Bilmediği bir şey vardı. Ben, o seçmedi diye seçim yapmaktan vazgeçmemiştim.
“İyi misiniz hocam?”
Ayşe’ye dönüp Alp’e benzeyen gözlerine baktım. Gözleri yeşildi, gözleri hayat doluydu, canlıydı.
“İyiyim,” dedim ses tonumu sabit tutmaya çalışarak.
“Çok mutluyum.” İkimizde Afra’ya döndüğümüzde bize bakamasa da bakışlarımızın üzerinde olduğunu biliyordu.
“Ablamı bulacağım, senin sayende.” Uzanıp elimi tuttuğunda birleşen ellerimize baktım, sanki bedenime elektrik vermişlerdi de bundan kaçamamış gibiydim.
“Ve öledebilirim, bu hiç sorun değil. Hatta bundan mutluyum.”
Hâlâ elimi tutan ellerindeydi bakışlarım, küçük bir hareketin böyle büyük şeyler hissettireceğini hiç düşünmemiştim.
Efe gibiydi, o da elimi tutar sonra bütün gün beni de kendiyle beraber sürüklerdi. Benimle beraber uyurdu kulaklığımın bir kulağı hep onundu, beni tanırdı, beni anlardı ağladığımda bana sarılır ve her şeyin geçeceğini söylerdi, ağladığında ona sarılır ve her şeyin geçmesi için yardım ederdim.
Benim kardeşim Efe’ydi. Sıcacık bedenine sarılıp verdiği nefesi içime çektiğim zamanda kardeşimdi, soğuk bedenine sarılıp bir kez nefes alması için yalvarırken de kardeşimdi.
Şimdi toprağına sarılıyorum, hâlâ benim kardeşim.
“Hocam, iniyoruz.” Emir de Ayşe de yüzüme korkuyla bakıyorlardı.
Tekerlekli sandalyeyi itip asansörden çıkardığımda diğer eşyaları da çıkarmışlardı.
Eli artık elimde değildi, dikkati etraftaki ambulanslarda ve oturan insanlardaydı.
“Senin ablan var mı?” Bana döndüğünde ona baktım.
“Bir kardeşim var.”
Bir kardeşim vardı, senin o aptal baban düzgün araba kullanabilseydi bir annemde vardı! Sen almasaydın benim bir babamda vardı!
“Yaa, adı ne? Kaç yaşında? “
“Adı Efe, yaşamıyor.”
Bir an söylediğim şeyi anlayamadı, sonra başını eğip özür diledi.
“Bir daha ailemi sormazsan özür dilemene gerek kalmaz.”
Bankların birine oturup onun etrafı izlemesini seyrettim. Morali bozulmuştu ama gözleri hâlâ canlıydı.
“Neden mutlu taklidi yapıyorsun?”
Sormamalıydın, sormamalıydın!
“Ne?” Bana döndüğünde bacak bacak üstüne atıp arkama yaslandım.
“Duydun,” kaşları hafifçe çatılmış dudakları aralanmıştı.
“Mutlu taklidi yapmıyorum, mutlu olmaya çalışıyorum. “
Başımı ‘vay be ‘ der gibi salladım.
“Uğraşman güzel.” Omuz silktim.
“Ama boşuna uğraşıyorsun.”
“Öyle mi?” dedi zorla gülerek.
“Nereden biliyorsun, çok mu denedin?”
Güldüm, samimiyetten uzak bir gülüştü bu.
“Bir zamanlar mutluydum, oradan biliyorum. “
Elindeki serumları işaret etti.
“Bunlar bile bedenimi istemediğinde yanımda bir ablam olmasını isterdim, kardeşin şanslıymış.”
“Sanırım ablan ölmüş,” bana öyle bir surat ifadesiyle baktı ki o an gerçekten ölsem neler yapacağını düşündüm.
“Ne?”
“Hocam tansiyonu yükseldi!”
“Sakin ol,” dedim yerimden kalkmadan.
Gözlerime bakıyordu ama beni görmüyor gibiydi.
