Gri Gözün İnadı

1128 Words
Gri Göz’ün söylediklerine karşı çıkamadım. Belki de içimde hâlâ onunla tartışacak gücü bulamıyordum. Ama benim hikâyemin de öyle bilinmesini istemiyordum. Ben onlar gibi değildim. Karanlık iyice çökmüştü. Ateş sönmüştü. Böyle bir yerde, ne kadar soğuk olursa olsun, gece vakti ateş yakmamak neredeyse birinci kuraldı. Düşmanın, gökyüzüne yükselen dumanı ya da titrek alevleri fark etmesi an meselesiydi. Diğer adamlar bizden uzaklaşmıştı. Kimi kendi aralarında alçak sesle konuşuyor, kimi de dışarıda, dolunaya bakarak derin düşüncelere dalmıştı. Her biri, içinde yalnızlığını taşıyan birer gölge gibiydi. Ama ben, Gri Göz’ün, onlar için yapmak istediklerimden beni alıkoymasına kızgındım. Belki şimdiye kadar onlara sıcak bir şeyler hazırlamış, bir sofranın etrafında oturmuş, birbirimize hikâyelerimizi anlatıyor olurduk. Ama bu dağlar sertti. Acımasızdı. Ve sana insanlığını hatırlatan hiçbir duyguya yer vermeyecek kadar soğuktu. Gri Göz yıllardır burada yaşıyordu. İnsanlığa ait tüm duygularını geride bırakmış gibiydi. Belki onları gömmüştü. Belki de, yaşamak için onları öldürmek zorunda kalmıştı. Ve ben onu suçlayamazdım. Bir yandan onlar için bir şeyler yapmak, bir yandan da hikâyemi adam akıllı dinlemesi için doğru zamanı bekliyordum. Bana karşı bu kadar sert ve katıyken, ne desem inanmazdı. Önce güvenini kazanmam gerekiyordu. Derin bir nefes aldım, sesimi yumuşatarak konuştum: “Adamların aç, yorgun, üstelik üstleri ıslanmış.” Bunu söylerken anne olduğumu unutmayarak, insan olduğumu hatırlatan tek nedene sığınarak konuşuyordum. Gri Göz, kapının eşiğinde oturmuş, dışarı bakıyordu. Beni duyduğunda yavaşça omzunun üstünden döndü, gri gözü ay ışığında parlıyordu. “Sana her şeyi anlatacağım,” dedim kararlı bir sesle. “Ama önce bırak, sizin için getirdiklerimi yapayım.” Bu kez terslemedi. Kızmadı da. Yüzünü benden çevirip başını eğdi. Botlarına bakıyordu. Islandıkları belliydi. Sonra gözlerini adamlarına çevirdi. Onların yüzündeki umudu gördü. Ve kayıtsız kalamadı. Derin bir nefes aldı, sesi biraz daha yumuşamıştı: “Beni boş ver. Onlar için ne istiyorsan yap.” İçimi bir gurur kapladı. İlk kez bir şeyleri değiştirdiğimi hissettim. Neşeyle ayaklarımı uzatıp, hafifçe gülümseyerek, “Ayaklarımı çözmezsen yapamam,” dedim. O an, içimdeki karanlık bir nebze olsun hafifledi. Gözümdeki gölgeler dağıldı. Bir anlığına, sanki her şey normale dönebilirmiş gibi geldi. Gri Göz’ün elleri, ayaklarımdaki ipe giderken hafifçe titredi. O an fark ettim. O da üşüyordu. Ama belli etmemek için dişlerini sıkıyor, titreyen parmaklarını saklamaya çalışıyordu. Getirdiğim kuru çamaşırları adamlarına dağıtırken yüzlerini neşe kaplamıştı. O sert mizaçlı, dağların katı rüzgârlarında pişmiş adamlar, bir çocuk gibi gülümsüyor, minnetle bana bakıyordu. Onların bu hali, doğru olanı yaptığımı hissettirdi. Sonunda herkes payına düşeni aldı. Gözlerim Gri Göz’e kaydı. O hâlâ kapının önünde, sırtı bana dönük, dışarıyı izliyordu. Sıra ona gelmişti. Onun sert ve katı olduğunu, bunu asla kabul etmeyeceğini biliyordum. Ama pes etmeyecektim. Ne yapacağını kestiremez bir halde yavaşça ona doğru ilerledim. Sessizce arkasında durdum. “Senin için de bir şeyler aldım,” dedim yumuşak bir sesle. Bakmadı bile. “İstemem dedim ya,” diyerek sert bir şekilde tersledi. Ama ben kararlıydım. “Giymezsen üstündekiler don tutar. Ayaklarını sıcak tutman lazım,” dedim, inadımı hissettiren bir ses tonuyla. Omuzları gerildi. “Seni ilgilendirmez,” dedi kuru bir sesle. “Başka bir yerde karşılaşsaydık, beni öldürmekten zevk alırdın,” diye eklediğinde elimdekileri üzerine fırlatmak istedim. İçim öfkeyle burkuldu ama geri adım atmadım. “İnat edip giymezsen işte o zaman ölürsün,” dedim sertçe. “Ya da daha kötüsü, ayakların kangren olur, kesmek zorunda kalırlar.” Bir an sessizlik oldu. Sonra, sesi daha önce duymadığım kadar yumuşak çıktı: “Daha iyi ya… Benden kurtulmuş olursun.” Sesi her zamankinden farklıydı. Sadece inat değil… İçinde kırılmış bir şeyler vardı. İnatçılığına kızsam da, sesindeki bu değişim içime garip bir sıcaklık yaydı. Ona baktım, sırtı hâlâ bana dönüktü. Ama sesinden anladım, artık duvarlarını biraz olsun indiriyordu. Derin bir nefes aldım. “Ben değil, ama bu inadın seni öldürür,” dedim, tüm samimiyetimle. Gözlerimi yere indirdim. Onunla savaşıyordum ama onun için de savaşıyordum. Bana dönüp önce yüzüme, sonra elimdekilere baktı. Gözlerinde sertlik vardı ama içinde bambaşka bir şey saklıydı. “Pes etmeyeceksin, anlaşılan,” dedi, sesinde hem yorgunluk hem de çaresizlik vardı. Elimdekileri sertçe çekip aldı. “İstediğin oldu mu? Şimdi defol git!” Yutkundum. Neden bana böyle davranıyordu? Ona karşı sabrım tükeniyordu ama pes etmek istemiyordum. Bir şey demeden döndüm, sıcak bir çorba yapmak için kollarımı sıvadım. Ama karanlıkta ateş yakmama kuralı vardı ve bunu ihlal edecektim. Bunun için tekrar, istemeye istemeye ona yöneldim. Başka hakaretler, başka aşağılamalar duymak istemiyordum ama bu adamın sert mizacına karşı koymaya alışmam gerekiyordu. Kısık bir sesle, “Yemek için ateş yakmam lazım,” dedim. Gri Göz hızla dönüp ayağa kalktı. Birbirimize o kadar yakındık ki, nefesi yüzüme çarpıyordu. Gözleri gri bir fırtına gibi üzerime kilitlendi. “Ateş yok,” dedi, sesi hırlamaya benziyordu. Ama ben yine inat ettim. “Nasıl pişireceğim? Üfleyerek mi?” dedim kaşlarımı çatıp. Bir an, dudakları kıvrıldı. Güleceğini sandım. Onu gülerken görmeyi isterdim. Ama yapmadı. Yüzündeki sertlik, gri gözünün keskinliğiyle daha da korkutucu bir hâl aldı. Asık suratı, ona daha da haşin bir ifade katıyordu. “Hazır yiyecekler var, onları kullan,” dedi. “Ama size sıcak bir şeyler lazım,” diye direttiğimde derin bir nefes aldı. “Offf, çattık resmen,” dedi, ellerini beline koyarak. “Nesin sen?” diye sordu tekrar, sesi daha da sabırsızdı. Ona doğrudan, gözlerinin içine bakarak, “Anneyim,” dedim, dudaklarımı sıkıp kararlı bir şekilde. Gözleri bir an üzerimde durdu, ama sonra kaşlarını çattı. “Yine mi başladın?” dedi sıkılmış gibi. “Yemekten sonra sana anlatacağım,” dedim iç geçirerek. “Ama şimdi sıcak bir şeyler yemeniz lazım.” O an anladım. O, bu dağlarda merhameti unutmuştu. Ama ben, hatırlatmaya kararlıydım. Gri Göz yine terslemeye hazırlanıyordu ki, Kertenkele araya girdi. “Komutanım, hiç de fena olmaz sıcak bir çorba,” dedi, sesinde hafif bir alay vardı. Yüzbaşı gözlerini benden ayırmadan, sert bir tonla “Kertenkele,” dedi, ismini uzatarak. Kertenkele hemen ellerini ağzına götürüp sanki ağzını kapatıyormuş gibi yaptı, ama gözlerindeki gülümseme saklanmıyordu. Bunu fırsat bilerek, “En son ne zaman sıcak bir şey yediler adamların?” diye sordum, inatla gözlerine bakarak. Kaşlarını çatıp, alaycı bir ifadeyle “Annecilik mi oynuyorsun?” diye sordu. İçimde bir öfke patlamaya hazır bekliyordu. Artık sabrımın sonuna gelmiştim. “Anneyim ben zaten, tamam mı?” diye patladım. “Ne halin varsa gör!” diyerek karşısından çekildim. Duvarın dibine geçip dizlerimi kendime çekerek içimdeki kırgınlığı bastırmaya çalıştım. Kendi kendime kızıyordum. “Kabahat bende,” diye fısıldadım. “Ne diye uğraşıyorum ki?” Ama olmuyordu. İçimde beni hayatta tutan tek şey, güneşin altında eriyen karlar gibi akıp gidiyordu. Tam kendimi tamamen geri çekmeye hazırlanırken, Gri Göz’in hareketlendiğini fark ettim. Sanırım insafa gelmişti. İki duvarın kesiştiği yere giderek taşları yığmaya başladı. Don tutan toprağı, belinden çıkardığı bıçakla kazıyordu. Sonra başımın üzerine dikildi. Gölgesi üzerime düştü. “Beni adamlarıma düşman edeceksin,” dedi, sesi yorgundu ama eskisi kadar sert değildi. Kafamı kaldırıp ona baktım. “O kadar insansızlaşmışsın ki, biri sana merhameti hatırlatınca bile rahatsız oluyorsun,” dedim içimden, ama söylemedim. Çünkü biliyordum. Bundan fazlasına hazır değildi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD