O bakış…
Aylardır bana ilk kez gerçekten baktı.
O kadar kısa sürdü ki, belki de hayal ettiğimi sandım. Ama hayır—gerçekti.
Göz göze geldiğimizde, içindeki tereddüdü gördüm. Bir şey söyleyecekmiş gibi dudaklarını araladı ama sonra hemen toparlandı, başını çevirip hızla kendi dairesine girdi.
Ben ise orada, koridorun ortasında kalakaldım.
Bu, bir şeylerin değişmeye başladığının işareti miydi?
Ya da, sadece bir anlık bir zayıflık mıydı?
---
Birkaç gün boyunca, her şey eski haline döndü.
Feray yine benim varlığımı yok sayıyordu. Hastanedeki kontrollerde soğuk ve profesyoneldi. Ama fark ettim.
Artık eskisi kadar katı değildi.
Gözleri bana her zamankinden daha uzun süre takılı kalıyordu. Ellerini çekerken hafifçe tereddüt ediyordu.
Bir şeyler değişiyordu.
Ama ne olduğunu anlayamadan, o gece oldu.
---
Gece yarısını çoktan geçmişti.
Uykum kaçtığı için balkona çıkmıştım. Bir sigara yaktım, dumanı içime çekerken düşüncelerim yine ona gitti.
Sonra…
Bir ses duydum.
Bir çarpma sesi.
Feray’ın dairesinden geliyordu.
Hemen irkildim, sigarayı yere atıp söndürdüm. Kulak kesildim.
Bir ses daha.
Bir şeyin sertçe yere düşme sesi.
Ve sonra… bir inleme.
Bunu duyduğum an düşünmeyi bıraktım.
Koşarak içeri girdim, kapıdan çıktım ve Feray’ın kapısına ulaştım.
Kapıyı çalmadım. Vurmadım.
Doğrudan açmaya çalıştım.
Kilidi çevirmeye çalışırken seslendim: “Feray!”
İçeriden cevap gelmedi ama başka bir ses daha duydum—bir şeyin devrilme sesi.
Kahretsin.
Gözümü kapattım, bir saniye bile düşünmeden omzumla kapıya yüklendim.
Bir.
İki.
Üç.
Kapı hızla açıldı ve içeri daldım.
Salon dağınıktı. Masanın üzerindeki eşyalar yere saçılmıştı. Birkaç bardak kırılmış, halının üzerine yayılmıştı.
Ve Feray…
Feray yerdeydi.
Sırtını duvara dayamış, bir eli karnında, nefesi düzensizdi. Yüzü solgundu, alnından terler süzülüyordu.
Gözleri bulanıktı ama beni görünce hafifçe kısıldı.
Zayıf bir sesle adımı söyledi.
Benim adımı.
Aylar sonra, ilk kez.
Yanına çömeldim, elim yüzüne giderken bir an duraksadım. O istemediği sürece dokunamazdım.
Ama o anda…
Elini benim bileğime koydu.
Parmakları güçsüzce sıktı.
“Sana ihtiyacım var,” dedi fısıltıyla.
Ve o an, dünya yeniden dönmeye başladı.
O üç kelime, bana ihtiyacı var.
İçimde bir şeylerin yerinden oynadığını hissettim ama şimdi bunun zamanı değildi. Feray kötü durumdaydı.
Gözleri bulanık bakıyordu, nefesi hızlı ve düzensizdi. Beni tuttuğu eli zayıfça titriyordu.
“Feray, bana bak,” dedim. “Ne oldu? Neyin var?”
Gözlerini kırpıştırdı. Cevap vermek istiyordu ama dili dönmüyordu sanki. Elini yavaşça karnına kaydırdı.
Ve o an fark ettim.
Baskı uyguladığı yerde, koyu bir leke vardı.
Kan.
Kahretsin.
Tişörtünün altından sızan kanı gördüğümde içimdeki panik yükseldi ama kendimi hemen toparladım. Şimdi paniklemenin sırası değildi.
Sakin ol, Yağız.
Kendi kendime tekrar ettim. Özel harekât eğitimi almış bir adamım ben. Yüzlerce yaralı taşımış, yüzlerce kez kan kaybını nasıl durduracağımı öğrenmiştim.
Ama bu Feray’dı.
Ve onu kaybetme ihtimalim…
Düşünme, dedim kendime. Şimdi sadece harekete geç.
---
Hızla üzerimdeki tişörtü çıkardım ve kanayan bölgeye bastırdım.
“Beni dinle, Feray,” dedim. “Gözlerini açık tut. Sakın bayılma.”
Göz kapakları ağırlaşıyordu.
“Hemşire çağırmalıyım,” diye fısıldadı.
“Neyi çağıracaksın? Hemşire sensin!” dedim, sesim sert çıkmıştı. Sinirden değil, korkudan.
Güçsüzce gülümsedi ama hemen inledi.
“Feray, ne oldu? Nasıl yaralandın?”
Cevap vermedi.
“Feray!”
Gözleri benimkilerle buluştu. Derin, koyu siyah gözleri… Sanki bir şey söylemek istiyordu ama söyleyemiyordu.
İçim sıkıştı.
Bu işte bir gariplik vardı.
Bunu düşünecek vaktim yoktu, elimi cebime atıp telefonumu çıkardım. Ambulansı arayıp “Hastamız var, hemen gelin!” diye bağırdım.
Feray ellerimi itti.
“Hayır…”
“Hayır mı? Saçmalama Feray!”
Gözleri kısıldı. Nefes nefeseydi.
“Sakın polise haber verme.”
Bir an duraksadım.
Polis mi?
Neden?
Bu bir kaza değil miydi?
Birisi mi ona bunu yaptı?
Öfkemi bastırarak gözlerine baktım. “Feray… Sana kim yaptı?”
Ama başını iki yana salladı. Konuşmayacaktı.
Şu an önemli olan onun hayatta kalmasıydı.
Diğer her şey bekleyebilirdi.
---
Ambulans geldiğinde, hastane koridorlarında o gece tekrar tekrar yankılanan bir çığlık oldu.
Feray bilinci kapanmak üzereyken sedyeye yatırıldı. Ama o kısa an…
Göz kapakları düşmek üzereyken beni gördü.
Ve o an, çığlığı attı.
“YAĞIZ!”
Adımı söyleyişi, içinde barındırdığı korku, çaresizlik, acı… Beni paramparça etti.
Etrafımdaki her şey sustu. O an, sadece Feray’ın sesi vardı.
Ve ben…
İkincu kez, onu kaybedebileceğim ihtimaliyle gerçekten yüzleştim.
Feray’ın çığlığı hastane koridorlarında yankılandığında içimde bir şeyler koptu.
Beni böyle çağırmasını istemezdim. Acı içinde, korkuyla…
Ama bu çığlık, beni çağırıyordu.
Sedyeye yatırılırken eli istemsizce havada kaldı. Bir şey arıyordu.
Beni.
Ona doğru bir adım attım ama hemşirelerden biri önüme geçti.
“Beklemeniz gerekiyor, içeri yalnızca tıbbi personel girebilir!”
Gözlerimi Feray’dan ayıramadım. Sedye ilerlerken başını yana çevirdi ve bana baktı.
Gözlerinde her şey vardı. Öfke, acı, korku… Ve en kötüsü, yardım isteyişi.
Beni istemediğini söylemişti. Ama şu an ihtiyacı vardı.
Feray’ın doktor önlüğü kana bulanmıştı. Beyaz kumaş, kırmızıya bulanmış, göğüs kısmı nefes alışverişiyle yükselip alçalıyordu.
Ona yetişemeden, sedyenin ardındaki kapılar kapandı.
Ve ben orada öylece kaldım.
Elim havada, tutamadığım o ele bakarak.
---
SAATLER SONRA
Hastane koridorlarında bir ileri bir geri yürüdüm. Tırnaklarımı avuç içime geçirecek kadar sıkmıştım.
Onun gibi beklemekten nefret ettiğimi fark ettim. Hareketsiz, çaresiz kalmaktan.
Ama ilk kez, bir savaşın ortasında olmamayı diliyordum.
İlk kez, keşke silahlı bir çatışmanın içindeydim de buraya ben kanlar içinde getirilseydim diyordum.
Keşke Feray o sedyede değil de ben olsaydım.
Başımı duvara yasladım, gözlerimi kapattım. Ambulansta söylediklerini düşündüm.
"Sakın polise haber verme."
Neden?
Bu bir kaza mıydı? Yoksa biri mi ona bunu yaptı?
Eğer biriyse… Onu bulurum.
Ve eğer Feray’ı bilerek, isteyerek yaralamışsa… Hayatta kalamayacak kadar pişman ederim.
Adımı duydum.
Başımı kaldırdım.
Büşra.
Hızlı adımlarla yanıma geldi.
“Ameliyat bitti,” dedi. “Feray yoğun bakımda.”
Derin bir nefes aldım. Yaşıyordu.
“Ne zaman uyanır?” diye sordum.
Büşra omuzlarını silkti. “Durumu stabil ama ne zaman kendine gelir, bilmiyoruz. Vücudu çok kan kaybetti.”
Başımı salladım.
Sonra gözlerimi kısarak ona baktım. “Ne oldu?”
Büşra duraksadı.
“Büşra,” diye tekrarladım, “Ne oldu?”
Gözlerini kaçırdı. “Bilmiyorum.”
“Bilmiyorsun?”
“Feray kimseye bir şey söylemedi. Hastaneye getirdiğimizden beri ağzından tek kelime çıkmadı.”
Bu hiç de normal değildi.
Feray, sıradan bir hasta değildi. Kendi meslektaşlarının arasında, kendi hastanesinde yatıyordu.
Eğer sessiz kalıyorsa, bunun bir sebebi vardı.
---
ÜÇ GÜN SONRA
Feray, gözlerini açtığında odanın loş ışığında nefesini tuttu.
İlk gördüğü şey serum hortumları ve kalp monitörünün titreşen ışıklarıydı.
Sonra…
Sonra beni gördü.
Başucunda oturuyordum.
Uyandığını anladığımda sandalye gıcırdadı.
Ve Feray, ilk defa günler sonra konuştu.
“Git.”
Sesi kısık ve yorgundu. Ama hâlâ o tanıdık sertliği taşıyordu.
İçimde bir şeylerin sıkıştığını hissettim.
“Gitmiyorum,” dedim basitçe.
Gözlerini kıstı. Konuşmak istemiyordu. Ama ben, bu kez sessiz kalmayacaktım.
“O gece sana ne oldu, Feray?”
Kaşları hafifçe çatıldı.
“Sana kim yaptı?”
Feray’ın gözlerindeki parıltı değişti. Bir saniyeliğine bile olsa, korkuyu gördüm.
Ama sonra gözlerini kapattı.
Ve bir kez daha sustu.
Feray’ın gözlerini kapatması, konuşmayı reddetmesi beni daha da öfkelendirdi.
Ona ne olduğunu bilmem gerekiyordu. Kim yaptıysa… bulacaktım.
Hastane odası, makine sesleri dışında sessizdi. Ama bu sessizlik, fırtına öncesi gibi ağırdı.
Sandalyede biraz daha dikleştim. “Feray.”
Gözlerini açmadı.
“Sana bunu kim yaptı?”
Yanıt vermedi.
Çenemi sıktım. “Benden saklama. Polise bile haber verilmemesini istedin. Demek ki… işin içinde bir şey var.”
Derin bir nefes aldı ama hâlâ suskundu.
O an fark ettim ki, bu sadece fiziksel bir yara değildi.
Feray korkuyordu.
Kimseyi korkutamayacak kadar güçlü bir kadının korktuğunu görmek… içimdeki öfkeyi daha da körükledi.
Elimi, yataktaki elinin yakınına koydum. Dokunmadım. Sadece, burada olduğumu bilmesini istedim.
"Feray, sana bunu yapan her kimse… onu bulurum."
Gözleri açıldı. Yorgundu ama o tanıdık keskinlik geri dönmüştü.
"Hiçbir şey yapmayacaksın."
Ses tonu, o kadar net ve kesin çıkmıştı ki bir an donakaldım.
"Feray—"
"Yağız," diye kesti sözümü. "Beni dinle. Hiçbir şey yapmayacaksın. Bu mesele kapanacak. Kimse bir şey bilmeyecek."
Başımı iki yana salladım. "Sen ciddi misin?"
"Fazlasıyla."
"Feray, biri seni neredeyse öldürüyordu!"
Gözleri bir an kırpıştı ama sonra kendini toparladı. Yine o duvarları örmüştü.
"Yaşıyorum," dedi, sesi soğuktu. "Önemli olan bu."
Ellerimi saçlarıma geçirdim, yerimde hafifçe geriye yaslandım. “Bunun bu kadar basit olduğunu mu sanıyorsun?”
Bana baktı. Öyle bir baktı ki... içimde bir şeyler düğümlendi.
"Öyle olmak zorunda."
Bu sefer ben sustum.
Çünkü anladım ki, bu konuyu zorladığım sürece Feray daha fazla kapanacaktı.
Ama bir şeyi de biliyordum.
Bu iş burada kalmayacaktı.
Kim olursa olsun… Feray’a bunu yapanın peşini bırakmayacaktım.
Feray, “Bu mesele kapanacak,” demişti. Ama ben bunun kapanmasına asla izin veremezdim.
Onu bu hale getiren her kimse, sadece bir uyarıyla duracak biri değildi. Ve Feray, korkusunu saklamaya çalışsa da… onu tanıyordum.
Korkuyordu.
Ve ben, bir daha asla Feray’ı korkutan bir şeyi görmezden gelemezdim.
Ama şimdilik… susmam gerekiyordu.
O gece, hastane koridorunda sabahladım. Feray’ın odasına girip ona bakmamam gerektiğini biliyordum, ama kapının eşiğinde durup içeri göz attım.
O, yatakta kıpırdamadan yatıyordu. Ama ben onun uyumadığını biliyordum.
Tıpkı benim uyuyamayacağım gibi.
---
Ertesi gün, odasına girdiğimde Feray işinin başına dönmüştü. Beyaz önlüğü üstündeydi, sargılar kolunun altından zar zor görünüyordu.
Beni görünce kaşlarını çattı. "Burada ne işin var?"
Gülümsedim. "Ne sandın? Ben de hastayım, hatırladın mı? Hem, bakıma ihtiyacım var."
Gözlerini devirdi ama yaklaşmamı engellemedi. Bu, bir ilerlemeydi.
Masasının üzerine dosyaları bırakırken, bana göz ucuyla baktı. “Yağız, bu kadar çabuk iyileşip ayaklanmaman gerekiyor. Senin gibi hastalar dinlenmeli.”
Kolumu kaldırdım, hafifçe döndürdüm. "Eminim biraz daha zorlarsam dikişleri patlatırım. O zaman ilgilenmek zorunda kalırsın."
Kaşlarını çattı. “Beni zorlayacak mısın?”
Ona doğru bir adım attım. Çok yakındık.
“Hayır," dedim alçak bir sesle. "Sadece beni görmezden gelmemen için ne yapmam gerektiğini öğrenmeye çalışıyorum."
Bir an, sanki tüm odadaki hava çekildi.
Feray’ın gözleri gözlerime kilitlendi.
Sonra başını çevirdi.
“Yağız, biz—”
Ama cümlesini tamamlamadı.
Çünkü tam o anda, hastane kapısından içeri tanıdık bir adam girdi.
Ve Feray’ın yüzü anında soldu.
O an anladım.
Bu iş kapanmayacaktı.
Çünkü Feray’a zarar veren kişi… çok yakınımızdaydı.