“Buyurun,” dedi gülümseyerek,
“arkadaki araba.”
Ecrin hemen atıldı.
“Merhaba,” dedi kocaman bir gülümsemeyle.
Adam da sakince cevap verdi.
“Merhaba bacum.”
Kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum.
Ecrin’e yaklaştım.
“Hadi bacisu?” dedim fısıltıyla.
Bir an içimden bir şey geçti. İçime mahir mi kaçtı ya? Ne odu bana dedim kenidi kendime .
“Bacım mı? Dedi bu bana " diyerek gözlerini devirdi Ecrin .
O anda Mahir’in sesi geldi.
“Hadi ,” dedi bana bakarak.
Herkes arabaya yönelirken,
olan biteni ilk kez bu kadar net fark ettim.
Bu evde…
Bu şehirde…
Ve Mahir’in yanında…
Kurallar vardı.
Ve ben o kuralları bozacaktım. Mahir de bunu öğrenecekti.
En son ben kaldım ve bende arabaya bindiğmde mahir arabayı çalıştırdı.
Araba sessizce ilerliyordu.
Ne radyodan bir ses vardı ne de kimsenin konuşmaya niyeti…
Sadece yolun uğultusu, lastiklerin asfalta sürtünüşü ve camdan içeri sızan o tuzlu, nemli hava.
İstanbul’da büyümüş biri için bu sessizlik bile farklıydı.
Boğucu değildi.
Aksine… insanın içini açıyordu.
Camdan dışarı baktım.
Yol kıvrıla kıvrıla uzanıyordu.
Bir yanımız yemyeşil dağlar, diğer yanımız uçsuz bucaksız bir mavi…
Birden araba yavaşladı.
Mahir direksiyonu kırıp kenara çekti.
“İn,” dedi kısa bir tonla.
kapıyı açtığım an…
Zaman durdu sanki.
Karadeniz…
Karşımda duruyordu.
Tüm ihtişamıyla.
Hiç acele etmeden.
Hiç kimseye kendini ispatlama derdine düşmeden.
Deniz masmaviydi ama öyle İstanbul’daki gibi değil…
Derindi.
Sessizdi.
Biraz ürkütücü ama bir o kadar da çekiciydi.
Rüzgâr saçlarımı savurdu.
Nemliydi ama rahatsız etmiyordu.
Tenime değen hava sanki “buradasın” diyordu.
Bir adım attım.
Sonra bir adım daha.
İçimde bir şey çözüldü.
Yıllardır fark etmeden sırtımda taşıdığım ağırlık…
İstanbul’un kalabalığı, gürültüsü, sürekli bir yerlere yetişme hali…
Hepsi orada kaldı.
Gözlerim dolduğunu fark edince başımı hafifçe çevirdim.
Ama Mahir görmüştü.
Sessizce yanıma geldi.
Aramızda bir adımlık mesafe vardı.
“Beğendin mi?” dedi.
Ses tonu yumuşaktı.
İlk kez.
“Bilmiyorum,” dedim.
“Beğenmek değil bu…”
Bir an durdum.
“İnsanın içini susturuyor,” diye fısıldadım.
Mahir bakışlarını denize çevirdi.
“Karadeniz böyledir,” dedi.
“Konuşmaz… Ama anlatır.”
O an fark ettim.
Bu adam buraya aitti.
Bu sessizliğe, bu sertliğe, bu derinliğe…
Ben ise ilk kez ait olmadığım bir yerde kendimi bu kadar yerimde hissediyordum.
Sonra duran arbaya döndü bakışlarım Ecrin ve meryemde indi ama genç adam inmedi arbadan .
Ecrin uzaktan seslendi.
“Roza, fotoğraf çekelim!”
Gülümsedim.
Ama yerimden kıpırdamadım.
Çünkü o an…
Bu manzarayı bir kareye sığdırmak istemiyordum.
İçime almak istiyordum.
Ve şunu çok net hissettim:
Bu şehir…
Bu deniz…
Bu ev…
Ve Mahir Soykan…
Bunun tam merkezindeydi.
Bir süre kimse konuşmadı.
Sanki herkes bu manzaraya saygı duyuyordu.
Rüzgârın sesi, uzaktan çarpan dalgalar…
Hepsi yerli yerindeydi.
Mahir saate baktı.
Sonra bana doğru değil, denize bakarak konuştu.
“Daha güzeli var,” dedi.
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.
“Bundan güzeli mi?” dedim içimden ama ses etmedim.
Arabaya doğru yürüdük.
Ben en son bindim yine.
Kapıyı kapattığım anda sanki o manzarayı ardımda bırakıyormuşum gibi hissettim.
İçimde tuhaf bir burukluk oldu.
Araba tekrar yola çıktı.
Bu kez yol daha dardı.
Virajlar keskinleşti.
Ağaçlar daha yakındı.
Yeşil artık sadece yeşil değildi;
koyu, derin, neredeyse siyaha çalan bir yeşildi.
Camdan dışarı bakarken şunu fark ettim:
İstanbul’da manzaraya bakardım…
Burada manzara bana bakıyordu.
Bir süre sonra yol topraklaştı.
Araba iyice yavaşladı.
Sonunda durduk.
İndiğim an ayaklarımın altındaki toprağı hissettim.
Nemliydi.
Serindi.
Karşımda bir uçurum yoktu bu kez.
Yüksek bir tepe…
Altında sisin içine gizlenmiş bir vadi…
Ve uzakta, ağaçların arasından görünen deniz.
Ama bu sefer deniz bağırmıyordu.
Fısıldıyordu.
Bir ahşap korkuluk vardı.
Yanına yürüdüm.
Ellerimi dayadım.
Nefes aldım.
Derin.
Yavaş.
Göğsüm ilk kez bu kadar rahat genişledi.
“Burası…” dedim ama cümleyi tamamlayamadım.
Mahir birkaç adım arkamdaydı.
“Burası insanın kendini dinlediği yer,” dedi.
“Kaçmak isteyen gelir buraya. Kalmak isteyen de.”
Başımı hafifçe ona çevirdim.
“Sen hangisisin?” diye sordum.
Göz göze gelmedik.
Ama cevabı hissettim.
“İkisi de,” dedi.
O an içimde bir şey netleşti.
Bu adam sadece sert değildi.
Sadece kurallardan ibaret değildi.
O da bu topraklar gibiydi.
Dışarıdan zor…
İçeriden derin.
Rüzgâr saçlarımı tekrar savurdu.
Bu kez toplamadım.
İlk defa…
Kontrol etmeye çalışmadım.
Ve içimden geçen cümle beni bile korkuttu:
Belki de bu şehirden kaçmayacağım.
Belki de burada kalacağım.
Ama asıl soru şuydu:
Mahir Soykan’la mı…
Yoksa ona rağmen mi?