Çetin Koçarslan Mezar taşının soğuk, pürüzsüz yüzeyine avucumu dayadım. İsmi oyulmuştu. Berat Arslan. Bize sevgi ve neşe verdi. Minik meleğimiz. Her harf, içimi oyan bir keski gibiydi. Arkamda, Şennur huysuzca kıpırdanıyordu. “Çetin, hadi artık gidelim. Burası çok soğuk. Berat evde tek başına. Üşür. Bakıcı kız onu yalnız bırakır, hep uyuyor o,” diye söylendiğinde sesi çocuksu ve telaşlıydı. Elimi çekip, eve doğru çekiştirmeye başladı. “Ne diye bu korkutucu yere geldik zaten? Taşlar, topraklar... Hadi eve gidelim. Ben İstanbul’a dönmek istiyorum. Burada herkes bana tuhaf tuhaf bakıyor. Sen de hep ciddisin.” İçimde bir şeyler burluldu. Gözlerimi sıkıca kapattım. Ona ne diyebilirdim ki? Gerçek, o kırılgan zihninin kaldırabileceği bir şey değildi. “Oğlumuz burada, Şennur,” demek mi? “Onu

