Akşam nöbete kalmadan önce bir şeyler yemek için Nisan'ın yanına gitmeye karar verdim.
"Hoşgeldin doktor hanım," diyip güldüğünde sarılışına karşılık verdim.
"Kurt gibi açım Nisan, hiçbir şey yemedim." derken ayağıma tavşanlı pandufları geçirip topuklulardan kurtuldum.
Kendimi toparlar toparlamaz tabii ki ilk işim topuklularıma ve güzel kıyafetlerime geri dönmek olmuştu. Ama ne olursa olsun topuklu giymeyi birkaç gün bile bıraktığımda yenien giymek ilk birkaç gün ıstırap dolu oluyordu.
"Bende tam gelse de sarma yesek diyorduum." dediğinde elindeki saklama kabını havaya kaldırıp salladı.
'Ağağağ' gibi amaçsız bir ses çıkartıp kutuya sarıldım, halime gülüp oturdu ve ayaklarını sandalyeye uzattı.Bu hayatta hayır demediğim ve havada karada yediğim birkaç yemek vardı ve sarma bunların başını çekiyordu.
"Nasıl gidiyor?" dedi benim ağzım sarmayla doluyken. Elimle 'şöyle böyle ' işareti yapınca o da ağzına bir tane attı.
"Senin?" dedim ağzımdakileri zar zor yutup. Cevabını beklemeden birkaçını daha çiğnemeye başlamıştım bile.
"Alp'le mi?" Başımı sallayıp gözlerine baktım. Dudak büküp boşalan kabı aldı ve yerine buzdolabından aldığı başka bir kabı masaya koydu.
"Eh," dedi sesinde anlayabileceğim bir kırgınlıkla. O an gözüm yeni gelen sarma kabındaydı, bir yandan Nisan'a bakmaya çalışıyordum bir yandan da saklama kabının kapağını açmaya.
"Aslında pek gitmiyor," iki tane cola şişesini açıp önümüze koydu.
Yeni getirdiği kutudakilere saldırmadan önce onu dinlemeye karar verdim. Belli ki konuşmaya ihtiyacı vardı.
"Ne demek eh?" derken kaşlarım çatılmıştı. Bir örnek panduflarımız ayaklarımızı uzattığımız sandalyede birbirine çarparken omuz silkti.
"Uzun zamandır tanışıyoruz ama yine de çok hızlı başladı gibime geliyor. "
"Açar mısın?" dedim sarmayı ağzıma atmadan hemen önce.
"Yani şöyle, ondan gerçekten çok hoşlanıyorum ama benim hissettiklerimin yarısını bile hissettiğinden emin değilim."
Düşüncelerimi yakalamak için gözlerini yüzümde dolaştırdı.
"Öyle bakma, bilmiyorum."
"Ya Mısraaa," dedi yanıma yanaşıp.
"Hiç mi bir kızla falan samimi değil? Hiç fark ettiğin bir şey olmadı mı?" Başımı olumsuz anlamda sallayıp gözlerimi kaçırdım.
Hiç biriyle yakın değil ama benimle beraber uyudu.
Saçmalama Mısra.
"Sürekli beraber değiliz Nisan. Ama öyle biri değil gibi. Yani, başka biri olsa neden seni hayatına dahil etsin ki?"
Biraz düşündü, sonra başını sallayıp "Haklısın, " dedi.
"Seni seviyor," dedim, boğazıma oturan yumruyu es geçerek.
Gülümsedi, çaktırmadan derin bir nefes verdim.
"İlk kez Alp hakkında iyi sayılabilecek bir şey söyledin." dedi gülerek.
Sırıttım ama bu beni daha çok korkutuyordu.
Yeni sarmalardan da birkaç tane yemiştik ki, dışarıdan bir çığlık sesi geldiğinde Nisanla birbirimize kısa ama korku dolu bir bakış attık.
"YAPMA! ATLAMA!"
Atlama mı?
"Koş koş!" Nisan'ı çıkışa doğru itip koşarak toplanan insanların arasına daldım. Kafeden birkaç metre ötedelerdi.
Çatının tepesinde bir kız ağlayarak atlayacağını söylüyordu.
Nisan da diğerleri gibi çığlık attığında onu kolundan tutup sarstım.
"Bana bir çift eldiven, bir ışık ve çokça temiz bez getir. Acil yardım çantasını unutma. Tamam mı?"
Nisan bir apartmanın tepesine bir bana baktığında "Çabuk!" diye bağırdım. İrkildi, şoktan ne yapacağını şaşırmıştı. Önce kafenin tersi yöne koştu, sonra doğru yola.
O kalabalığı yararak koşmaya başladığında itfaiyeyi arayan birkaç kişiyi gördüm.
Birkaçı kızı ikna etmeye çalışıyor, birkaçı sadece ne olacağını izliyordu.
Kız bir anda kendini aşağı bıraktığında kafa üstü çakılma riskine karşı gözlerimi ondan ayırmadım. Öyle büyük bir çıplık kopmuştu ki ben de irkildim.
Kız, dükkanın tnesesine takılıp yere sırt üstü çakıldığında bağırdım.
"Çekilin!"
Tente onu yavaşlatmıştı.
Nisan eldivenleri ve spanch yerine kullanacağım bezleri getirdiğinde elindekileri aldım.
Işıkla göz bebeklerini kontrol ettim. Nisan'da başımda çökmüş etraftakileri uzaklaştırmaya çalışıyordu.
Steteskopla nefes alış verişlerini dinlemeye çalıştım.
"Ambulansı aradınız mı?" Nisan alelacele başını salladı.
"Telefonu ver!" dedim başındaki ve boynundaki yaraları incelerken.
"Alp'i ara." nedenini sormadan aradığında gazlı bezin bantını açıp yaranın üstüne bastırdım.
"Efendim?"
"Alp, ameliyathaneyi hazırlat. 25 yaşlarında kadın. Omuriliğinde avülsiyon olabilir, yüksekten düştü."
"Anlamıyorum,"
"Senin anlamana vakit yok! Dediklerimi yap."
"Göz reflekslerini kontrol ettin mi?"
Kana bulanmış ellerimle ışığı alıp tekrar göz bebeklerine baktım.
"Sağ gözünde şişme var, beyin kanaması geçiriyor olabilir. " Eldivenlerim kana bulanmıştı.
"Tomografi çekmemiz gerekiyor. Ambulansı aradınız değil mi?"
"Evet," dedim.
Bir yandan da kalp atışlarını sayıyordum.
"Solunum düşük- Kan kusuyor! KAN KUSUYOR!"
"Hematemez, ayaklarını havada tutun, "
Başımda ağlayan Nisan'a kısa bir bakış attım.
"Üst gastrointestinalden geriye akıyor olabilir, Nisan! NİSAN!"
"E- efendim?"
"Hastanın ayak ucuna geç. Bacaklarını hafifçe yukarı kaldır."
Başını sallayıp sürünerek yan tarafıma geçti.
Ambulans sesi duyulduğunda tekrar solunumunu kontrol ettim.
Ambulans görevlileri geldiğinde boyunluğu takmalarını izledim.
"Omurilikte avülsiyon var, hematemez geçirdi."
Steteskopla kalp atışlarını dinlemeye çalıştığımda bir an korku bedenimi titretti.
"Nabız yok. Kalp masajına başlıyorum, ambuyu hazırda tutun."
"28,29,30" ellerimi çektiğimde att hastayı havalandırdı. eğilip tekrar kalp masajına döndüm.
"1,2,3,4" elimin altında atan kalbi hissettiğimde bütün bedenimi saran gerginlik yerini rahatlamaya bıraktı.
"Ambuyu verin." dedim kendinden emin ama güçsüz çıkan sesimle. O sırada ambulansa binmiştik.
Hasta bir yandan monitöre bağlandığında bende balonu taktım.
"Hastanın size rastlaması büyük şans hocam." Etraftakilerin uğultusundan teknikeri zor duymuştum.
Att'ye kısa bir bakış atıp gülümsedim.
"Öyle düşüneceğini zannetmiyorum.".
"Neden?"
"Çünkü intihar etmeye çalıştı, onu kurtaracak bir doktor istediği son şey bile değildir."
Serum fizyolojik takıldı, çok geçmeden hastaneye gelmiştik zaten.
Kapılar açıldığında Alp, Dağhan, genel cerrahi uzmanı Mete ve asistanlar bizi bekliyordu.
"Yavaş, sarsmayın. Boynuna dikkat. "
Ambuyu tutmaya devam ettiğim için onlarla beraber indim.
"Hastayı tomografiye alıyoruz, boynuna dikkat edin çabuk hızlı! "
Asistanlardan bir tanesi elimdeki ambuyu tutmak istediğinde ona bıraktım.
Alp yanımdan geçip gitmeden hemen önce küçük bir kahkaha atıp "Çok beğendim." dedi.
Kaşlarımı çatıp kanlı ellerimi havada tutmaya devam ettim.
"Neyi?"
"Yeni tarzını,"
Üfleyip yanından geçmeye çalıştım.
"Ne diyorsun Alp ya,"
"Pandufların.." dedi bu sefer daha çok gülerek.
"Tam seni yansıtıyor."
Eğilip ayaklarıma baktığımda kısık sesli bir küfür mırıldandım.
O salak ayıcıklı panduflarla mı gelmiştim sahiden!
Hiç bozuntuya vermeden baygın bakışlarımı ona çevrdim. "Orada bir kadın ölüyor, düşündüğün bu mu?"
Bu kez o gözlerini devirdi, "Ölmüyor, doktorlar ona müdahale ediyor."
Gözlerimi kısıp ellerimi yıkamak için lavaboya yürüdüm.
Salak çocuk.
***
"Omuriliğindeki sinir kılıfını bacağından aldığımız sural sinirle tamir ettik, " elimdeki dosyaya bilinciyle ilgili bilgileri işaretlerken bakışlarımı boyunluğuyla uzanan, adının Senem olduğunu öğrendiğim kıza çevirdim.
Tavana bakıyor, bakışlarını oynatmıyordu, beni dinlemediğini bildiğim hâlde anlatmaya devam ettim.
"Tam iyileşme olup olmadığının sonucu 1-2 yıla kadar bile sürebilir. Bu süreci yakından takip etmemiz gerekiyor."
Çok uzun süren tehlikeli ve yorucu bir ameliyattı, ameliyatın üstünden saatler geçmiş olmasına rağmen kızın uyanmasını bekleyip sürekli kontrol ettim.
Ailesinden kimsenin gelmeyişi ilginç olan kısım.
Elimdeki dosyayı Emir'e verip başucundaki koltuğa oturdum.
"Bana ne olduğunu anlatmalısın Senem. Polisler de ifaden için bekliyor. "
Bakışlarını bana çevirmedi ama elinin yanında duran elimi tutup hafifçe sıktı.
"İsteyerek olmadı, isteyerek olmadı."
Kaşlarımı çatıp mırıldandıklarını duymak için hafifçe başımı eğdim.
"Yemin ederim isteyerek olmadı. "
"Ney?" dedim sessizliğine ayak uydurup.
"Onlar burada mı?"
Söyledikleri benim gibi Emir'in de dikkatini çekmişti, o da biraz daha yaklaştı.
"Kimler?"
"Abimler."
Emirle göz göze geldiğimizde ikimizinde kaşları çatıktı.
"Hayır, değiller."
O sırada kapının dışından gelen bağırışlar sessizliğimizi ve Senem'in sakinliğini kesti.
"Nerede o Orospu? "
"Beni öldürecekler! Nolur doktor, içeri alma onları nolur! "
Emir koşarak kapıyı kitlemeye gittiğinde bende ayağa kalkıp monitörden düzensizleşen kalp atışlarına baktım.
"Tamam, sakin ol. Onlar kim? Ne oluyor? "
"Burada mı? Bu odada mı?"
Boynuna rağmen hareket etmeye çalıştığında onu durdurdum.
Ziyaretçi olduğunu düşündüğüm kişilerin de sesleri geldiğinde rahatladım.
İçeriye almıyorlardı.
"Ne olduğunu anlatman için iki saniyen var."
Ağlayarak yüzüme baktığında gözlerinden bir şey anlatmayacağı belliydi.
"Tamam o zaman, Emir kapıyı aç."
Küçük bir çığlık atıp koluma yapıştığında Emir ne yapmaya çalıştığımı anlamaya çalışıyordu.
"Ben.... Ben, tecavüze uğra-"
"Açın lan şu kapıyı!"
"Tamam," dedim tansiyonu yükselen kıza bakıp.
"Bir şey olmayacak. Tamam mı? Sakin ol ve uyumaya çalı-"
Cümlemi bitiremeden kapı yumruklanmaya başladığında Emir güvenliği aradı.
"Ben bir şey yapmadım,yemin ederim. Ben istemedim yemin ederim."
Senem'in durumuna canım yanarken hâlâ yumruklanan kapıya döndüm.
"Şu lanet güvenlik nerede kaldı!"
"Hocam açmıyorlar!"
Derin bir nefes alıp heyecanımı bastırmaya çalıştım.
Duruşumu düzeltip Emir'e hastanın yanında kalmasını tembihledim ve kapıya doğru yürüdüm. Kapının kulbunu kavradığımda başımın üst kısmından geçen ağırlıkla kanım dondu.
Emir "Mısra Hocam!" diye bağırdığında buz tutan bedenimi harekete geçirmem gerektiğini farkımdaydım.
Kapıdan uzaklaş.
Kapıdan uzaklaş.
KAPIDAN UZAKLAŞ.
Elimi elektrik çarpmış gibi geri çekerken bir iki adım geriledim.
Başımın tam üstünden kapıya bıçak saplamışlardı.
Belki bir santim daha aşağı olsaydı...
Saçlarımı elimle düzeltip etrafıma bakındım.
Emir kolumdan tutmuş iyi olup olmadığımı soruyor, Senem ağlıyordu.
Bir anlık sinir patlamasıyla hızlı adımlarla kapıya yürüdüm.
Kilidi çevirip açtığımda elindeki bıçakla kapıda dikilen adamla göz göze geldik.
Kapıyı arkamdan kapatıp önünde durduğumda elindeki büyük bıçağı başımın yanından kapıya sapladı.
"Sen o orospuyu tedavi mi ediyorsun!"
İçimdeki tüm öfke toplandığında yumruk yaptığım elimi adamın suratına geçirdim.
Sendelediğinde ne yapacağını şaşırmış ve dikkati dağılmıştı.
Yakasından tutup hafifçe doğrulttuğum. Az önceki hâli olsa kolumu kopartabilecek potansiyele sahip adama bir kez daha yumruğumu geçirdiğimde sırtüstü yere düştü.
Kendine gel. Ne yapıyorsun?
"O orospu dediğin kadın, senden daha adam."
Ellerinin üstünde doğrulup sırtını duvara yasladığında etrafımızda toplanan kalabalığı hissediyordum.
Sen ne yaptın?
"Gücün o kıza mı yetiyor he! Hiç sordun mu? Hiç sordun mu sana zorla mı dokundular diye! "
Üstüne yürüdüğümde belime sarılan kollarla durmak zorunda kalsam da bağırmaktan kendimi alamadım.
"Kolay geliyor değil mi güçsüzü suçlamak! Sen onun namusu yüzünden ona zarar veremezsin!"
Çığlık gibi çıkan sesimle zehirlerken kelimeleri, içimdeki nefret dilimde buruk bir tat bırakmıştı.
"Defol git ahlâk bekçiliğini kardeşine zorla dokunan o erkeğe yap! Senin burada işin yok!"
Ağlamaya başladığında dudağından akan kanı, kana bulaşan gözyaşları sayesinde farketmiştim.
Yavaş yavaş kalbim göğüs kafesimde atmaya devam ettiğinde bakışlarımı etrafta gezdirdim.
Koridordaki bütün hastalar, hemşireler ve doktorlar durmuş bize bakıyordu.
"Ne oldu? Keyifli mi izlemek!"
Herkes aynı anda farklı yönlere dağıldığında bu sefer hâlâ belime sarılı kolların sahibine baktım.
"Ne yapıyorsun burada sen, yatağında olman gerekiyor."
Kollarını ittirip birkaç adım geriledim.
Bakışları bende değil, yerde ağlayan adamdaydı. Bende bakışlarımı o tarafa çevirdim.
Ona bir açıklama yapmam gerektiğini farkedince Mert'i arkamda bırakıp biraz daha yaklaştım.
"Sen mi ittin onu çatıdan?"
Bağırmıyordum, aksine sakin bile sayılırdım ama ses tonum bana ait olamayacak kadar soğuktu.
Tanımadığın bir Mısra.
Ağlaması şiddetlenirken başını iki yana salladı.
"Nereden bileyim, nereden bileyim..."
"Kalk," dedim koridorun başındaki polisleri görünce.
Başını kaldırıp sorgulayan gözlerle bana baktı.
"Önce kardeşinden dilemen gereken bir özür, sonra da polislere yapman gereken bir açıklama var."
İşaret parmağımı tehdit edercesine sallayıp kaşlarımı çattım.
"Eğer o kızın saçının bir teline zarar gelirse, yemin ediyorum seni hadım ederim, o zaman adamlığı görürsün."
Ellerimi önlüğümün cebine sokup geldiğim yönün tersine doğru yürüdüm.
Mert arkamdan geldiğinde koridoru dönene kadar sessizce takip etti.
En sonunda dayanamayıp kolumdan tutup durdurdu.
"Adamı nasıl dövdün sen öyle !"
"Üç dakika içinde odanda olmazsan sana da aynısını yaparım."
Kaşlarını kaldırıp sırıttı.
"Kıyamazsın- Ah, acıdı kızım ya!"
Dizine geçirdiğim tekmeyle yamulurken kolundan tutup doğrulttum.
"Odana gidiyor musun, gitmiyor musun? "
"Tamam be, " diye homurdanıp kollarını birleştirdiğinde ona tek kaşımı kaldırıp baktım.
Sonra o da sırıtıp yanağımdan öpmek için eğildiğinde kendimi geri çekmemi beklemiyordu.
"Odana git Mert."
Ona kızmadığım, onu suçlamadığım ona kırılmadığım anlamına gelmiyordu.
O da bunu anlayıp mahçupça başını salladı ve arkasını dönüp odasına doğru yürümeye başladı.
Asla eskisi gibi olamayız.
Sevgili gibi.
Arkamı döndüğümde Alp'i görmek istediğim son şey bile değildi.
"Hasta yakınını mı dövdün sen? " baygın baygın baktığında onu taklit edip bende öyle baktım.
"Evet."
"Mısra!" Dağhan'ın sesi koridorda yankılandığında oflayarak tekrar arkamı döndüm.
"Teker teker gelin be!" Kaşları çatık, alın kırışmış, yumruklar sıkılmış, çene kasılmış.
"Ya da sen gelme ya vazgeçtim," diye mırıldandığımda duymayacağını biliyordum.
"Sen hasta yakınını mı dövdün! "
"Dövmedim ya iki yumruk attım sadece."
İkisi birden gülünce onlara kötü kötü baktım.
"İyi yapmışsın."
İkisi aynı cümleyi kurduğunda onlara şaşkın şaşkın baktım.
Dağhan ve Alp.
Beni.
Haklı.
Bulmuşlardı.
"İki yumrukta ben salladım az önce. Şerefsiz."
Gülüp Dağhan'a sarıldığımda o da kollarını belime doladı.
"Bir an kızacaksın sandım."
"Hastane benim değil mi kızım, istediğini yumruklayabilirsin. Alayını-"
Alp imalı bir şekilde öksürdüğünde gülerek ona döndüm.
Gülen yüzümü görünce birden gülümser gibi olsa da sonra tekrar eski moronluğuna dönüp,
"Senem 'i kontrole gidiyorum." dedi ve yanımızdan geçip koridorda gözden kayboldu.
Bizde Dağhan'la beraber asansörü çağırıp aşağı inene kadar Sinem'den ne kadar hoşlandığını konuştuk.
Sinem, hani şu beyin cerrahı olan.
Asansör bir alt katta durduğunda Reyhan hemşire elindeki kartlarla asansöre bindi.
"Bende sizi arıyordum hocam. Bunlar sizin için."
Elindeki iki karttan birini bana diğerini Dağhan'a uzatınca "Bunlar ne?" dedim.
"Yarın akşam düğünüm var. Sizi de muhakkak bekliyorum, "
"Vaaay,"
"Hayırlı olsun," dedim elimi Reyhan'ın omzuna koyup.
"Aha buldum!"
Gözlerimi devirip Dağhan'a döndüm.
"Yarın Sinem'e aşkımı ilan edeceğim!"
Al işte, bir aşkımız eksikti.