bc

KUSURSUZ

book_age16+
289
FOLLOW
1.0K
READ
family
friends to lovers
drama
comedy
mystery
friendship
lies
naive
novice
stubborn
like
intro-logo
Blurb

"Bakmayın siz benim kuru bir yaprak gibi sallandığıma.

Köküm sağlamdır sarsılsam da kopmam dalımdan.

Öyle kolay değil rüzgârın önüne kapılıp gitmem.

Son ana kadar 'vazgeçmem' yaşamaktan.

Ne fırtınalar koptu benim hayat dallarımda.

Hiçbirinde vazgeçmedim umutlarımdan içimde kıyametler kopsa da… Ben baharıyım yarınlarımın, çiçek açarım her kışın ardından."

(Nazım Hikmet)

Her okuduğumda kendimi buluyordum bu mısralarda. Ne kadar kırılsam da kuru bir yaprak gibi rüzgârın oyuncağı olup bilinmez sonlara doğru savrulsam da şairin dediği gibi hiçbir zaman vazgeçmemiştim yaşamaktan.

İçimdeki virane olmuş harabelerime kimseyi misafir etmemiştim yıllardır ne kadar çok yıkıldığımı kimseler görmesin, kimseler acımasın diye. Çünkü bu hayatta beni ben yapan şey kazandığım savaşlar değil kaybettiğim, acımasızca kaybetmeye zorlandığım savaşlardı.

Ben Cansu;

Sevdiği adam tarafından nedensiz bir şekilde terkedilen ve hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam eden kadın. Ta ki bedenen kusurlu, ruhen kusursuz biriyle tanışıncaya kadar.

chap-preview
Free preview
1.Bölüm
Zzzzz… Zzzzzz… Kulağıma gelen zırlama sesi ile yavaşça gözlerimi açtım ve belirli bir süre karanlığa alışmasını bekledim. Daha sonra uykumun en güzel yerinde gecenin bir vakti arayan beyinsize içimden geçen en güzel küfürleri saydırıp el yordamı ile telefonumu aramaya başladım. Derken aklıma gelen şey ile elimi yastığın altına soktum ve sivrisinek gibi vızıldayıp duran telefonu çekip aldım. Yarı kapalı gözlerle ekrana baktığım da derin bir nefes aldım ve en sonunda yeşili sağa kaydırarak konuşmaya başladım. “Umarım geçerli bir sebebin vardır…” dedim tekrar başımı yastığa koyarak. “Ah bende geçerli sebep çok, hangi birinden başlayayım sen söyle.” Gülümseyerek söylediği sözler sonrası gözlerimi devirdim ve hemen çemkirmeye başladım. “Allah aşkına derdin ne senin. Zaten işler beni yeterince çileden çıkarıyor bir de sen başlama lütfen,’’ “Bağırma bana ağlarım bak. Zaten stresliyim.” Sözleriyle yavaşça yatakta oturur konuma geldim ve sırtımı yatak başlığına dayadım. “Ne ol-” Laf daha ağzımdan çıkmadan karşı taraf tekrar konuşmaya başlamıştı. “Ne olmadı ki. Âdetim gecikti, Nehir hanım sayesinde kocamın yanına yaklaşamaz oldum. Tüm bunlar yetmezmiş gibi Mirhan'a ulaşamıyorum. Zaten Mirza desen ayrı bir dert.” dediğin de sesli bir şekilde nefesimi bırakıp kafamı sağa sola salladım. Konu hep aynıydı. “Adetin her ay gecikiyor bunu geç, Nehir’in davranışları bu dönemlerde çok normal bunu da geç… Mirhan zaten karabatak gibi bir gün gözüküyor on gün piyasada yok, Mirza da hangi dosyanın başında uyudu kaldı Allah bilir.” Söyleyeceklerim bittikten sonra kayarak tekrar yorganın altına sokuldum ve gözlerimi kapatarak onu dinlemeye başladım. “Of ne bileyim ben Can bir garip hissediyorum kendimi. Sanırım seni çok özledim.Acaba… acaba diyorum ki birkaç günlüğüne buraya gelsen, hem Nehir seni çok özledi.Evde seni sayıklıyor sürekli.E y Can,ey Can diye diye caney türküsüne bağladı.” Kendime engel olamadım ve gülmeye başladım. "Caney ha... aklını yerim ben onun bende çok özledim zilliyi. Tamam bu hafta sonu iki günlüğüne gelirim fakat pazar gecesi burada olmam lazım. Yeni bulunan Zerzevan Kalesini gezmek için kalabalık bir kafileyi ağırlayacağız çünkü.” “Sen ciddi misin?” “Tabii ki ciddiyim neden şaşırdın?” “Ay ben şöyle bir iki saat daha yalvarırım sanıyordum ayol… Ne bileyim direk kabul edeceğini bilseydim az üfürür direk mevzuya dalardım.” Ah Nazlı, canım arkadaşım. Hiç bir şeyin değiştiremediği belki de tek insan. Ne para, ne mal ne de mülk. Sonuçta haklıydı. Eskisi gibi değildim. Yığınlarca karın ağırlığını üstünde taşıyan, her an göçecekmiş gibi dalları yere bakan ama ele inat için direnen bir ağaç gibiydim. Görünüşte genç ama ruhu çökmüş. “Bende sıkıldım artık. Değişiklik iyi gelir.” dedim zihnime acımadan saldıran düşünceleri bir kenara iterek. Geçmişti, geçecekti ve geçmek zorundaydı. “Değişiklik. Evet, evet kesinlikle değişiklik yapman lazım hem de hayatının her alanında.” “Tamam Naz yine başlama lütfen. Ben sana bildiririm her şeyi. Bir de lütfen gecenin bir vakti beni aramayı kes. Genç yaşımda korkudan gebermek istemiyorum.” dediğimde kulağıma gelen kahkaha sesi ile yüzümü buruşturdum. “Gençmiş… Nah genç, yirmi sekiz yaşındasın bee… ufalda cebime gir.” “Kapat Nazlı.” dedim ve kahkahalarına aldırmadan telefonu yüzüne kapadım. Yemin ediyorum bu kadın anne olduktan sonra tam bir deli olmuştu… Asaf Çavuşoğlu ne yedirip ne içiriyorsa artık nerdeyse her gece bana sarıyor, saatlerce çene çalıyordu. Hayır arkadaş insan bir yorulur, bir başı ağrır ya da ne bileyim uyur. Ama yok nerede… Derin bir iç çektim ve telefonu komodinin üstüne bırakıp tekrar yorganın içine gömüldüm. Dakikalar sonra Nazlı’ya bir dizi küfür sıraladıktan sonra uyuyamayacağımı anladığımda gözlerimi tavana diktim ve beş yıldır olduğu gibi o günü düşünmeye başladım. Kalbimin kırıldığı, gururumun yağmurda ıslanan bir kağıt gibi parçalandığı o kara gün. 5 yıl önce Her zaman ki gibi sabah erkenden kalkmış ve otelin mutfağında ki yerimi almıştım. Onun geleceğini biliyordum ve bu yüzden ona kendi ellerimle bir şeyler hazırlamak istiyordum. Onu ilk kez yemek yediğimiz lokanta da görmüştüm. İnsanlar içinde yemek yemekten hoşlanan biri değildim fakat o gün ne olduysa o lokantadan kalkmak istememiştim. Birkaç kez bana baktığını görmüş, nedensiz bir şekilde bakmak istesem de utandığım ve hoş karşılanmayacağını bildiğim için hemen kafamı çevirmiş yemeğime devam etmiştim. Sonrasın da bakışmalar, konuşmalar derken bir de bakmıştım ki iş işten geçmiş, dört gözle onu bekler olmuşum. İşte onu hevesle beklediğim günlerden biriydi o günde. Aramızdaki şeyin adı yoktu, konmamıştı lakin onu her gördüğümde hızlanan kalbim bizim koyamadığımız, koymaya cesaret edemediğimiz şeyin adını çoktan koymuştu bile. Tüm bunların bilinci ve heyecanıyla elimden gelen her şeyi hatta daha fazlasını yapmış, sonrasında da ona güzel görünmek için soluğu odamda almıştım. Dakikalarca dolabın önünde dikilmiş en son çiçekli bir elbise de karar kılmıştım. Mutluydum. Aslına bakarsak ben hep mutluydum. Yetim büyümüş, çocuk yaşta babamı kaybetmiştim. Zor dönemlerden geçmiş, zor koşullarda okula gitmiştim ama hiç pes etmemiştim. Sonra karşıma Nazlı çıkmıştı. Nazlı Ateşoğlu ve ailesi... Hayallerinin peşinde koşan, insanları olduğu gibi kabul eden, zengin fakir ayrımı yapmadan insanlarla iletişime geçen güzeller güzeli bir kızdı Nazlı. Ailesinin göz bebeği, kardeşlerinin prensesi, dayısının sarı cadısıydı. Ve en önemlisi benim canım, arkadaşım, sırdaşım, yoldaşım ve hiç olmayan kız kardeşimdi. Kendi ailemde ki gibi sevildiğim, düşünüldüğüm tek yerdi belkide. Derken düşüncelerimden çıkıp karşımdaki saate bakmış ve hemen aşağıya inmiştim. Etraf çok kalabalık değildi. Lobi de bekleyen bir kaç müşteri vardı o kadar. Onlarla da zaten ilgilenecek elemanlar vardı. Bunları düşünmeyi bırakıp merdivenleri teker teker inmiş, soluğu otelin yıllardır korumalığını yapan Emre ağabeyin yanında almıştım. Ayaküstü sohbet, muhabbet derken sonun da onun arabasını görmüştüm. Sokağın başındaki taşlı yoldan bana doğru geliyordu. Gözlerin de gözlük ve esmer tenini saklayan kirli sakalı ile öyle yakışıklıydı ki bir anda kelimelerin anlamını yitirmesinden korkmuştum. Araba yaklaştıkça sanki içimde milyonlarca kuş kanatlarını çırpıyormuş gibi hissediyordum. Ta ki önümde duran arabanın simsiyah camından gördüğüm kadın suretine gözlerim takılana kadar... İşte o zaman heyecandan atan kalbim, farklı bir şekilde atmaya başlamıştı. Korku, kıskançlık ve adını koyamadığım bir sürü şey… Kimdi bu kadın, Doğu’nun yanında ne işi vardı? İçimi kemiren sorulara aldırmadan arabadan dışarı çıkmalarını bekledim. Elbet Doğu’nun bu durum hakkında bir açıklaması olacaktı. Kim bilir belki de akrabasıydı ya da kız kardeşiydi. “Hoş geldiniz Doğu Beyim.” diyen ses ile gözlerimi içerdeki sarışın kadından ayırmış, karşımda duran adama çevirmiştim. Gergindi… Bunu kasılan çenesinden, gözlerini kaçırmasından ve elindeki tespihi sürekli döndürmesinden anlıyordum. Çünkü ben onun her hareketini istemeden de olsa beynime kazımıştım. “Sağ ol Emre.” demiş ve bana dönmüştü en sonunda. Bir şeyler vardı. Hoşuma gitmeyecek bir şeyler. Bunu içimde, kalbimde hissediyordum. “Konuşmamız gerekiyor.” dediğinde kafamı sallayıp az önce hevesle çıktığım kapıdan geri girmiştim. Korkuyordum… Nedenini bilmediğim bir şekilde korkuyordum. “Seni dinliyorum.” demiştim korkumu belli etmeyerek. Neden korkutuğumu bilmiyorsum. “Cansu!” demişti gözlerini kaçırarak ve ben o an anlamıştım gerçeği. Adını bile koyamadığım şeyin yalan olduğunu o saniye anlamıştım. “Sorun ne?” dedim dik durmaya çalışarak. “Sorun şu ki…” demiş ve ellerini saçlarından geçirerek devam etmişti.. "Ben evleniyorum" Alnının ortasından kurşun yemiş küçük bir kuş gibi yere süzülmüştüm o an..Kalbim atmayı bırakmış,yüreğime taş oturmuştu sanki...Kurduğum hayaller bir bir başıma yıkılırken,beslediğim umutlarım tek tek çıktıkları kapıdan içeri girerek sessizliğe bürünmüştü.. Sevmek, âşık olmak bu muydu? Hiç ummadığı bir gün kökünden kesilen, yeşermek için can atan ve bir damla su ile dünyanın en güzel rengine, çiçeklerine bürünen ama istediği bir damla suyu hiç bulamayan ağaç gibi. Ben gibi... Tek bir sözle güller açmaya hazırken, kökünden zehirlenerek solmaya yüz tutan fidan gibiydim. “Hayırlı olsun. Senin adına çok sevindim.” demiştim içimdeki devrilen, kökleri bir bir acımadan sökülen duygulara inat. Çünkü yapabileceğim tek şey buydu. Ben kadındım. Her şekilde ayakta durmasını bilirdim, kanatlarım ne kadar kırık olsada belli etmeden yoluma devam ederdim ve edecektim de. “Cansu… ben… ben sana haksızlık ettim, biliyorum ama gel gör ki böyle bir şeyin başıma geleceğini hiç düşünmedim.” dediğinde içinde boğulduğum düşüncelerimden çıkıp, kaşlarımı çatıp gri gözlere baktım. Saatler hatta dakikalar önce hayran olduğum gözlere. Bakmaya doyamadığım o gözlere. “O… evleneceğin kadın mı?” dedim kaşlarımı kaldırarak. Sonuçta biz hiçbir şey değildik ve benim ona hesap sormaya hakkım yoktu. “Evet.” “Peki bu acele neden? Yanlış anlama sadece merak ettiğim için sordum. Böyle bir konuşmanın aramızda geçtiğini hatırlamıyorum.” “O hamile Cansu. Anla beni başka çarem yok.” O hamile… Hamile… Bir insan bu hayatta daha kaç kez ölebilirdi? “O zaman size mutluluklar dilerim Doğu. Davetiye yollamayı unutma sakın. Biliyorsun bu yörenin düğünlerine ve adetlerine hayranım.” dedikten sonra gülümseyerek arkamı dönmüş ve her şey normalmiş gibi yoluma devam etmiştim. Günler sonra düğün davetiyesi gelmiş ve bende hiç bir şey olmamış gibi düğününe gitmiştim. Hatta hediye bile götürmüş, Damat Bey’in arkadaşı Cansu Özdemir’den bir tam altın diye anonsta ettirmiştim. Bu da yetmezmiş gibi düğün sonuna kadar kalıp onları evlerine uğurlamış ve tüm yalnızlığımla otele geri dönmüştüm. İşte o an akmak için fırsat arayan gözyaşlarım yalnızlığımı, çaresizliğimi bahane ederek akmaya başlamış sabaha kadar da durmamıştı. O gün miladım olmuştu benim. Hayatıma yeni bir sayfa açmış ve bir kez bile geriye dönüp bakmamış, bakamamıştım. *** Derin bir nefes aldım ve yıllar geçse bile hâlâ içimi sızlatan düşünceleri bir kenara bırakıp ayağa kalktım. Lavaboya gidip ihtiyaçlarımı karşıladıktan sonra yastığın altındaki telefonu çıkardım ve hemen uygun fiyatlı uçak bileti aramaya koyuldum. Sonuçta bu işi hemen halletmeliydim aksi takdirde Nazlı ve Asaf Çavuşoğlu hemen olaya el koyardı ve bu da hiç hoşlandığım bir durum değildi. Yaklaşık bir saat sonra bilet işlemlerini hallettiğimde Nazlı’dan önce davranmanın sevinci ile tekrar yatağıma uzanıp yorganı üstüme çektim ve güzel bir güne uyanmak için gözlerimi kapattım. Gözlerimi açtığımda dikkatimi çeken ilk şey karşı duvarda ki saatin dokuzu gösterdiğiydi. Bir an evvel yataktan kalkmalı ve aşağı inmeliydim yoksa hiçbir işi halledemediğim gibi bu ay ki bütçemde koca bir delik açan biletlerimde bok yoluna gidecekti. Dakikalar sonra işlerimi halledip aşağı indiğimde kahvaltı yapan bir kaç müşteriden başka kimse görünmüyordu ortalıkta. “Günaydın Cansu Hanım.” “Günaydın Şerife abla.” dedim gülümseyerek. “Bugün perşembe erzakları kiminle alacaksınız?” “Bugün o işi Emine ablaya vereceğim abla. Bitirmem gereken bir sürü iş var, akşam uçağı ile İstanbul’a gideceğim.” “Nazlı hanımıma mı yolculuk?” “Evet Şerife abla birazcık değişiklik olsun dedim zira pazartesi büyük bir maraton var.” “Haklısınız Cansu Hanım. Siz merak etmeyin iki günde olsa tatilin keyfini çıkarın.” “Ahhh Nehir ile tatilin dibine vuracağıma emin olabilirsin Şerife abla.” deyip gülümseyerek yanından ayrıldım. Gereken her şeyi Emine ablaya söyleyip onu Emre abi ile yolcu ettikten sonra kendimde otelin giriş çıkışlarını, eksikleri kontrol etmek için bilgisayarın başına geçtim ve akşama kadar da kalkmadım. Ta ki uçağımın kalkmasına iki saat kala. Allah’tan uçuş kartımı cep telefonuma yollamıştım. Tüm işleri halledip yukarı çıktığımda, sırt çantama birkaç parça eşya koydum ve hemen aşağı indim. Otelin tüm çalışanlarına ekmek teknelerini emanet edip Emre abinin çalışır vaziyette beklediği arabaya bindim. Hemen çantamda ki telefonu elime alıp mesaj yazmaya başladım. “Yaklaşık iki buçuk saat sonra oradayım. Çok açım, karnım zil çalıyor ve Nehir’in en sevdiği yemekten yemek istiyorum. Köfte ve patates, mümkünse beni hava alanında sap gibi bırakma. Seni çok seven bir dost.” Mesajımın sonuna gülen yüz emojisi ekleyip gönder tuşuna bastım ve yol boyunca Emre abi ile sohbet ettim. Dakikalar sonra hava alanına geldiğimde güvenlikten geçip uçaktaki yerimi aldım ve dualar eşliğinde gergin yolculuğa başladım. Nihayet uçak yere indiğinde bir kez daha Allah’a şükredip çıkışa doğru ilerledim. Utanmasan eğilip yeri öpecektim ama ortam müsait değildi, ayrıca kimsenin bana balataları yanmış gözüyle bakmasını istemiyordum. Sırtımdaki ufak çantanın yönünü değiştirip fermuarlı kısmı ön tarafıma aldığımda bir yandan da gözlerim ile etrafı tarıyordum.Sonuçta burası İstanbuldu ve neyin ne zaman başa geleceği belli olmazdı..Bir yandan bunları aklımdan geçirirken,diğer yandan gözlerimle etrafı tarıyordum.Fakat ne Nazlı vardı ne de Asaf.. Daha fazla vakit kaybetmeden çantamın ön tarafındaki fermuarı açıp telefonuma yönelmiştim ki hiç tanımadığım birisinin adı mı söylemesi ile arkamı döndüm. "Cansu Özdemir.” Evet bu bendim. Peki ya karşımda ki adam kimdi ve adımı nerden biliyordu? "Siz kimsiniz?" dedim bir adım geriye giderek.Etraf kalabalıktı.Bu yüzden rahat olsam da tedbiri elden bırakmamalı ve her an topuklamaya hazır durumda olmalıydım.. "Benim kim olduğum önemli değil.Hadi bir an önce gidelim yoksa Nazlının dilinden kurtulamam" Kim olduğum önemli değil de ne demekti yahu?.Hayatımda böyle saçma bir konuşma duymamıştım. "Sana bir soru sordum..Nereden bileyim Nazlı’nın benim arkadaşım olduğunu,ya başka Nazlı ise..Dünyada ki tek Nazlı benim arkadaşım değil ya ..Milyon tane Nazlı var" deyip kaşlarını çatmış üzerime doğru gelen adama baktım..Galiba çok konuşmuştum.Allah kahretmesin Nazlının yanında kala kala bende motora bağlamıştım.. "Benim kim olduğumun bir önemi yok.Nazlı ve Asaf beni arayıp seni almam için rica ettiler o kadar..Şimdi lanet olası şu arabaya bin ve gidelim " deyince gözlerimi kıstım ve tekrar konuştum. "Sana sen kimsin dedim?" "Ben Sedat.Yeterli mi? Şimdi çeneni kapa ve bin şu lanet arabaya"

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

Ne Olacak Halim (Türkçe)

read
14.4K
bc

ÇINAR AĞACI

read
5.8K
bc

HÜKÜM

read
225.3K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
527.7K
bc

AŞKLA BERDEL

read
80.3K
bc

PERİ MASALI

read
9.6K
bc

Siyah Ve Beyaz

read
2.9K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook