(+18) Mahzen

1442 Words
Çetin Koçarslan “Bir bitmedi siktiğimin işleri amına koyayım,” derken sağ kolum Necati beni izliyordu. Bu esnada İstanbul’un ışıkları gece kulübümün ofisinin camlarından içeri sızıyor, masamın üzerindeki sponsorluk kontratlarının paraf yerlerini aydınlatıyordu. Kalın, siyah mürekkepli dolmakalemle bir sonraki sayfayı imzalayacaktım ki cebimdeki telefonun titremesi ve keskin zil sesi dikkatimi dağıttı. Çıkardım ve ekranında “Daye” yazısını gördüm. İstemsizce bir iç çektim. Şimdi değil. İmzalanacak daha dört kontrat vardı ve sabah uçağıyla Londra’ya hareket etmem gerekiyordu. Açmadım. Telefon bir süre sonra sustu. Kalemi yeniden kavradım, ismimi yazmaya başlamıştım ki telefon yeniden, bu sefer daha ısrarlı bir şekilde çalmaya başladı. Kaşlarımı çattım. “Ne var ana?” diye mırıldandım yine de kapatmadan önce dayanamayıp bakmıştım. Yine o. Bir an tereddüt ettim, belki gerçekten bir şey vardı. Ama işler birikmişti. Üçüncü kez çaldığında, sabrım taştı. Açtım, sesim istemeden sert çıktı, “Ne oldu ana? Açmıyorsam işim var demektir. Peş peşe arayıp durma.” Telefonun diğer ucundan gelen ses, beni anında dondurdu. Ağlıyordu. Hıçkırıklar boğazında düğümleniyor, kelimeler zorlukla çıkıyordu. “Oğlum... Dinle beni... Dinle...” Bir şeyler ters gidiyordu. Annem ağlamazdı. En azından benim önümde asla. Yıllardır Koçarslan aşiretinin hanım ağasıydı, taş gibiydi. İçime adeta kıymık battı. Masadan kalktım ve camın önüne geçtim. Aşağıda Boğaz’ın karanlık suları ışıklarla parlıyordu. “Ne oldu? Söyle. Yine ne oldu?” Sesim gergindi istemeden yükselmişti. “Oğlum... Kötü bir haberim var. Çok kötü...” “Kusura bakma ana, kötü haberlere vakti-“ diyecek oldum sabırsızca. Sözümü kesti, sesi bir çığlığa dönüşmek üzereydi. “Oğlun! Berat! Oğlun öldü, Çetin! Öldü! ” Zaman öyle bir durdu ki, kulaklarımdaki her ses silinip gitti. Dışarıdaki trafik gürültüsü, saatin tik takları ve kalbimin atışı... Hepsi sustu. Boğazıma bir yumru oturmuştu, nefes alamıyordum. “Ne... Ne diyorsun sen?” Sesim kendi kulağıma bile yabancı hatta ve hatta boğuk geldi. “Berat... Minik torunum... Kuyuya... Kuyuya düşmüş... Öldü...” Hıçkırıkları artık kontrol edilemez hale gelmişti. Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş, hemen ardından buzlar bei sarmış gibş oldu. Ayaklarımın altındaki zemin çekiliyordu. Zar zor masaya uzandım dengemi kaybetmemek için. “Nasıl?” Tek kelime etmek bile çok zordu. “Nasıl olur? Şennur neredeydi? Bakıcılar? Nasıl düşer?” Sorular beynimde savruluyor, mantık arıyordu. “O... O Zümra... O alçak orospu... O öldürdü çocuğu! Kendi elleriyle attı kuyuya! Hepimiz gördük kamerada...” Zümra. İsmi kafamda bir şimşek gibi çaktı. O sessiz, ürkek ve hep bir köşede duran kız. Çocukluğumdan kalma bir hayalet gibiydi. Onun... Bunu yapması? Aklım almıyordu. Ama annemin sesindeki kesin, yıkılmış öfke ve acı gerçeği bağırmak istiyormuşçasına çınlıyordu. Beynim uyuştu sanki. Ne tepki vereceğimi bile bilmiyordum. “Sen... Şimdi neredesin?” diye zorlukla sorduğumda sesim tamamen değişmişti. Artık İstanbul’da, sponsorluk anlaşmalarını düşünen iş adamı Çetin değildim. Kanı kaynayan, intikam arayan bir babaydım. “Konaktayız. Ceset... Cesedi çıkardılar... Seni bekliyoruz. Hemen gel, oğlum. Hemen gel buraya. Cenaze içi hazırlıkları başlattım. “ derken içi dışına çıkarcasına ağlıyordu. “Uçak...” diye mırıldandım otomatikman ama cümleyi bitiremedim. Uçak, Londra, kontratlar... Hepsi anlamsız birer gürültüye dönüşmüştü. “İlk uçakla oradayım.” Telefonu kapattım. Titreyerek masanın kenarına bıraktım. Camdan dışarı, İstanbul’un ışıklarına baktım ama hiçbirini görmüyordum. Sadece, hayal meyal hatırladığım minik bir yüz, bir bebek gülüşü... Berat’ım... Güzel oğlum benim. Yumruğumu sıktım, tırnaklarım avuç içlerime battı. Zümra. İsmini içimde bir zehir gibi hissettim. İlk ve tek işim Londra’ya gitmek değil, Mardin’e uçmaktı. Ve orada çocuğuma bunu yapan her kimse, bunun bedelini ödeyecekti. Hem de en ağır şekilde. Zümra Aktepe Taş basamaklar sanki hiç bitmeyecek gibiydi. En son depoya indik. Büyük, ağır bir ahşap kapı gıcırdayarak açıldı ve beni içeri attılar. Sırtüstü düştüğüm yer sert ve tozlu taş zemindi. Kapı, ardımdan son bir gıcırtıyla kapandı. Mandalın yerine oturuşunun o yüksek tonlu sesi özgürlüğümün sonunu ilan ediyordu. Karanlık... Gözlerimi kırpıştırdım, etrafı görmeye çalıştım. Zindan gibiydi burası ama değildi de. Daha çok, kullanılmayan, taştan yapılmış büyük bir depo ya da mahzen gibiydi. Pencereler yüksekte yerden bir adam boyu yukarıda, dar ve demir parmaklıklıydı. Şafak sökmek üzere olduğu için içeriye cılız, gri bir ışık sızıyordu. Bu loş ışıkta duvarlarda sıralanmış boş fıçıları, yığılmış eski halıları ve tozlu sandıkları seçebiliyordum. Havada ağır bir küf, toprak ve rutubet kokusu vardı. Karnımdaki darbe hâlâ zonkluyordu. Yavaşça doğruldum, sırtımı soğuk taş duvara dayadım. Titriyordum. Soğuktan mı, şoktan mı yoksa ikisinden mi bilmiyordum. Ellerime baktım. Avuç içlerim, avluda düştüğümde taşlar tarafından sıyrılmıştı. Hafif kanıyorlardı. Ama bu acı, içimdeki yaraların yanında hiçti. Berat. İsmi aklıma geldiği an, gözlerim yeniden doldu. Minik, sıcak bedeni hâlâ kollarımdaymış gibi hissediyordum. Ona ninni söylerken nasıl da gülümsemişti. Sonra o korkunç kadın... O benim gibi giyinmiş, benim gibi görünen yaratık aldı onu benden. Allah’ım ben bunun vebali ile nasıl yaşayacağım? Kimdi o? Neydi bu ailenin günahı? Benim günahım neydi? Sadece bu konağa sığınmış bir yetimdim ben. Alevlerden kaçarken, başka bir alevin içine düşmüştüm. Düşüncelerim, bir başka sesle bölündü. Dışarıdan, mahzenin yakınından gelen bir ses. İki erkek konuşuyordu, kapının hemen dışında nöbet tutuyor olmalılardı. “Deli misin sen Kağan Ağa? Buradan içeri nasıl gireceksin?” diyen genç fazla telaşlıydı. “Sus lan, şişko,” diye cevap verdi diğeri. O sesi tanıdım. Kağan’dı. Kalbim bir anda daha hızlı atmaya başladı. “Amcam ve yengem hâlâ avluda, ağlaşıyorlar. Herkes orada. Kimse buraya bakmaz. Kapıyı aç.” “Olmaz İdris Ağa duyarsa beni...” “Duymaz. Hem ben sadece biraz ‘eğleneceğim’. Ölmeden önce son arzusunu yerine getireceğim,” dedi Kağan sesinde o nefret ettiğim, iğrenç sırıtış vardı adeta. “Zavallıcık yalnız ölecek. Biraz ‘avuntu’ vereyim bari.” İçimde bir buz parçası eridi ve mide bulantısına dönüştü. Hayır. Burada şimdi, bununla baş edemezdim. Kapıya doğru süründüm sırtımı duvara yasladım, gözlerimi kapıya diktim. Dışarıda bir gürültü, bir homurdanma oldu ve sonra mandal kaldırıldı. Kapı gıcırdayarak aralandı. İlk önce tombul yüzlü, korku dolu gözleri olan Yusuf’u gördüm. Kayanın oğluydu. Hemen ardından onu iterek içeri süzülen Kağan’ın uzun boylu, güçlü vücudunu. Kapıyı hemen kapattı, mandalı ataması için Yusuf’a baktı. “Dışarıda bekle şişko. Bir şey olursa haber ver,” diye fısıldadı ona doğru. Yusuf başını sallayıp dışarı çıktı. Sonra döndü, gözleri beni buldu. Loş ışıkta yüzündeki ifadeyi net göremiyordum ama hisseder gibiydim. O zalim, iştahlı sırıtış. “Zümra’m,” diye fısıldadı adımlarını yavaş yavaş, bir avcı gibi atarak bana yaklaştı. “Görüyorum ki kendini pek istenmeyen bir duruma sokmuşsun.” Konuşamadım. Boğazım düğümlenmişti. Sadece ona bakıyor, duvara yapışmaya çalışıyordum. “Bütün bu olanlar senin için çok üzücü, biliyorum,” diye devam etti sahte bir üzüntü takınarak. Önümde durdu, eğildi. Elini uzatıp çenemi yakaladı ve başımı zorla yukarı kaldırdı. Parmakları çenemi acıtıyordu. “Ama bak, belki de bu senin için bir şanstır.” Nefesini yüzümde hissettim. İçki ve sigara kokuyordu. “Artık burada kimsenin seni savunacak hali yok,” diye devam ettiğinde sesi alçak ve tehditkârdı. “Zerda yengem senden nefret ediyor. İdris amcam seni öldürmek istiyor. Ve Çetin... Ah, Çetin,” diye iç geçirdi sanki acıyormuş gibi yaparak. “O geldiğinde, senin başına gelecekleri düşünmek bile istemiyorum. Belki de onun elinden ölmektense...” Bıraktı çenemi ama bu sefer eli saçlarıma daldı, sıkıca kavradı. “Benim elimde biraz ‘avunmak’ daha iyidir. Ne dersin? Son bir iyilik yapayım sana. Ölmeden önce, bir kadın olmanın ne demek olduğunu öğren.” İğrenç kahkahasını koymadan önce, tüm gücümle bağırdım. “Bırak beni Kağan! Dokunma bana! Çetin Ağa...” “Çetin Ağa burada değil!” diye hırladı yüzüme yaklaştı. “Ve geldiğinde de seni parça parça edecek! Ben şimdi sana acıyorum da ondan buradayım.” İtiraz edecek halim bile kalmamıştı. Korkudan donakalmıştım. Onun ağırlığı üzerime karabasan misali çöktü. Elleri güçlü ve iğrençti. Hızlı bir şekilde bedenimi keşfe çıktı. Önce kalçalarımı sıkıp acıttı. Sonra ise... Avcunun sıcaklığını bile hissedebiliyordum, bacağımın dış yanından yavaşça yukarı doğru süzüldü. Her santimi, tüylerimin diken diken olmasına, midemin kasılmasına neden oluyordu. Dokunuşu istila gibiydi beni, ben olmaktan çıkarıp sadece bir nesneye dönüştürüyordu. “Bırak… Lütfen Kağan Ağam, yapma…” diye inledim ama sesim korkudan cılız, güçsüz bir fısıltıdan öteye geçmiyordu. “Sus,” diye homurdandı nefesi kulaklarımdayken. “Birazdan susacaksın zaten.” Eli, eteğimin ucuna ulaştı. Kumaşın altından çıplak bacağıma değdi. Parmak uçları soğuktu ve iğrençti. Bir kasılmayla tüm bedenim gerildi. Onu itmek için kollarımı zorladım ama onun üstümdeki ağırlığı ve gücü karşısında hiçbir şey ifade etmiyordu bu çabalarım. “Lütfen… Allah aşkına…” Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyor, boğazıma hıçkırıklar doluyordu. Cevap vermedi. Eli eteğimin kıvrımından içeri, altına doğru kaymaya çalıştı. Kumaşı yukarı ittirmeye ve çıplak tenime daha fazla ulaşmaya uğraşıyordu. Her hareketi, içimde büyük bir tiksinme ve çaresizlik uyandırıyordu. Kendimi kirletilmiş, paramparça hissediyordum. Çetin Ağa’nın adını düşündüm ama şimdi o isim bile bu karanlıkta uzak ve güçsüz kalıyordu. Burada, bu pislik içinde onun bile beni kurtaramayacağını düşündüm. Kağan’ın nefesi hızlanmıştı. “Karşı koyma vallahi çok zevk alacaksın…” Tam o sırada dışarıdan gelen bir patırtı ve bağrışma sesi duyuldu. “Kağan Ağam! Kağan Ağam çabuk çık! Çetin Ağa geldi! Doğrudan buraya geliyor!”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD