4. bölüm Karadeniz.

1262 Words
Mahirin tok ve emir veren sesiyle bakışlarım ona döndü. “Hadi binin.” Sesindeki kesinlik itiraz kabul etmiyordu. İki kadın aynı anda konuştu. “Abi biz sizinle—” Mahir başını kısa bir hareketle salladı. Evet demekti bu. Başka da bir şeye gerek yoktu. Ardından büyük siyah cipin kapısını açıp direksiyon başına geçti. “Ecrin,” dedim, “valizlerimi senin arabaya koy.” O da çoktan anlamış gibi başını salladı. Kızlarla birlikte arabaya bindik. Ecrin direksiyona geçti, Meryem yanına oturdu. Ben arka koltuğa yerleşirken Ecrin gülerek camdan başını çıkarıp kornaya bastı. Herkesin bakışları cama döndü. Ecrin bana eliyle işaret ederek camı açmamı söyledi. Camı açıp, “Buyur Ecrin,” dedim. Ecrin, “Enişte!” diyerek Mahir’e seslendi. Bana görüldü bile atmamıştı resmen. “Enişte, senden önce oradayım,” dedi ve gaza basıp bahçeden çıktı. İçimden, Allah’ım neden Ecrin? dedim. Bu kız deliydi ve bir tek o gelmek için müsaitti. Arkada oturan kadınlardan biri gülerek kafasını öne uzattı. “Vallahi bizim Meryem’le senin kuzen birbirlerini buldu resmen, eltim.” “Eltim” diyen kadına baktım. İçeride pek sohbet edememiştik. “Ben Sevda,” dedi. Yanındaki kadın söze girdi. “Ben de Ceren yenge. Sevda ablanın kardeşiyim.” “Memnun oldum,” dedim. Ceren gülümseyerek bana döndü. “Senin adın ne?” “Roza.” “Çok güzel,” dedi içtenlikle. “Sağ ol,” diyebildim sadece. O sırada Mahir arabayı çalıştırdı. Motorun sesi içimdeki düğümü biraz daha sıktı. Yol boyunca kadınlar kendi aralarında konuştu. Ben de arada katıldım ama Mahir… Mahir neredeyse hiç konuşmuyordu. Soru sorulmadıkça cevap bile vermiyordu. Sanki orada değil gibiydi ama varlığı arabanın içini dolduruyordu. Bir süre sonra yol değişti. Ve ben ilk kez Karadeniz’e girdiğimi fark ettim. Camdan dışarı baktım. Yeşil… Her yer yeşildi. Bildiklerim gibi değildi. Gördüklerim gibi hiç değildi. Dağlar sanki göğe yaslanmıştı. Ağaçlar birbirine sokulmuş, sis aralarından usulca süzülüyordu. Yol kıvrıldıkça manzara değişiyor ama güzellik hiç azalmıyordu. İçimdeki ses o an sustu. Bunca olan bitene rağmen… İlk kez nefes aldığımı hissettim. Ne kadar güzel… dedim içimden. Sesli söylemeye cesaret edemedim. Denizi ilk gördüğüm an kalbim sıkıştı. Griyle mavi arasında bir renkti. Sertti ama huzurluydu. Tıpkı bu topraklar gibi… Camdan yansıyan yüzüme baktım. Gözlerimde korku vardı ama hayranlık da… Kendi kendime fısıldadım: Belki de kader, beni en yabancı olduğum yere getirerek sınamak istiyordu. Ve o an anladım… Bu yol sadece bir şehir değişikliği değildi. Bu yol, hayatımın kendisiydi. *** Araba durduğunda camdan dışarı baktım. Gördüğüm şey, içimdeki bütün düşünceleri bir anlığına susturdu. Karşımda yükselen konak… Tam anlamıyla Karadeniz’e yakışırdı. Baştan aşağı ahşap, koyu renkli, geniş balkonlu, eğimli çatılı… Ne abartılı ne süslüydü ama insanın bakarken bile saygı duymasını sağlayan bir ağırlığı vardı. Bahçesi kocamandı; çimenler düzenli, ağaçlar gür, her şey yerli yerindeydi. Bahçenin kenarında birkaç model araba park halindeydi. Bu kadar araba diye geçirdim içimden tuhaf gelmişti. Meryem yanımda durdu. Gözleri ışıl ışıldı. “Nasıl, beğendin mi yenge?” dedi. Ona döndüm, gülümsedim. “Evet,” dedim sakin bir sesle. “Bence önemli olan ihtişam değil… içindeki sadelik.” Meryem başını salladı, memnun olmuştu. O sırada Ecrin arabadan indi, Mahir’e doğru yürüdü. Ellerini beline koyup yarı ciddi yarı şakacı bir tonla konuştu: “Senden önce gelemedim ama enişte,” dedi. “İstanbul çıkışına kadar iyiydi de Karadeniz’i bilmediğim için… Yoksa beni geçemezdin.” Mahir ona baktı. Hiçbir şey söylemedi. Sadece dudağının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Mahir birkaç adım öne geçti, bahçeye bakan ahşap merdivenlere doğru yürüdü. Arkasını dönmeden konuştu: “Hoş geldin.” Bu söz… Ne sıcak ne soğuktu. Ama kader gibiydi. Ve ben, o an şunu anladım: Bu konak sadece büyük değildi. Bu konak, beni yutacak kadar derindi. ***** Kapıdan içeri adımımı attığım anda, dışarıdaki yeşilin yerini başka bir ağırlık aldı. Burası modern evlere hiç benzemiyordu. Ne parlak mermerler vardı ne de fazlalık eşya. Her şey… yerli yerindeydi. Geniş salonun zemini koyu renk ahşaptı. Yılların izini taşıyordu ama gıcırdamıyordu; sanki bu ev, attığım her adımı önceden biliyor gibiydi. Duvarlarda açık renk boya yerine, ahşabın kendi tonu hâkimdi. Zamanla koyulaşmış, ama sıcaklığını kaybetmemişti. Ortada büyük, işlemeli bir ahşap orta masa vardı. Üzerinde dantel bir örtü, onun üstünde bakır bir şekerlik… Kullanılmaktan rengi solmuş ama atılmamış. Bu evde hiçbir şey “süs olsun” diye durmuyordu. Koltuklar yeni değildi ama temizdi. Sert hatlı, koyu renkliydi. Üzerlerinde el emeği olduğu belli olan desenler vardı. Kenarda, eski bir ceviz vitrin duruyordu. İçinde kristal bardaklar, bakır fincanlar, siyah beyaz fotoğraflar… Belli ki bu ev, geçmişini saklamıyor; sergiliyordu. Duvarlardan birinde, çerçevesi çatlamış eski bir saat asılıydı. Tiktakları salona yayılıyor, zamanın burada farklı aktığını hatırlatıyordu. İstanbul’daki gibi acele yoktu. Burnuma hafif bir odun ve çay kokusu geldi. Bu koku bana şunu hissettirdi: Burası bir misafir evi değil… Burası bir yuva, ama kolay girilenlerden değil. İçimden istemsizce düşündüm: Bu ev ihtişamlı değil… ama ağır. Ve insanı içine alırken önce tartıyor. Sevda' nın sesiyoe kendime gekdim ,"haydi oturun "dedi ve " Fadik abla nine geldik nerdesunuz ."dedi. Ben kenardaki koltuğa geçtim. Digerleri de geçip orurdu. ama Mahir ayakta kaldı. Gözleri bir an üzerimde gezindi. Sonra hiç beklemediğim bir anda konuştu. “Burada giydiklerine dikkat et.” Bir an ne dediğini anlayamadım. Başımı kaldırıp baktım. “Anlamadım?” dedim. Kaşlarını çattı. “Giydiklerine dikkat et diyorum. Nesini anlamıyorsun?” İçimde bir şey koptu. Birden ayağa kalktım ve diğerleri de ayağa kalktı. “Sen karışamazsın,” dedim, sesim sertti. Bir adım attı bana doğru. “Karışmıyorum,” dedi soğuk bir tonla. “Ama zorlarsan karışacağım.” Öfkem kabardı. “Ne bu afralar tafralar?” dedim. “Benimle doğru düzgün konuşmaya bile tenezzül etmiyorsun ama karşıma geçip ne giyip giymeyeceğime karışıyorsun. Başta Sen olmak üzere kimse karışamaz.” Gözleri karardı. “Bak,” dedi dişlerinin arasından, “sabrımı zorlama.” Kalbim hızlandı ama geri adım atmadım. “Yoksa ne olur?” dedim. “Biliyor musun … annene çok üzülüyorum. Senin gibi bir çocuğu olduğu için bence çok üzgündür. Ve sana nasıl tahammül ediyor.” Söz ağzımdan çıkar çıkmaz salonda bir sessizlik oldu. Bir anlık… Mahir dondu. Sevda bir anda ayağa kalktı. “Ohey!” dedi şiveli sesiyle. “O ne neydi eltum!” O an ne dediğimi idrak ettim. İçime pişmanlık oturdu. Ama Mahir bana bakmadı bile. Bir anda arkasını döndü ve arkamdaki ahşap kapıya bütün gücüyle yumruk attı. Güm! Kapı içe doğru çöktü. Herkes irkildi. Ben yerimde donup kaldım. Tam o anda merdivenlerden yaşlı bir ses geldi. “Ne oldi yine deli fırtuna?” Mahir hiçbir şey demeden kapıya yöneldi. Öfkeyle dışarı çıktı. Kalbim göğsümü sıkıştırıyordu. “Yoksa…” dedim fısıltıyla. “Annesi… vefat mı etti?” Sevda bana döndü, yüzü ciddiydi. “Yok eltum,” dedi şiveli bir şekilde. “Yaşayir.” Sonra başını iki yana salladı. “Ama o nasıl lafti öyle… ayıp ettun.” Tam o anda ceren . “vallahi tam nokta atışı yapti,” dedi. “İstese bu kadar zarar vermezdi.” “Peki,” dedim, sesim titreyerek, “neden bu kadar tepki verdi?” Sevda konuşmak üzereydi ki yukarıdan sert bir ses geldi. “Sevda!” Herkes sustu. “Fadime nine,” dedi Sevda hemen. Merdivenlerden yaşlı kadın inmeye başladı. Başındaki yazmasıyla, dimdik duruşuyla… Karşımda durdu. Beni baştan aşağı süzdü. “Hoş geldin gelin diyeceğum,” dedi Karadeniz şivesiyle, “ama sen pek hoş gelmedun galiba.” Boğazım düğümlendi. Elini uzattı. Tereddüt etmedim. Elini tuttum, öptüm. “Affedin,” dedim. “İlk dakikadan rahatsız etmek istemedim.” Elini çekti, başıyla salonu işaret etti. “Geç,” dedi. “Otur gelin.” Sonra sesini yükseltti. “Fadik! Çay getir!” İçeri orta yaşlı bir kadın girdi. “Hoş geldiniz,” dedi gülümseyerek. Ben koltuğa otururken içimden tek bir düşünce geçiyordu: Bu kadar tepki vermesinin sebebi neydi? Ve ben… neye nokta
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD