Aslı'nın küçük taş evindeki o gece, dışarıdaki Ege rüzgarlarından çok daha şiddetli bir fırtınanın başlangıcıydı. Elektronik cihazların fişleri çekilmiş, kasabanın tüm sesleri dışarıda kalmıştı; geriye sadece Mert ile Aslı'nın fısıltıları ve zihinlerinde yankılanan korkunç gerçekler kalmıştı.
Gece boyunca, saat kulesinin gizemli takvim mekanizması ve üzerindeki semboller üzerine konuştular. Mert, askeri keşif ve analiz yetenekleriyle, Aslı ise yazılımcı zekasıyla her bir detayı mercek altına alıyordu. Gözlerinde ne bir yorgunluk ne de bir uyku belirtisi vardı; sadece çözülmeyi bekleyen bir bulmacanın getirdiği keskin bir odaklanma vardı.
"Şimdi bu semboller eğer gerçekten bir şifreyse," dedi Aslı, elindeki not defterine o çocukluk hayallerinden kalma sembolleri, Hüseyin dedenin sözlerini hatırlayarak dikkatlice çizdi. Her bir çizgi, her bir kıvrım, çocukluğunun masumiyetinden sıyrılıp, şimdi ölümcül bir kodun parçası gibi görünüyordu gözüne. "Bir anahtarımız olması lazım. Ya da bir referans noktamız. Çocukken Hüseyin dedenin bahsettiği o 'doğru anahtar' neydi acaba? Neden sadece bazı insanlara bu sırlardan bahsederdi ki?"
Mert, oturduğu koltukta biraz daha geriye yaslandı. Yüzünde dünden kalan toz ve yorgunluk vardı ama gözleri hâlâ pırıl pırıldı, sanki yeni bir operasyona başlıyormuş gibi. "Askerlikte buna 'açık kaynak istihbaratı' deriz, Aslı. Gizemi çözmek için etraftaki tüm bilgileri toplaman gerekir. Kasabanın eski defterleri, yerel efsaneler, belki de o zamanlar yaşayan yaşlılar... O sembolleri daha önce gören ya da bir anlam yükleyen biri olabilir. Bir şeyleri nesilden nesile aktarmış olabilirler." Başını çevirip pencereden dışarıdaki karanlığa baktı, gözleri sanki görünmez bir düşmanı arıyordu. "Bu tarz operasyonlarda en tehlikelisi, düşmanın kim olduğunu bilememektir. Onlar bizi biliyor ama biz onları bilmiyoruz."
"Ama kasabanın yaşlıları da artık çok azaldı," dedi Aslı düşünceli bir şekilde. İçinde bir umutsuzluk kırıntısı belirmişti. "Hüseyin dedenin torunu Can'dan başka, o günleri gerçekten hatırlayan, bu tür masallara inanacak kaç kişi kaldı ki? Çoğu ya vefat etti ya da şehre göç etti. Belki de bu yüzden, bu sır bu kadar uzun süre saklı kalabildi."
Mert'in zihninde bir şimşek çaktı, yüzündeki gergin ifade hafifçe yumuşadı, sanki bir çözüm bulmuştu. "Can! Evet, Can ile konuşmalıyız. Belki o da Hüseyin dededen bir şeyler duymuştur, ya da en azından, kulübeye yakın oturan yaşlı birileri var mıydı, bilebilir. Hüseyin dede, kasabanın hafızası gibiydi. O yaşlılar da genellikle çocuklara daha açık konuşur, büyüklerin önemsemediği şeyleri anlatırlardı." Mert, askeri geçmişindeki tecrübelerden yola çıkarak, en basit gibi görünen bilginin bile ne kadar değerli olabileceğini biliyordu.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, üzerlerindeki gerginlik daha da arttı. Ortak bir tehdidin altında birleşen bu ikili, kahvaltı bile yapmadan ilk adımı atmaya karar verdi. Kasabanın sokakları henüz uyanmamışken, adımları sessiz ve kararlıydı. İlk durakları, Mert'in çocukluk arkadaşı Can'ın işlettiği küçük kahvehaneydi. Can, kepenkleri yeni açmış, ortalığı toplamaya çalışırken onları görünce yüzünde şaşkın bir gülümseme belirdi. "Mert, Aslı? Ne işiniz var bu saatte buralarda? Siz ikiniz... Birlikte?" Gözlerinde hem merak hem de hafif bir alay vardı, sanki kasabanın fısıltılarını onaylıyordu.
