12. BÖLÜM

2076 Words
‎O bakış… ‎ ‎Aylardır bana ilk kez gerçekten baktı. ‎ ‎O kadar kısa sürdü ki, belki de hayal ettiğimi sandım. Ama hayır—gerçekti. ‎ ‎Göz göze geldiğimizde, içindeki tereddüdü gördüm. Bir şey söyleyecekmiş gibi dudaklarını araladı ama sonra hemen toparlandı, başını çevirip hızla kendi dairesine girdi. ‎ ‎Ben ise orada, koridorun ortasında kalakaldım. ‎ ‎Bu, bir şeylerin değişmeye başladığının işareti miydi? ‎ ‎Ya da, sadece bir anlık bir zayıflık mıydı? ‎ ‎ ‎--- ‎ ‎Birkaç gün boyunca, her şey eski haline döndü. ‎ ‎Feray yine benim varlığımı yok sayıyordu. Hastanedeki kontrollerde soğuk ve profesyoneldi. Ama fark ettim. ‎ ‎Artık eskisi kadar katı değildi. ‎ ‎Gözleri bana her zamankinden daha uzun süre takılı kalıyordu. Ellerini çekerken hafifçe tereddüt ediyordu. ‎ ‎Bir şeyler değişiyordu. ‎ ‎Ama ne olduğunu anlayamadan, o gece oldu. ‎ ‎ ‎--- ‎ ‎Gece yarısını çoktan geçmişti. ‎ ‎Uykum kaçtığı için balkona çıkmıştım. Bir sigara yaktım, dumanı içime çekerken düşüncelerim yine ona gitti. ‎ ‎Sonra… ‎ ‎Bir ses duydum. ‎ ‎Bir çarpma sesi. ‎ ‎Feray’ın dairesinden geliyordu. ‎ ‎Hemen irkildim, sigarayı yere atıp söndürdüm. Kulak kesildim. ‎ ‎Bir ses daha. ‎ ‎Bir şeyin sertçe yere düşme sesi. ‎ ‎Ve sonra… bir inleme. ‎ ‎Bunu duyduğum an düşünmeyi bıraktım. ‎ ‎Koşarak içeri girdim, kapıdan çıktım ve Feray’ın kapısına ulaştım. ‎ ‎Kapıyı çalmadım. Vurmadım. ‎ ‎Doğrudan açmaya çalıştım. ‎ ‎Kilidi çevirmeye çalışırken seslendim: “Feray!” ‎ ‎İçeriden cevap gelmedi ama başka bir ses daha duydum—bir şeyin devrilme sesi. ‎ ‎Kahretsin. ‎ ‎Gözümü kapattım, bir saniye bile düşünmeden omzumla kapıya yüklendim. ‎ ‎Bir. ‎ ‎İki. ‎ ‎Üç. ‎ ‎Kapı hızla açıldı ve içeri daldım. ‎ ‎Salon dağınıktı. Masanın üzerindeki eşyalar yere saçılmıştı. Birkaç bardak kırılmış, halının üzerine yayılmıştı. ‎ ‎Ve Feray… ‎ ‎Feray yerdeydi. ‎ ‎Sırtını duvara dayamış, bir eli karnında, nefesi düzensizdi. Yüzü solgundu, alnından terler süzülüyordu. ‎ ‎Gözleri bulanıktı ama beni görünce hafifçe kısıldı. ‎ ‎Zayıf bir sesle adımı söyledi. ‎ ‎Benim adımı. ‎ ‎Aylar sonra, ilk kez. ‎ ‎Yanına çömeldim, elim yüzüne giderken bir an duraksadım. O istemediği sürece dokunamazdım. ‎ ‎Ama o anda… ‎ ‎Elini benim bileğime koydu. ‎ ‎Parmakları güçsüzce sıktı. ‎ ‎“Sana ihtiyacım var,” dedi fısıltıyla. ‎ ‎Ve o an, dünya yeniden dönmeye başladı. ‎ ‎ ‎ ‎ ‎O