“Afra sakin ol!”
“Hocam, çok yükseldi! “
Mısra sen ne yapıyorsun!
“Afra! “
Gözleri kapanırken boynu düşmesin diye onu tuttum.
“Hocam ne yapacağız!”
Ne yapacaksın? Düşün! DÜŞÜN!
“İçeri çekin, sakinleştirici verin, kalp ritminde değişiklik olursa haber verin. “
Dağhan gelip nabzına ve gözlerine baktı.
Ayşe ve Emir onu içeri çekerken hâlâ öylece duruyordum, hareket edemiyordım.
“Bana bak, bana bak!”
Dağhan beni kendine çevirip sarsıyordu.
Eğer şu an ölseydi ne yapacaktın? Ona neden yalan söyledin? Sen aptalsın Mısra Tekin. Sen aptalsın.
Ne zaman ağlamaya başladığımı, Dağhan’ın bana ne zaman sarıldığını hatırlamıyorum.
“Ben ne yapacağım Dağhan?”
Ben babam beni seçmedi diye seçim yapmaktan vazgeçmemiştim, evet.
Ama seçtiğim şey doğru muydu?
“Mısra, Afra’nın nesi var? Neden bayıldı? Çok mu yoruldu?”
“Bana baksana sen!” Dağhan babamın kolundan tutup kendine çevirdi.
“O kızı soracağın kadar bu kıza ‘nasılsın’ desen hiçbir sorun kalmayacak!”
“Dağhan bırak,” dedim sessizce kolunu çekerken.
“Durumu iyi, tamam mı? Naklini başka hastaneye alın artık. Yüzünüzü görmek istemiyorum.”
“Biraz konuşalım mı?”
Bir Dağhan’a bir de babama baktım.
“Benim seninle konuşacak bir şeyim-“
“Var.” Dedi sözümü kesip.
“Konuşacak senelerimiz var. Senden beni affetmeni isteyemem ama en azından bir kere dinle.”
Hiçbir şey söylemeden koridorun sonundaki boydan camlara doğru ilerledim, o da hiçbir şey söylemeden beni takip etti.
“Ne söyleyeceksen acele et, sana saatlerimi ayıramam.”
“Çok zor bir dönemdeydim, seni bırakıp gitmek tabii ki istemezdim Mısra. Sen benim kızımsın. Ama sana baktıkça anneni hatırlamak o kadar zor geldi ki... Sen de beni suçlarsın zannettim, benden nefret edersin.”
“Sen bana neyin duygu sömürüsünü yapıyorsun? Annem hayattayken çok vefalı bir kocaymış gibi...”
Ondan tiksimiyordum ama şu an kanımdaki en güçlü duygu ona sarılıp ağlamak istememdi.
Bütün hatalarını affedip ona sarılmak istiyordum, ona sıkı sıkı sarılıp her şeyi unutmak.
O annene ihanet etti, sana ihanet etti. Onu nasıl affedeceksin?
Onu affetmeyeceğim.
“Seneler öncesinin bir hatasıydı,” güldüm.
“O hatayla evlisin ve bir çocuğun var!”
Gözlerinden akan yaşlara rağmen sesi titremiyordu.
“Sana yaptıklarımı iyi göstermeye çalışmak için konuşmak istemedim. Senelerce aklımdan çıkmadığını bil, vicdan azabı çektiğimi bil. Anneni hâlâ çok sevdiğimi bil. Efe’yi unutmadığımı bil. Seni hep seveceğimi bil.”
Beni omuzlarımdan tutup sarılmak için kendine çektiğinde onu kendimden uzaklaştırdım.
“Neden kızına annemin ismini verdin?”
Az önce omzumda olan elleri havada kalmıştı.
“Geçmişte yaşarsan bir geleceğin olmaz Mısra,”
“Vay be! “ dedim sinirle bağırarak.
“Sen bu kafayla mı yaşıyorsun? “
Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı, sonra tekrar gözlerini açıp gözlerime baktı.
“Ona benzesin istedim! Onun ismini koyarsam ona benzer zannettim! Her ismini söylediğimde yaptığım pisliği unutmayayım istedim! “
Tüm gücüyle bağırdığında bu sesi duymayı özlemediğimi farkettim. Çok vuran biri değildi ama çok bağırırdı, özellikle Efe’ye.
İkimizde savaştan çıkmış gibi derin nefesler alıyorduk ama bu eylem sadece öfkemizi dindirmek içindi.
“Afra’ya kızma, senelerdir seni bulmak istiyor.”
BANA HÂLÂ ONU SAVUNUYOR!
“Bitti mi?”
“Bitmedi,” dedi beni taklit edip sırtını dikleştirdikten sonra.
“Benden sonra nasıl yaptın bilmiyorum ama sen... harika bir doktorsun.”
Bunu bana yapma,baba. Sana üzülmeme izin verme.
Hiçbir şey söylemeden yüzüne bakmaya devam ettim.
Benim sana ihtiyacım vardı, sana sarılıp her şeyin geçeceğine inanmaya ihtiyacım vardı. Sen benimde babamdın, sen bana kalan tek aileydin. Sen benim ailemdin.
“İşimi iyi yapmaya çalışıyorum, senin aksine. “
İmâmı görmezden gelip gülümsedi.
“Alp’le çok iyi bir çift olacaksınız, sen harika bir eş olacaksın, buna inanıyorum.”
İşaret parmağımı ona tehdit edercesine sallayıp ona biraz daha yaklaştım.
“Karşıma geçmiş bana beni övüp bir şeyleri düzelteceğini mi zannediyorsun gerçekten? “
Başını eğip gerçekten üzüldüğünü belli eden gözlerle baktı.
“Sadece biraz konuşmak istemiştim.”
Başımı iki yana sallayıp ellerimi önlüğümün cebine koydum.
“Alp’le çok güzel bir çift olacağız, belki çocuklarımız olacak. Sen bunların hiçbirini göremeyeceksin baba. Çünkü senelerdir sen benim yanımda olmak istemedin, şimdi olduğu gibi o zamanda ben seni istemeyeceğim. “
“Sen mutlu ol da, ben olmasam da olur.”
Güldüm.
“Haklısın, hatta olmasan çok daha güzel olur.”
Bunu söylememeliydin, bunu söylememeliydin.
Haketti.
Ona sırtımı döndüğümde birkaç adım ötemde duran Alp’le göz göze geldik.
Kaşları çatıktı ve ciddi duruyordu.
Yanına gittim. Elini tutup yürümeye başladığımda birbirine kenetli ellerimize bakıp ikiletmeden beni takip etti.
Köşeyi dönüpte merdivenlere geldiğimizde beni biraz ilerideki malzeme odasına itip kendisi de arkamdan girdi.
Tutuğum elinde kan vardı.
“Alp elin kanıyor!”
“Hayır Mısra, senin ellerin kanıyor.”
O ana kadar hiç ellerime bakmadığımı farkettim.
Bakışlarım onlarca ameliyat yapan ellerime dönerken aynı anda diken diken saplanan acıyı da hissetmeye başlamıştım.
Ellerim, kan içindeydi. Sonra bakışlarımı önlüğümün cep kısmında gezdirdim.
Beyaz önlüğün cepleri bile kan içindeydi.
“Ne olmuş buraya?”
Ellerimi batikonla temizlerken beni ufak bir sandalyeye oturttu, o da önümde diz çöküp ellerimi temizlemeye devam etti.
“Tırnaklarınla ellerini delmişsin mübarek.”
Bir bana bir ellerime bakıyordu, bense sadece sinirden keskinleşmiş yüz hatlarını izliyordum.
Babama söylediğim gibi harika bir çift olabilir miydik?
Ya da... Belki de çocuklarımız olabilir miydi?
Alp’in babam gibi biri olmayacağı ne malumdu?
“Ah,” Elimi elinden çekip ona sinirle baktım.
“Acıttın!”