Mert, konuyu uzatmadan direkt söze girdi. Mert'in askeri disiplini, bu tür durumlarda gereksiz konuşmaları engellerdi. "Can, sana bir şey sormamız gerekiyor. Oldukça önemli." Mert'in ciddi ifadesi, Can'ın yüzündeki gülümsemeyi sildi. Aslı da başıyla onayladı, durumun ciddiyetini vurguladı. Can'ın merakı, yerini endişeye bırakmıştı.
"Hüseyin dede, sana saat kulesinin altındaki o takvim mekanizmasından hiç bahsetmiş miydi?" diye sordu Mert, gözlerini Can'ın gözlerine dikerek. Can'ın yüzünde, çocukluktan kalma, yarı unutulmuş bir anıyı anımsar gibi bir ifade belirdi.
"Vay be! Siz de mi o masallara inandınız?" dedi Can, hafifçe gülümseyerek, ama sesi bir tık daha az alaycıydı. "Evet, bahsederdi. Hatta bir keresinde, 'O taşlar konuşur evlat, yeter ki sen onların dilinden anla,' demişti. Biz de çocukken o kulenin etrafında dolaşıp dururduk, 'zaman makinesi' diye oyun oynardık.
Hatta bir gün, ben dedeme 'O taş nerede?' diye sormuştum, o da bana 'Kaybolan hiçbir şey tamamen kaybolmaz, sadece onu bulmayı bilmek gerekir,' demişti. Böyle bilmecelerle konuşurdu hep." Can'ın gözleri uzaklara daldı, çocukluk anılarına dalmıştı.
"Hatta mezarlığın hemen yanında, kulenin biraz arkasında, toprağın altında kalmış, yosun tutmuş, üzerinde garip şekiller olan büyük bir taş olduğundan bahsederdi. Ama hiçbirimiz bulamadık onu. Belki de masaldı hepsi, bizi kule etrafında oyalamak için uydurduğu bir şeydi."
Mert ve Aslı birbirlerine baktılar, gözlerinde yeni bir umut ışığı belirmişti. "Mezarlığın yanında, kulenin arkasında," diye fısıldadı Aslı, elindeki deftere not alarak. "Burası somut bir başlangıç noktası olabilir. En azından nereye bakacağımızı biliyoruz artık." Can'ın verdiği bilgi, karanlıkta yanan bir fener gibiydi.
"Can, peki Hüseyin dede o semboller hakkında başka bir şey söylemiş miydi?" diye sordu Aslı heyecanla, umutla Can'a bakarak. "Ya da bu takvim mekanizmasının neden orada olduğuna dair? Belki o sembollerin bir anlamı, bir deseni vardı."
Can düşündü, kaşlarını çattı. "Şey... Tam olarak hatırlamıyorum ama, 'Kasabanın sırrı zamanın kalbinde saklıdır,' derdi. Ve 'Eğer o sır açığa çıkarsa, kasaba bir daha asla eskisi gibi olmaz, değişir, belki de yıkılır' derdi. Fazla da kurcalamamızı istemezdi. Ama o kadar eski bir yapı ki, belki de atalarımızdan kalma bir miras, bilemiyorum. Çok eski zamanlardan beri kasabayı koruyan bir tılsım gibi bahsederdi."
Mert, Can'ın bu bilgilerle bağlantılı olabileceğini düşündüğü başka bir şey olup olmadığını sordu, ısrarla. Can, kulübeye yakın oturan yaşlı bir komşuları olan Rıza Amca'dan bahsetti. Rıza Amca, kasabanın en yaşlılarından biriydi ve çocukluğundan beri saat kulesinin gölgesinde yaşamıştı. Belki de o, Hüseyin dedenin sözlerinden daha fazlasını biliyordu, belki de aileden geçen bir bilgiye sahipti. "Rıza Amca'nın kulakları biraz ağır işitir ama hafızası canavar gibidir. Ona bir danışın derim."
Can'dan aldıkları bilgilerle kahvehaneden ayrılırken, Mert'in telefonu beklenmedik bir şekilde titredi. Bataryasını çıkarmış olmalarına rağmen! Mert şaşkınlıkla telefona baktı, adeta elektrik çarpmış gibiydi. Ekranda yine "Bilinmeyen Numara" yazıyordu. Mert, bu kez tereddütsüz açtı, sanki bilmediği bir kuralın içine çekilmişti. Aynı boğuk ses, bu kez daha netti, her kelimesi tehditkar bir fısıltı gibiydi: "Takip ediliyorsunuz. Mezarlığa gitmeyin. Orası güvenli değil. Oyun daha yeni başlıyor, Yüzbaşı." Ses anında kesildi, geride sadece Mert ve Aslı'nın şaşkınlıkları kalmıştı.
Mert ve Aslı donakaldılar. Telefonu kapatmış, bataryayı çıkarmış olmalarına rağmen nasıl ulaşmışlardı onlara? Bu, sıradan bir izleme değildi; bu, profesyonel bir operasyondu. Ve o gizemli ses, onların bir sonraki adımlarını biliyordu. İçlerinde bir korku dalgası yükseldi. Hedef haline gelmişlerdi. Kimdi bu kişi? Dost mu, düşman mı? Ve "Mezarlığa gitmeyin" uyarısı, gerçekten de bir tehlike mi işaret ediyordu, yoksa onları oyalamak için bir taktik miydi, ya da daha derinde yatan bir tuzağın habercisi miydi? Mert'in askeri içgüdüleri, bu durumun bir blöf olabileceği ihtimalini de göz ardı etmiyordu.
Mert, Aslı'ya baktı. Yüzündeki ifade kararlılığın ve tehlikeye meydan okumanın bir karışımıydı. "Bizi dinliyorlar. Ve bir sonraki adımımızı biliyorlar. Bu iş sandığımdan daha karmaşık, Aslı. Ama aynı zamanda, doğru yolda olduğumuzun da kanıtı."
Aslı'nın yüzü bembeyaz olmuştu ama gözlerinde kararlılık belirmeye başlamıştı. Korkuyu bir kenara bırakıp analitik zihnine odaklanmaya çalışıyordu. "Peki şimdi ne yapacağız, Mert? Mezarlığa gitmeyecek miyiz? Orayı işaret etmeleri, oranın daha önemli olduğu anlamına gelebilir."
Mert'in gözlerinde parlayan kararlılık, tüm endişelerin önüne geçti. "Gideceğiz. Ama daha dikkatli olacağız. Eğer bizi bir yerden yönlendirmeye çalışıyorlarsa, o zaman doğru yolda olduğumuz anlamına gelir. Ve mezarlık... Orası sadece takvim mekanizmasının değil, belki de asıl sırrın saklandığı yerdir. Belki de o 'zamanın kalbi' dedikleri yer tam da orasıdır."
Mert, başını kaldırdı ve kasabanın tepesindeki saat kulesine baktı. Güneşin ilk ışıkları kuleye vuruyor, onu daha da gizemli hale getiriyordu. Çocukluk hayalleri, şimdi ölümcül bir gerçeğe dönüşüyordu. Bu sessiz kasaba, artık onlar için bir av alanıydı ve Mert ile Aslı, bu tehlikeli oyunda ya avcı olacaklardı ya da av. Onların kaderi, kulenin gölgesinde, geçmişin derinliklerinden gelen bir sırla mühürlenmek üzereydi.