Nesin Sen?

1145 Words
Molla Ahmet ve köylüler, Gri Göz ve adamları için bir şeyler almak istediğimi duyunca neredeyse seferber oldular. Ben sadece birkaç parça bir şey istemiştim ama onlar çuvallar dolusu eşya getirip önüme yığdılar. Gıdalar, giysiler, kalın içlikler, çoraplar… Önümde biriken eşyalar ağırlaşmaya başlamıştı. İçimde sıcak bir minnet duygusu vardı ama kimseden yardım istemedim. Alışkındım zorlu şartlara, bu kadarcık yük beni yıldırmazdı. Sırtıma ne bulduysam yükleyip yola koyuldum. Akşam karanlığı yavaş yavaş çökerken önümü görmek zorlaştı. Kara bata çıka ilerledim. Ayaklarım donuyor, nefesim hızlanıyordu. Yolculuğum beklediğimden uzun sürdü. Kar adımlarımı yavaşlatıyordu, bir ara olduğu yerde çöküp dinlenmek istedim ama durursam kalkamayacağımı biliyordum. Köylülerin, “Yardım edelim, taşıyalım,” diye ısrar ettiğinde neden geri çevirdiğimi şimdi daha iyi anlıyordum. Anneler, çocuklarını bu saatlerde, teröristlerin kol gezdiği bir yere göndermeye korkuyordu. O yüzden onlardan bir şey istemek olmazdı. Ama yine de içimden, “Keşke taşıma ısrarlarını geri çevirmeseydim,” diye geçirmedim değil. Dişlerimi sıktım, soğuk yüzümü keserken adımlarımı hızlandırdım. Gece olmadan geri dönmeliydim. Eğer Gri Göz ve adamları dönmüş ya da Kertenkele uyanmışsa, benim yokluğum içlerine kurt düşürebilirdi. Onların gözünde kazandığım güveni sarsmaya yeterdi. Ve düşündüğüm gibi, korktuğum başıma geldi. Ahırdan bozma depoya vardığımda, Gri Göz kapının hemen dışında, öfkeyle Kertenkele’ye kızıyordu. Sırtı bana dönüktü, bu yüzden beni fark etmedi. Ama diğer adamları, elimde çuvallarla içeri girdiğimi görünce hem şaşkınlık hem merak hem de minnetle bana baktılar. Tam o anda Gri Göz’ün sesi duyuldu: “Ya seni öldürüp kaçsaydı? Ya gidip teröristlere haber vermişse?” Sesindeki öfke, soğuk havada bir bıçak gibi keskin yankılanıyordu. Adamlarının meşaleleri alev alev yanıyor, ışıkları titreyerek yüzlerine vuruyordu. Gri Göz’ün gölgesi, karanlıkta parlayan bir kurdunki gibi uzuyordu. Bunu fark edince döndü, bakışları benim üzerime kilitlendi. Bir an, bana minnetle bakacağını düşündüm. Yaptığım şeyin takdir edileceğini sanmıştım. Bu yüzden yüzümde aptalca bir gülümseme belirdi. Ama onun gözleri ateş gibi sertti. Bir adım attı. Sonra bir adım daha… Burnundan soluyordu. Meşalelerin titrek ışığında yüzü daha da gölgelenmişti. Ben, bana teşekkür edeceğini sanmıştım. Oysa onun bakışlarından anladım ki, üstüme yürüyordu—beni azarlamak, hatta belki de hakaret etmek için. Ellerim, taşıdığım çuvalların iplerini sıktı. İçimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. “Nereye gittin sen?” diye gürledi, kolumdan sertçe tutarak kendine çekti. Sarsıntının etkisiyle sırtımdaki çuvallar yere düştü, içindeki eşyalar karların üzerine saçıldı. Ama o, öfkeden gözleri dönmüş bir halde, düşenlere bile aldırış etmedi. Parmağının kemik gibi sert baskısı kolumda acı bir sızı bıraktı. Başımı eğdim, sesim titrek ama kararlıydı. “Köye kadar indim,” dedim. Sözümü bitirmemi bile beklemedi. “Sen ne hakla burayı terk edersin? Senin hakkında daha kararımı bile vermemişken!” diye hırladı. Yutkundum. “Özür dilerim,” dedim, boğazıma saplanan bir sancıyla. “Size yiyecek ve giyecek almak istedim.” O an, belki de ilk kez fark etti yere düşen eşyaları. O an, belki de bana biraz minnet duyacağını düşündüm. Ama gözlerinde minnetin zerresi yoktu. “Senden bunu yapmanı isteyen oldu mu?” diye hışımla sordu, sesindeki öfke daha da katılaşmıştı. Beni bir kez daha sertçe çekti. Nefesim kesildi. Sonra daha önce beni bağladıkları ipleri eline aldı. “Bundan sonra hep bağlı kalacak,” dedi, oradaki adamlara hitaben. Sesi kararlıydı. Sanki hüküm verilmişti. İçimde bir şey koptu o an. Bu adamın merhameti var mıydı, yoksa yok muydu? Onu anlamaya çalışırken tekrar esir olmaya mahkûm edilmek… Kendi içimde bir savaş başladı. Ama bir şeyden emindim. Gri Göz ne kadar katıysa, ben de o kadar dik duracaktım. “Beni bağlamadan önce size sıcak bir şeyler yapmama izin ver,” dedim, başım hâlâ eğik. Gri Göz, bir an duraksadı, ama sonra sesi yine o keskin, o güvensiz tonu takındı. “Ne yapmaya çalıştığını anlamıyor muyum sanıyorsun? Aklınca güvenimizi kazanıp bizi pusuya mı düşüreceksin?” İçimde bir şeyler kırıldı. Yutkundum. “Yemin ederim öyle bir niyetim yok,” dedim, sesim neredeyse fısıltı kadar kısıktı. Bana doğru eğildi. Gözlerimi yakalamaya çalışarak, “Nesin sen?” diye sordu. Sonra sesi daha da sertleşti. “Teröristlerin yeni bir versiyonu mu?” Ağzından çıkan sıcak nefes, havanın soğukluğu ile buluşurken buhar olup dağılıyordu. Öfke damarlarımı yakarken, gözlerini yakalayıp dimdik baktım. “Ben terörist değilim,” dedim, kelimelerimi her zamankinden daha güçlü bir şekilde vurgulayarak. Gözlerinde alaylı bir parıltı belirdi. “Değil misin?” dedi, gülerek. Nefesi yüzüme vuruyordu. Soğuk kadar sert, keskin bir nefes… “Sana inanmamı mı bekliyorsun? Sizin gibi şerefsizler her türlü alçaklığı yapar. Çocukları, bebekleri bile kullanmaktan geri durmazlar!” Ona kızamadım. Haklıydı. Böyle bir acıyı yaşamış, böyle bir ihanete uğramıştı. Kalbinin taşlaşması boşuna değildi. Eğilip bacaklarımı bağlamaya çalışırken ona karşı koymadım. Bağcıklar sıkı sıkı düğümlenirken, gözlerimi boşluğa diktim. Ve o an, içimdeki en büyük yarayı, en büyük gerçeği dile getirdim. “Ben de çocuğum için buradayım,” dedim, bacaklarım bağlanıp yere yığılırken. Bir anlık sessizlik oldu. Gri Göz’ün yüzü dondu. Parmakları ipleri sıkarken, gözleri bir an için titredi. İlk defa… İlk defa bana karşı bir acıma hissi belirdi yüzünde. Bir anlık sessizlik… Gözlerindeki o küçük yumuşama anında kayboldu. Yeniden sertleşti. “Kendini acındırmaya çalışma. Sana güvenmiyorum,” dedi, sesi bıçak gibi keskin ve duygusuzdu. İçimde bir şey koptu. Gözlerim buğulandı ama ağlamamak için dudaklarımı sıktım. Onun bu kadar acımasız olmasına kızdım. Nasıl bir anne, çocuğunu böyle aşağılık bir durum için kullanır ki? Bu sorunun cevabını düşünmek bile midemi bulandırıyordu. Ama ben o annelerden değildim. Benim acım gerçekti. Çocuğum gerçekte vardı ve onun için yaşıyordum. Boğazımdaki yumruyu yutkunarak bastırmaya çalıştım. “Sana yalan söylemiyorum,” dedim, sesim çatlamıştı. Kelimeler boğazımı yakarak çıkıyordu. “İster inan, ister inanma.” Sonra kendimi toparladım. Dik durmalıydım. “Bana istediğini yap, istediğini söyle… Ama sakın çocuğumu kullandığımı söyleme.” Sesim netti. İçimde bir dağ gibi yükselen acı ve öfkeyle, ona meydan okur gibi konuştum. Bir an… Bir an yumuşadığını hissettim. Kısa, çok kısa bir an. Ama hemen ardından o duvarı tekrar ördü. Kaşlarını çattı, dudaklarını büzdü. Alayla, şüpheyle sordu: “Sen kaç yaşındasın ki çocuk sahibi oluyorsun?” Bana inanmamıştı. İçimi bir titreme sardı. Ama ben bu gerçeği inkâr edemezdim. Çünkü ben bir anneydim. Ve bu gerçeği kimse benden alamazdı. Ayaklarımı bağladıktan sonra, ellerimi de bağlamasını bekliyordum. Ama o durmuştu. Bir an tereddüt ettiğini hissettim. Belki inanmıştı. Belki merhamete gelmişti. İşini kolaylaştırmak için ellerimi uzattım. “On dokuz yaşındayım,” dedim, sesim sakin ama içimde fırtınalar kopuyordu. Hareketleri yavaşladı. Ama içimi parçalamaktan yine de vazgeçmedi. “Senin gibi kızlar onların militanlarını yetiştiriyor,” dedi, sesi soğuk ve sertti. Gözlerindeki tiksintiyi saklamıyordu. “Sizler…” dediğinde, kelimeyi adeta dişlerinin arasından tükürüyordu. “Öyle ‘kadın hakları, kadın özgürlüğü’ gibi süslü cümlelere kanıp dağa çıkıyor ya da kaçırılıyorsunuz. İş işten geçtikten sonra ancak anlıyorsunuz gerçeği. Sonra da hepsinin altına girip onların döl yatağı oluyorsunuz.” Buz gibi rüzgâr yüzüme çarptı ama içimdeki yangın daha büyüktü. Acı bir gerçeği dile getirmişti. Ve ben bu hikâyeleri çok duymuştum. Bu yüzden ne şaşırdım, ne hayrete düştüm. Gözlerimi ona diktim. Ama içimde bir şey vardı… Öfke değil. Sadece koca bir “Sen hiçbir şey bilmiyorsun.” hissi… Ama bunu anlatmak için ne yeterince güçlüydüm ne de o, anlamaya hazırdı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD