Aşağıda biraz daha oturup sohbet etmiştik.
Çaylar içilmiş, sözler havada asılı kalmıştı. Kimse asıl meseleye dokunmuyordu.
Sevda, Fadime Nine’ye dönüp yumuşak bir sesle konuştu.
“İznin olursa, kızları yukarı çıkarayım. Yoldan geldiler, biraz dinlensinler. Akşam yemeğe inerler.”
Fadime Hanım başını salladı.
“Tamam,” dedi.
“Zaten akşama misafir gelecek. Gelini de daha fazla yormayun.”
O an ayağa kalktım.
“Tekrar kusura bakmayın, Fadime Hanım,” dedim.
Bana baktı, yüzünde belli belirsiz bir ifade vardı.
“Olur öyle,” dedi.
“Daha toysunuz.”
Sonra eliyle merdiveni işaret etti.
“Hadi yukari.”
Gülümsedim.
“İzninizle,” diyebildim.
Sevda önden yürüdü. Merdivenler ahşaptı, her adımda hafif bir ses çıkarıyordu. Yukarı çıktığımızda sevda dönüp konuştu.
“ Ecrin canım sen Meryem’in odasına geç,” dedi.
“Meryem yengem, ecrini kendi odana götür.”
Ecrin ve Meryem heyecanla odaya yöneldiler. Ben hâlâ olduğum yerde duruyordum. Sevda bana dönüp gülümsedi.
“Gel eltum,” dedi.
“Burası da bizim deli fırtunanın odası. Sen burada kalacaksun.”
Bir an duraksadım.
“Sevda…” dedim.
Ama sözümü kesti.
“Rahat ol kız,” dedi.
“Düğün olana kadar Mahir amcasında kalacak. Sen burada kal. Hadi geç, biraz dinlen.”
Kapıyı açtı.
“Burası sade ama güzeldir,” dedi.
“İstersen sonra biraz düzenlersin.”
Odaya adımımı attığım anda fark ettim…
Gerçekten sade ama tuhaftı.
Her şey ahşaptı. Yatak, komodin, dolap… Gösteriş yoktu. Ama düzen vardı. Sert bir düzen. Duvarlardan birinde küçük, ama özenle dizilmiş bir araba koleksiyonu asılıydı. Hepsi küçük modellerdi ama tertipliydi. Toz bile yoktu üstlerinde.
Masaya yaklaştım.
Bir köşede birkaç parfüm şişesi duruyordu. Kullanıldığı belliydi, ama gelişigüzel bırakılmamıştı. Yanlarında saat, anahtar ve cüzdan… Hepsi belirli bir sıraya göre konmuş gibiydi.
Gözüm masanın kenarındaki bir fotoğrafa takıldı.
Bir aile fotoğrafıydı.elime aldım .
Ama ortasından yırtılmıştı.
Yırtık yer tam ortadan geçiyordu. Kim olduğu belli değildi.
Bir an durdum.
Sonra kendime kızdım.
Bakma, dedim içimden.
Bu senin meselen değil.
Fotoğrafı yerine bıraktım.
Yatağa doğru yürüdüm. Üzerine oturdum. Sonra sırtımı yastığa yaslayıp uzandım. Tavana baktım. Ahşap tavan, koyu renk kirişler… Bu evin her köşesi ağırdı.
Gözlerimi kapattım.
Kalbim hâlâ hızlı atıyordu ama bedenim yorgundu.
Bu odada…
O adamın kokusu vardı.
Sessizliği vardı.
Ve geçmişi…
Ama bunların hiçbirini düşünmek istemedim.
Sadece gözlerimi kapattım.
Bir süreliğine de olsa…
Her şeyden kaçmak istedim.
****
Gözlerimi açtığımda akşam olduğunu fark ettim.
Bir an nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Sonra her şey bir bir geri geldi aklıma.
Kendime gelip doğruldum. Hazırlanmam gerekiyordu. Sevda, akşam misafir geleceğini söylemişti.
Odadan çıktım. Valizlerim Ecrin’deydi.
Meryem’in odasının kapısına gidip tıklattım. Ses yoktu. Kapıyı aralayıp içeri girdim.
Ecrin, göz bandıyla derin bir uykudaydı.
“Ecrin, kalk,” dedim.
Uyanmayınca omzundan silkeledim.
“Ecrin, hadi uyan!”
Göz bandını yarıya kadar indirip tek gözünü açtı.
“Ne oldu ya?” dedi uykulu bir sesle.
“Valizim nerede?” dedim.
Kolunu uzatıp köşeyi işaret etti.
Başını tekrar yastığa bıraktı.
Valizi alıp odadan çıktım.
Doğruca Mahir’in odasına gittim.
İlk işim eşyaları dolaba yerleştirmek oldu.
dolabın yarısını neredeyse kendime almıştım. Ama yine yetmemişti.
Neyse, yenisi gelene kadar bununla idare edecektim.
Bu evliliğe seni pişman edecektim Mahir Soykan, diye geçirdim içimden.
Benden kaça kaça gideceksin.
Dolaba son kez baktım.
İstediğim gibi olmasa da olmuştu.
Yatağın üzerine siyah yüksek bel pantolonumu ve beyaz V yaka tişörtümü bıraktım.
Elimi üzerimdeki tişörtün ucuna atıp yukarı doğru çektim. Ve tek hamlede çıkardım.
Tam eteğimin fermuarını açıp indirmeye hazırlanıyordum ki—
Kapı açıldı.
Bir an beynim durdu.
Kalbim yerinden çıkacak sandım.
“Ne oluyor—” dememe kalmadan Mahir içeri girdi.
Ve olan oldu.
Etek bir anda ayaklarımın dibine düştü.
Fıstık yeşili iç çamaşırımın içinde, donup kalmıştım.
Mahir’in bakışları bir anlığına üzerimde gezindi.
Şaşkındı.
Sonra hızla kendime geldim.ve Yatağın üzerindeki tişörtü kaptım, göğsüme bastırdım.
“Çık dışarı!” diye bağırdım.
“Kapı çalmayı bilmiyor musun?”
Hiçbir şey söylemeden geri çıktı.
Ellerim titriyordu.
Üzerime bir şeyler geçirip hızla odadan çıktım.
Mahir kapının önündeydi.
“Sen ne hakla içeri giriyorsun?” dedim öfkeyle.
“Kapı çalmayı bilmiyor musun, ayı mısın sen?”
Tam o anda Sevda sesimize geldi.
"Ne oluyru dedi ?"
Ama cevap vermedim çünkü mahir ,"burası benim odam ya…”
“Odama girerken izin almam gerektiğini bilmiyordum,” dedi soğuk bir sesle.
Bu beni daha da sinirlendirdi.
“Ne yani?” dedim.
“Senin odan diye kapı çalmayacak mısın?”
Mahir bir adım üzerime geldi.
“Kızım,” dedi, sesi sertti.
“Boş bir odaya girerken kapıyı çalıp ‘girebilir miyim’ mi diyeceğim? "
" Dekimisim sen ?"
“odada ben vardım ve bunu biliyorsun .girerken kapı çalmak çok mu zor?” dedim.
Sevda hemen araya girdi.
“Ohey, durun hele!” dedi şiveli bir tonla.
“Eltum....Ben bu deli fırtınaya senin odada kalacağını söylemeyi unutmuşum.”
Sonra bana döndü.
“Aslında sana başka oda hazırlamıştık ama Fadime Nine ‘gelin kocasının odasında yatsın’ dedi.”
Derin derin nefes aldım.
“Ne oldu sana kız?” dedi Sevda.
“Niye kıyameti kopardın?”
Tam cevap verecektim ki Mahir’e baktım.
Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı.
Sevda’ya dönüp şiveli sesiyle,
“Eltun anlatsun sana ne olduğunu,” dedi.
Sonra ıslık çalarak odaya girdi.
Öfkeyle arkasından baktım.
“O, ıslığı senin bir yerine girsin...?” dedim.
Sevda gözlerini devirdi.
“Ohey… yavaş eltum, yavaş. Ne oldu?”
“Daha ne olacak?” dedim.
“Beni çıplak gördü!”
Sevda’nın gözleri kocaman oldu.
“Her şeyimi ?”
“Hayır,” dedim hemen.
“Üzerimde iç çamaşırı vardı ama—”
“Aması ne eltum,” dedi gülerek.
“Sanki iki güne görmeyecek.”
Gözlerim faltaşı gibi açıldı.
“Görmeyecek tabii,” dedim.
Sevda kahkaha attı.
“Valla bizim deli fırtına görmüş göreceğini.”
Tam o sırada kapı çaldı.
Sevda bir anda canlandı.
“Geldi benim kocacum,” dedi.
“Nereden biliyorsun?” dedim.
“Kapıyı anca o böyle çalar,” dedi.
Eteğinin uçlarını tutup koşarak aşağı indi.
Gülümsemeden edemedim.
Belli ki Sevda kocasını çok seviyordu.
Bildiklerime göre Mahir’den küçüktü.
Peki Mahir neden hiç evlenmemişti?
Yirmi dokuz yaşındaydı sonuçta…
“ aman Boş ver,” dedim kendi kendime.
Arkamı döndüğüm anda Mahir’le çarpıştım.
İstemsizce ellerim karnına geldi.
Vay anasını… taş gibi, dedi iç sesim.
İç sesime bir küfür yollayarak, " sus be " dedim
“Ne dedin?” dedi Mahir.
“Sana demedim,” dedim hızlıca.
Elini kolumdan çekmesi gerekirken, bir an tutmaya devam etti.
“Çekil,” dedim iterek.
Tabi milim bile kıpırdamamamıştı.
Yaptığım şeyin saçma olduğunu anlayınca ben geri çekildim.
Odaya girip kapıyı kapattım.
Ve kahverengi Saçlarımı örüp tokayla tutturdum.
Sonra aşağı indim.
Sevda mutfaktaydı.
“Yardım edeyim mi?” dedim.
“Yok eltum,” dedi.
“Otur, birazdan misafir gelir.”
Daha iki dakika geçmeden kapı çaldı.
İçeri iki orta yaşlı iki adam, iki kadın ve birkaç genç girdi.
Hepsinin bakışları üzerimdeydi.
Orta yaşlı bir kadın Sevda’ya dönüp,
“Ula sarı gelun, yeni gelun bu mi ?,” dedi.
“He,” dedi Sevda.
“Hamiyet yenge.”
Hamiyet yenge bana bakıp,
“Ula sarı gelun, valla yeni gelun senden güzel,” dedi.
Arkadan genç bir adam atıldı:
“Yenge ayıp ediyisun hele! Benim sarı papatyam bu dünyanın en güzel kadını!”
Sevda bana dönüp,
“Eltum, darılma,” dedi.
Ne olduğunu anlamamıştım.
Sevda tekrar ,Hamiyet yengeye dönüp “Duydun mu?” dedi.,Hamiyet yengenin yanındaki kadın söze karıştı:
“Karışma kıza Hamiyet.”
Hamiyet yenge hemen karşılık verdi:
“Oy Nimet, ne dedik sanki? Hadi hadi, çok susadım, yok mudur çayın?”
Sevda gülerek,
“Var var Hamiyet yenge, tavşan kanı hem de,” dedi.
Ama hâlâ anlamamıştım.
Bu bir kavga mıydı, yoksa şaka mı… Çözememiştim.
Hepimiz salondaydık.
Sevda ve Fadik abla servis yapıyordu, Meryem de çayları dağıtıyordu. Ne kadar ısrar etsem de Sevda izin vermemişti.
Kendimi biraz tuhaf hissettim.
Hazırladıkları şeyleri ilk defa görüyordum. Belki adlarını birkaç kez duymuştum ama daha önce hiç yememiştim.
Lahana sarması, börek, mısır ekmeği…
Ve Sevda’nın önüme uzattığı hamsi tatlısı.
“Hamsi” ve “tatlı” kelimeleri yan yana gelince midemin tuhaf bir şekilde kasılmasına engel olamadım.
Sevda gülümsedi.
“Ye de fikrin değişsun.” dedi
Ama kendime güvenemedim ve sonra denesem dedim.
Ve kenarda duran lahana sarmadina uzanıp bir tane aldım .
“Çok güzel,” dedim şaşkınlıkla.
Sevda gülümseyerek " afiyet olsun " dedi.
Sarmayı bitirip bir yudum daha çay aldım.
Biz çayı çok içiyoruz sanırdım ama… Karadeniz bambaşkaymış.
Çay burada başka demleniyor, başka içiliyor.
Tam o sırada Sevda yanımdaki koltuğa oturdu.
“Eltum,” dedi, “seni bi’ tanıştıralum.”
İçimden derin bir nefes aldım.
Kalabalık artıyordu ve ben hâlâ nereye düştüğümü anlamaya çalışıyordum.
Sevda eliyle karşıyı işaret etti.
“Bu gördüğün Nimet, hala ” dedi.
“Mahir’in halası.”
Nimet halayla göz göze geldik. Sert bakışlıydı ama içinde başka bir şey vardı; merak mıydı, ölçüp biçmek mi… Anlayamadım.
Başımı hafifçe eğdim.
“Memnun oldum,” dedim.
Nimet hala başını salladı.
“Hoş geldun,” dedi kısaca.
Sevda bu kez yanında oturan adama döndü.
“Bu da Dursun enişte.”
Dursun enişte gülümseyerek elini kaldırdı.
“Hoş geldun gelin,” dedi.
Sonra karşı tarafta ayakta duran kadını gösterdi.
“Hamiyet yengeyi tanıyisun zaten.”
İstemsizce gülümsedim.
Ve sevda ekledi ,"Onu tanımamak mümkün değil zaten tüm kara deniz tanur sende iki güne tanırsın" dedi gülerek .
“Bu da İdris, enişte” dedi Sevda.
“Mahir’in amcası.”
İdris amca sessiz bir adamdı. Bakışları ağırdı.
“Hoş geldin kızım,” dedi.
Sesinde yargı yoktu, sadece mesafe vardı.
Derken bir hareketlenme oldu.
İki genç içeri girdi.
“Bunlar da mahirin kuzenleri,” dedi Sevda.
"Ve buda benim sevgili kocam ,Tahir, Mahir’den iki yaş küçük zaten biliyorsun.” dedi .
Tahir bana bakıp hafifçe gülümsedi.
Gözlerinde Mahir’e hiç benzemeyen bir sıcaklık vardı.
“Hoş geldin yenge,” dedi.
“Hoş buldum,” diyebildim sadece.
Bir an durup etrafa baktım.
Herkes konuşuyor, gülüyor, çay tazeliyordu.
Ben ise bu kalabalığın ortasında tek başıma duruyordum.
Adım “gelin”di artık ama kimse beni gerçekten tanımıyordu.
Tam o sırada baston sesi duyuldu.
Salon bir anda sessizleşti.
Fadime Nine ağır ağır içeri girdi.
Herkes ayağa kalktı.
“Uşaklarum,” dedi, sesi titrek ama netti.
“İki güne düğün var.”
Kalbim bir an duracak gibi oldu. Bunu bilsem de tuhaf hissettiriyordu .
Fadime Nine bana baktı.
“Düğünümüz,” dedi,
“Karadeniz’in en meşhur yerinde olacak. Denizle dağın el ele verdiği yerde.”
Yutkundum.
İçimden, Ben o güne nasıl dayanacağım? diye geçirdim.
“Büyük düğün olacak,” dedi Hamiyet yenge gururla.
“Soykan düğünü bu.”
Soykan…
Bu soyad artık benim de soyadım olacaktı.
Fadime Nine bastonunu yere vurdu.
“Herkes hazır ola,” dedi.
“Bu gelin eski bir düşmanlığı bitirecek ve bu eve mahirmin eşi olarak gelecek .” dedi net ve kararlı bir sesle...
Koltuğun ucunda otururken içimden geçenleri kimse bilmiyordu.
İki gün sonra, bilmediğim bir yerde, bilmediğim insanlar arasında, bilmediğim bir hayata adım atacaktım.
Çaydan bir yudum daha aldım.
Boğazım yandı.
Ve o an şunu fark ettim:
Bu ev sadece kalabalık değildi…
Bu ev, geçmişle doluydu.
Ve ben, o geçmişin tam ortasına düşmüştüm.