Elindeki bandajı dikkatle tutup “Özür dilerim, “ dediğinde tekrar gözlerine baktım.
Nedense ona karşı olan sevgim bir anda çoğalmıştı.
Avuçlarımı bandajla sarıp yaralı olan yerden öptü.
Normalde yukarıdan bakan taraf hep o olurdu ama bu sefer o dizlerinin üzerinde bense taburede olduğum için yukarıdan bakan da bendim.
“Gözlerimin dünyadaki en güzel rengi taşıdığını zannederdim,” dedi bana daha önce kimsenin bakmadığı bir bakışla bakarken.
Bu bakışı hiçbir kelime anlatamazdı, hiçbir betimleme karşılığı olamazdı. Öyle samimi, öyle güzel bakıyordu ki...
Annesine hayranlıkla bakan bir erkek çocuk gibiydi, bakışını ancak böyle güzel bir şeye benzetebilirdim.
“Ama sonra gözlerime senin gözlerin değdi. Yeşil değildi,mavi değildi, soğuk duruyordu hatta göz pınarlarına bile acı dolmuştu ama o an anladım ki,” elini yanağıma koyup baş parmağıyla hafifçe okşadı.
“Dünyanın en güzel ruhunu ve ruhunun bulaştığı rengi en güzel senin gözlerin taşıyor.”
Yüzümü yanağına yaslayıp gözlerimi kapattım, sesini ölene kadar dinleyebilirdim, onun sesinden ölümümü bile dinleyebilirdim. Kendine ne zaman bu kadar alıştırdığını bilmiyorum, ne zamandan beri bunu hissettiğimi de bilmiyorum.
Ama iyi ki, hissediyorum.
“Korkuyorum,” kendime bile söyleyememişken ona itiraf ediyordum.
“Neyden?” dedi. Gözlerinden kendimi görebileceğim kadar yakındık birbirimize.
“Ya sen de gidersen? Annem gibi sonsuza kadar ya da babam gibi başka birine?”
“Gitmem,” dedi beni kendine çekip sarılırken.
“Gitmeyeceğim,”
Gözlerimi kapatıp kokusunu içime çekerken gözlerimden dökülen yaşlara engel olamamıştım.
“Nereye gidersem gideyim, akşam yine senin camına bakıyor olacağım, sabahında yine senin yanında olacağım. Tamam mı?”
Başımı sallayıp geri çekildim.
“Hadi çıkalım, böyle çalışamazsın zaten.”
Tekrar başımı sallayıp ayağa kalkmam için bana yardım etmesine izin verdim.
“Önlüğünü değiştirelim.”
Kapıyı açtığında önden ben çıktım.
“Mısra! Sana ne oldu? İyi misin!”
Başımı sallayıp Sinem’in elime bakmasına izin verdim.
“İyiyim Sinem bir şeyim yok. “
“Çok geçmiş olsun, bu konuyu sonra konuşacağız ama tamam mı?” başımı sallayıp gülümsedim.
El sallayıp gittiğinde köşeyi dönene kadar bir de Didem’le karşılaştık.
“Hocam! Ne oldu size iyi misiniz? “
“İyiyim,” dedim ellerimi gülümseyerek sallarken.
“Ufak bir kaza, ben çıkıyorum. Ayşe’ye söylersin.”
“Geçmiş olsun hocam,” diyip başını salladıktan sonra yanından geçip yürümeye devam ettik.
Ben köşedeki temizlik araçlarının birine Alp’in yardımıyla önlüğümü çıkarıp atarken o da benimkinin yanına kendikini de attı.
“Ceplerindekileri çantana koyacağım.”
“Tamam, otoparkta buluşuruz o zaman.”
Yangın çıkışından otoparka inip onun arabasının yanında durdum.
Buraya ilk bindiğim zamanı düşündüm, Alp’ten nefret ediyordum ve gerçekten azımsayamadığım bir öfkem vardı.
Şimdiyse ona karşı hissettiğim duygular inkâr edilemez bir boyuttaydı.
“Neye gülüyorsun?”
Başımı çevirip gelişini farketmediğim Alp’e baktım.
“Hiç, hadi gidelim.”
Arabanın kilidini açtığında ön kapıya ilerledim. Benden önce davranıp kapıyı benim için açtı.
“Hayırdır? “ ona dünyanın en saçma bakışını atıyordum herhalde.
“Ellerin yaralı, her zaman yapmam yani.” Gülüşüne gülümseyip arabaya bindim.
“Bu günleri de mi görecektim?”
Gülüşü katlandığında kapımı kapatıp sürücüğü koltuğuna geçti.
Hastaneden çıkıp anayola saptığımızda gözlerim etrafında döndüğümüz ağaçlardaydı.
“Telefonun çalıyor,”
Alp’e dönüp sesini yeni farkettiğim telefonu çantadan bulmaya çalıştım.
Teyzem kişisi görüntülü arıyor...
“Efendim teyze?”
“Araba kullanırken telefonla mı konuşuyorsun sen Mısra! “
“Hayır,” dedim başımı iki yana sallayıp.
“Arabayı Alp sürüyor.” Bana parıldayan gözleriyle bakıp ses çıkartmadan işaret parmağını salladı.
Bu onun dilinde ‘seni gidi senii’ ye tekabül ediyordu.
“Hadi hemen yola çıkın, haftasonu bizdesiniz.”
Alp bana yandan bir bakış atıp sırıttığında teyzeme belli etmemek için gülümsedim.
“Teyze biz yarın akşam yemeğine gelip gidelim, olur mu? “
“Asla! “ dedi laf daha ağzımdan çıkarken.
“Bugün geliyorsunuz, Pazar gecesi dönersiniz.”
Alp’e baktım, itiraz etmesi gerekiyordu.
İtiraz etmesi gerekiyor.
“Olur olur, gideriz sevgilim, “ dedi ibne gibi sırıtıp.
Kameranın görünmeyen tarafındaydı, mutluydu tabii.
“Ama teyze-“
“Mısra! Kapatıyorum, akşama da senin için mantı açıyorum. “
“Mantı mı?” dedim gözlerim açılırken.
“Eveet, yanına bir de tavuk suyuyla çorba yaparım.”
“Teyze bizi lafa tutmaz mısın? Daha hazırlanmamız gerekiyor bak geç kalacağız!” Teyzemle Alp kahkaha attığında onlara güldüm.
“Alp’e sor bakalım bir şey istiyor mu?”
Alp başını iki yana salladığında “İstemiyormuş.” Dedim.
“Tamam öptüm çok, dikkatli gelin. “
Telefonu kapatıp Alp’e döndüğümde o da arada bir bana bakıyordu.
“Bir daha ağzını yamultup bana sevgilim dersen ağzını yırtarım.”
Kahkahası arabanın içini doldurdu.
“Ağzını öperimi tercih ederim.”
Yanına birkaç parça eşya alması için onun evine gittiğimizde ben arabada beklemeyi teklif etsemde gözlerini devirip beni de kendiyle beraber çekiştirmişti.
“Ben bir duş alacağım, sen de kendi evinmiş gibi takıl,” sonra söylediği şeye sırıttı.
“Yani gelecekte senin de evin-“
“Hadi git napıyorsan yap Alp, bütün gün seni bekleyemem.” Gülerek odasına gittiğinde bende kocaman salonundaki koltuklardan birine oturdum.
Uslu dur Mısra.
Kalkıp masumca (!) etrafta dolanmaya başladım, bir çerçevede tahminen 18 yaşındayken çekildiği bir fotoğraf vardı, yanındaki kızla beraber kameraya gülerek bakmışlardı. Gözlerindeki mutluluk o kadar belliydi ki...
Kimdi bu kız?
Fotoğrafı elime alıp birkez daha baktım, kızında gözleri yeşildi.
Kızın gülüşü Alp’inkine çok benziyordu.
Kardeşi..
Şu an ölmüş birinin fotoğrafını elinde tutuyorsun.