üç kelime, bana ihtiyacı var. ‎ ‎İçimde bir şeylerin yerinden oynadığını hissettim ama şimdi bunun zamanı değildi. Feray kötü durumdaydı. ‎ ‎Gözleri bulanık bakıyordu, nefesi hızlı ve düzensizdi. Beni tuttuğu eli zayıfça titriyordu. ‎ ‎“Feray, bana bak,” dedim. “Ne oldu? Neyin var?” ‎ ‎Gözlerini kırpıştırdı. Cevap vermek istiyordu ama dili dönmüyordu sanki. Elini yavaşça karnına kaydırdı. ‎ ‎Ve o an fark ettim. ‎ ‎Baskı uyguladığı yerde, koyu bir leke vardı. ‎ ‎Kan. ‎ ‎Kahretsin. ‎ ‎Tişörtünün altından sızan kanı gördüğümde içimdeki panik yükseldi ama kendimi hemen toparladım. Şimdi paniklemenin sırası değildi. ‎ ‎Sakin ol, Yağız. ‎ ‎Kendi kendime tekrar ettim. Özel harekât eğitimi almış bir adamım ben. Yüzlerce yaralı taşımış, yüzlerce kez kan kaybını nasıl durduracağımı öğrenmiştim. ‎ ‎Ama bu Feray’dı. ‎ ‎Ve onu kaybetme ihtimalim… ‎ ‎Düşünme, dedim kendime. Şimdi sadece harekete geç. ‎ ‎ ‎--- ‎ ‎Hızla üzerimdeki tişörtü çıkardım ve kanayan bölgeye bastırdım. ‎ ‎“Beni dinle, Feray,” dedim. “Gözlerini açık tut. Sakın bayılma.” ‎ ‎Göz kapakları ağırlaşıyordu. ‎ ‎“Hemşire çağırmalıyım,” diye fısıldadı. ‎ ‎“Neyi çağıracaksın? Hemşire sensin!” dedim, sesim sert çıkmıştı. Sinirden değil, korkudan. ‎ ‎Güçsüzce gülümsedi ama hemen inledi. ‎ ‎“Feray, ne oldu? Nasıl yaralandın?” ‎ ‎Cevap vermedi. ‎ ‎“Feray!” ‎ ‎Gözleri benimkilerle buluştu. Derin, koyu siyah gözleri… Sanki bir şey söylemek istiyordu ama söyleyemiyordu. ‎ ‎İçim sıkıştı. ‎ ‎Bu işte bir gariplik vardı. ‎ ‎Bunu düşünecek vaktim yoktu, elimi cebime atıp telefonumu çıkardım. Ambulansı arayıp “Hastamız var, hemen gelin!” diye bağırdım. ‎ ‎Feray ellerimi itti. ‎ ‎“Hayır…” ‎ ‎“Hayır mı? Saçmalama Feray!” ‎ ‎Gözleri kısıldı. Nefes nefeseydi. ‎ ‎“Sakın polise haber verme.” ‎ ‎Bir an duraksadım. ‎ ‎Polis mi? ‎ ‎Neden? ‎ ‎Bu bir kaza değil miydi? ‎ ‎Birisi mi ona bunu yaptı? ‎ ‎Öfkemi bastırarak gözlerine baktım. “Feray… Sana kim yaptı?” ‎ ‎Ama başını iki yana salladı. Konuşmayacaktı. ‎ ‎Şu an önemli olan onun hayatta kalmasıydı. ‎ ‎Diğer her şey bekleyebilirdi. ‎ ‎ ‎--- ‎ ‎Ambulans geldiğinde, hastane koridorlarında o gece tekrar tekrar yankılanan bir çığlık oldu. ‎ ‎Feray bilinci kapanmak üzereyken sedyeye yatırıldı. Ama o kısa an… ‎ ‎Göz kapakları düşmek üzereyken beni gördü. ‎ ‎Ve o an, çığlığı attı. ‎ ‎“YAĞIZ!” ‎ ‎Adımı söyleyişi, içinde barındırdığı korku, çaresizlik, acı… Beni paramparça etti. ‎ ‎Etrafımdaki her şey sustu. O an, sadece Feray’ın sesi vardı. ‎ ‎Ve ben… ‎ ‎İkincu kez, onu kaybedebileceğim ihtimaliyle gerçekten yüzleştim. ‎ ‎ ‎ ‎Feray’ın çığlığı hastane koridorlarında yankılandığında içimde bir şeyler koptu. ‎ ‎Beni böyle çağırmasını istemezdim. Acı içinde, korkuyla… ‎ ‎Ama bu çığlık, beni çağırıyordu. ‎ ‎Sedyeye yatırılırken eli istemsizce havada kaldı. Bir şey arıyordu. ‎ ‎Beni. ‎ ‎Ona doğru bir adım attım ama hemşirelerden biri önüme geçti. ‎ ‎“Beklemeniz gerekiyor, içeri yalnızca tıbbi personel girebilir!” ‎ ‎Gözlerimi Feray’dan ayıramadım. Sedye ilerlerken başını yana çevirdi ve bana baktı. ‎ ‎Gözlerinde her şey vardı. Öfke, acı, korku… Ve en kötüsü, yardım isteyişi. ‎ ‎Beni istemediğini söylemişti. Ama şu an ihtiyacı vardı. ‎ ‎Feray’ın doktor önlüğü kana bulanmıştı. Beyaz kumaş, kırmızıya bulanmış, göğüs kısmı nefes alışverişiyle yükselip alçalıyordu. ‎ ‎Ona yetişemeden, sedyenin ardındaki kapılar kapandı. ‎ ‎Ve ben orada öylece kaldım. ‎ ‎Elim havada, tutamadığım o ele bakarak. ‎ ‎ ‎--- ‎ ‎SAATLER SONRA ‎ ‎Hastane koridorlarında bir ileri bir geri yürüdüm. Tırnaklarımı avuç içime geçirecek kadar sıkmıştım. ‎ ‎Onun gibi beklemekten nefret ettiğimi fark ettim. Hareketsiz, çaresiz kalmaktan. ‎ ‎Ama ilk kez, bir savaşın ortasında olmamayı diliyordum. ‎ ‎İlk kez, keşke silahlı bir çatışmanın içindeydim de buraya ben kanlar içinde getirilseydim diyordum. ‎ ‎Keşke Feray o sedyede değil de ben olsaydım. ‎ ‎Başımı duvara yasladım, gözlerimi kapattım. Ambulansta söylediklerini düşündüm. ‎ ‎"Sakın polise haber verme." ‎ ‎Neden? ‎ ‎Bu bir kaza mıydı? Yoksa biri mi ona bunu yaptı? ‎ ‎Eğer biriyse… Onu bulurum. ‎ ‎Ve eğer Feray’ı bilerek, isteyerek yaralamışsa… Hayatta kalamayacak kadar pişman ederim. ‎ ‎Adımı duydum. ‎ ‎Başımı kaldırdım. ‎ ‎Büşra. ‎ ‎Hızlı adımlarla yanıma geldi. ‎ ‎“Ameliyat bitti,” dedi. “Feray yoğun bakımda.” ‎ ‎Derin bir nefes aldım. Yaşıyordu. ‎ ‎“Ne zaman uyanır?” diye sordum. ‎ ‎Büşra omuzlarını silkti. “Durumu stabil ama ne zaman kendine gelir, bilmiyoruz. Vücudu çok kan kaybetti.” ‎ ‎Başımı salladım. ‎ ‎Sonra gözlerimi kısarak ona baktım. “Ne oldu?” ‎ ‎Büşra duraksadı. ‎ ‎“Büşra,” diye tekrarladım, “Ne oldu?” ‎ ‎Gözlerini kaçırdı. “Bilmiyorum.” ‎ ‎“Bilmiyorsun?” ‎ ‎“Feray kimseye bir şey söylemedi. Hastaneye getirdiğimizden beri ağzından tek kelime çıkmadı.” ‎ ‎Bu hiç de normal değildi. ‎ ‎Feray, sıradan bir hasta değildi. Kendi meslektaşlarının arasında, kendi hastanesinde yatıyordu. ‎ ‎Eğer sessiz kalıyorsa, bunun bir sebebi vardı. ‎ ‎ ‎--- ‎ ‎ÜÇ GÜN SONRA ‎ ‎Feray, gözlerini açtığında odanın loş ışığında nefesini tuttu. ‎ ‎İlk gördüğü şey serum hortumları ve kalp monitörünün titreşen ışıklarıydı. ‎ ‎Sonra… ‎ ‎Sonra beni gördü. ‎ ‎Başucunda oturuyordum. ‎ ‎Uyandığını anladığımda sandalye gıcırdadı. ‎ ‎Ve Feray, ilk defa günler sonra konuştu. ‎ ‎“Git.” ‎ ‎Sesi kısık ve yorgundu. Ama hâlâ o tanıdık sertliği taşıyordu. ‎ ‎İçimde bir şeylerin sıkıştığını hissettim. ‎ ‎“Gitmiyorum,” dedim basitçe. ‎ ‎Gözlerini kıstı. Konuşmak istemiyordu. Ama ben, bu kez sessiz kalmayacaktım. ‎ ‎“O gece sana ne oldu, Feray?” ‎ ‎Kaşları hafifçe çatıldı. ‎ ‎“Sana kim yaptı?” ‎ ‎Feray’ın gözlerindeki parıltı değişti. Bir saniyeliğine bile olsa, korkuyu gördüm. ‎ ‎Ama sonra gözlerini kapattı. ‎ ‎Ve bir kez daha sustu. ‎ ‎ ‎ ‎Feray’ın gözlerini kapatması, konuşmayı reddetmesi beni daha da öfkelendirdi. ‎ ‎Ona ne olduğunu bilmem gerekiyordu. Kim yaptıysa… bulacaktım. ‎ ‎Hastane odası, makine sesleri dışında sessizdi. Ama bu sessizlik, fırtına öncesi gibi ağırdı. ‎ ‎Sandalyede biraz daha dikleştim. “Feray.” ‎ ‎Gözlerini açmadı. ‎ ‎“Sana bunu kim yaptı?” ‎ ‎Yanıt vermedi. ‎ ‎Çenemi sıktım. “Benden saklama. Polise bile haber verilmemesini istedin. Demek ki… işin içinde bir şey var.” ‎ ‎Derin bir nefes aldı ama hâlâ suskundu. ‎ ‎O an fark ettim ki, bu sadece fiziksel bir yara değildi. ‎ ‎Feray korkuyordu. ‎ ‎Kimseyi korkutamayacak kadar güçlü bir kadının korktuğunu görmek… içimdeki öfkeyi daha da körükledi. ‎ ‎Elimi, yataktaki elinin yakınına koydum. Dokunmadım. Sadece, burada olduğumu bilmesini istedim. ‎ ‎"Feray, sana bunu yapan her kimse… onu bulurum." ‎ ‎Gözleri açıldı. Yorgundu ama o tanıdık keskinlik geri dönmüştü. ‎ ‎"Hiçbir şey yapmayacaksın." ‎ ‎Ses tonu, o kadar net ve kesin çıkmıştı ki bir an donakaldım. ‎ ‎"Feray—" ‎ ‎"Yağız," diye kesti sözümü. "Beni dinle. Hiçbir şey yapmayacaksın. Bu mesele kapanacak. Kimse bir şey bilmeyecek." ‎ ‎Başımı iki yana salladım. "Sen ciddi misin?" ‎ ‎"Fazlasıyla." ‎ ‎"Feray, biri seni neredeyse öldürüyordu!" ‎ ‎Gözleri bir an kırpıştı ama sonra kendini toparladı. Yine o duvarları örmüştü. ‎ ‎"Yaşıyorum," dedi, sesi soğuktu. "Önemli olan bu." ‎ ‎Ellerimi saçlarıma geçirdim, yerimde hafifçe geriye yaslandım. “Bunun bu kadar basit olduğunu mu sanıyorsun?” ‎ ‎Bana baktı. Öyle bir baktı ki... içimde bir şeyler düğümlendi. ‎ ‎"Öyle olmak zorunda." ‎ ‎Bu sefer ben sustum. ‎ ‎Çünkü anladım ki, bu konuyu zorladığım sürece Feray daha fazla kapanacaktı. ‎ ‎Ama bir şeyi de biliyordum. ‎ ‎Bu iş burada kalmayacaktı. ‎ ‎Kim olursa olsun… Feray’a bunu yapanın peşini bırakmayacaktım. ‎ ‎ ‎ ‎ ‎ ‎ ‎Feray, “Bu mesele kapanacak,” demişti. Ama ben bunun kapanmasına asla izin veremezdim. ‎ ‎Onu bu hale getiren her kimse, sadece bir uyarıyla duracak biri değildi. Ve Feray, korkusunu saklamaya çalışsa da… onu tanıyordum. ‎ ‎Korkuyordu. ‎ ‎Ve ben, bir daha asla Feray’ı korkutan bir şeyi görmezden gelemezdim. ‎ ‎Ama şimdilik… susmam gerekiyordu. ‎ ‎O gece, hastane koridorunda sabahladım. Feray’ın odasına girip ona bakmamam gerektiğini biliyordum, ama kapının eşiğinde durup içeri göz attım. ‎ ‎O, yatakta kıpırdamadan yatıyordu. Ama ben onun uyumadığını biliyordum. ‎ ‎Tıpkı benim uyuyamayacağım gibi. ‎ ‎ ‎--- ‎ ‎Ertesi gün, odasına girdiğimde Feray işinin başına dönmüştü. Beyaz önlüğü üstündeydi, sargılar kolunun altından zar zor görünüyordu. ‎ ‎Beni görünce kaşlarını çattı. "Burada ne işin var?" ‎ ‎Gülümsedim. "Ne sandın? Ben de hastayım, hatırladın mı? Hem, bakıma ihtiyacım var." ‎ ‎Gözlerini devirdi ama yaklaşmamı engellemedi. Bu, bir ilerlemeydi. ‎ ‎Masasının üzerine dosyaları bırakırken, bana göz ucuyla baktı. “Yağız, bu kadar çabuk iyileşip ayaklanmaman gerekiyor. Senin gibi hastalar dinlenmeli.” ‎ ‎Kolumu kaldırdım, hafifçe döndürdüm. "Eminim biraz daha zorlarsam dikişleri patlatırım. O zaman ilgilenmek zorunda kalırsın." ‎ ‎Kaşlarını çattı. “Beni zorlayacak mısın?” ‎ ‎Ona doğru bir adım attım. Çok yakındık. ‎ ‎“Hayır," dedim alçak bir sesle. "Sadece beni görmezden gelmemen için ne yapmam gerektiğini öğrenmeye çalışıyorum." ‎ ‎Bir an, sanki tüm odadaki hava çekildi. ‎ ‎Feray’ın gözleri gözlerime kilitlendi. ‎ ‎Sonra başını çevirdi. ‎ ‎“Yağız, biz—” ‎ ‎Ama cümlesini tamamlamadı. ‎ ‎Çünkü tam o anda, hastane kapısından içeri tanıdık bir adam girdi. ‎ ‎Ve Feray’ın yüzü anında soldu. ‎ ‎O an anladım. ‎ ‎Bu iş kapanmayacaktı. ‎ ‎Çünkü Feray’a zarar veren kişi… çok yakınımızdaydı. ‎ ‎ ‎ ‎
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD