11. BÖLÜM

1578 Words
‎ ‎Hastanede günler birbirini kovalarken, Feray hep yakınımdaydı ama aynı zamanda ulaşamayacağım kadar uzaktaydı. ‎ ‎Sadece tedavi için geliyordu. Soğuk ve mesafeli. Hastasıyla ilgilenen bir doktor gibi. Daha fazlası değil. ‎ ‎Ona her baktığımda, çığlığını duyuşum aklıma geliyordu. O an gerçekten korkmuştu. Ama şimdi, sanki hiç korkmamış gibi davranıyordu. Sanki o gece, beni kaybetmekten delicesine korkan kişi o değilmiş gibi. ‎ ‎O çığlık… beni sevdiğini kanıtlıyordu. ‎ ‎Ama sevmek yetmiyordu, değil mi? Kendi sözleriyle, sevgi yetmiyordu. ‎ ‎Bugün pansumanım değişecekti. Yara yerim hâlâ sızlıyordu ama en azından ölüm tehlikesi geçmişti. ‎ ‎Feray içeri girdi. ‎ ‎Gözlerimi ona diktim. Göz göze gelmemek için çaba sarf ettiğini fark etmek zor değildi. ‎ ‎Ama ben inatla baktım. ‎ ‎Sessizlik içinde eldivenlerini taktı. Bir şey söylemedi. Beni hiç tanımamış gibi. ‎ ‎Pansumanı açmaya başladığında, parmakları tenime hafifçe değdi. O an gözleri istemsizce yüzüme kaydı. ‎ ‎Sanırım irademi zorlamaya çalışıyordu. ‎ ‎“Canın yanıyor mu?” diye sordu. ‎ ‎Bu, bana günlerdir sorduğu ilk soruydu. ‎ ‎“Senin kadar değil,” dedim. ‎ ‎Ellerinin hareketi durdu. Ama sonra hiçbir şey olmamış gibi devam etti. ‎ ‎Bunu bekliyordum. O kaçmaya devam edecekti. ‎ ‎“İyileşiyorsun,” dedi düz bir sesle. “Yakında taburcu olabilirsin.” ‎ ‎Beni buradan göndermek istiyordu. O kadar açıktı ki. ‎ ‎Ama ben de burada sırf onunla birkaç dakika daha fazla olabilmek için iyileşme sürecimi biraz daha uzatmayı düşünüyordum. ‎ ‎“Feray.” ‎ ‎Adını söylediğimde, vücudu istemsizce gerildi. Ama başını kaldırmadı. ‎ ‎“Beni neden görmezden geliyorsun?” ‎ ‎Ellerini çekti. Bandajı henüz bitirmemişti ama aramızdaki mesafeyi açmak için kendine bahane yaratmış gibiydi. ‎ ‎Sonra, gözlerini bana dikti. ‎ ‎İlk defa. ‎ ‎Ve içim burkuldu. Çünkü o gözlerde, artık bana ait olan bir ışık kalmamıştı. ‎ ‎“Seninle ilgili konuşmak istemiyorum, Yağız.” ‎ ‎Yağız. ‎ ‎Eskiden sesinde hep başka bir şey olurdu. Şimdi ise sadece bir isim gibiydi. ‎ ‎“Konuşmasan da,” dedim, gözlerimi kısmadan ona bakarak, “benden kaçmaya çalışsan da… Beni sevdiğini biliyorum.” ‎ ‎Göz bebekleri büyüdü. Beni sevdiğini biliyorum. Cümle ona çarpıp geri sekmiş gibiydi. ‎ ‎Ama sonra, o duvarı tekrar ördü. ‎ ‎Yüzüne ifadesiz bir maske takarak, “Öyleyse yanılıyorsun,” dedi. ‎ ‎Beni bir kez daha görmezden gelip bandajı tamamladı. ‎ ‎Sonra, hiçbir şey söylemeden odadan çıkıp gitti. ‎ ‎Ama biliyordum. ‎ ‎O çığlık yalandan değildi. ‎ ‎Beni sevdiğini biliyordum. ‎ ‎Ve ben, o duvarı yıkana kadar vazgeçmeyecektim. ‎ ‎ ‎ ‎Günler geçti. Hastane odası, içerideki sessizlikle birlikte bir hapishaneye dönüşmüştü. ‎ ‎Feray, her zamanki gibi geldi. Sadece işini yapıyordu. Beni tedavi ediyor, ilaçlarımı kontrol ediyor, sonra hiçbir şey olmamış gibi gidiyordu. ‎ ‎Ama ne zaman kapıdan çıksa, ardında bıraktığı boşluk daha da büyüyordu. ‎ ‎O gün, onun nöbeti bitene kadar hastane penceresinden dışarı baktım. Saat ilerleyip hava karardığında, kapının önünden geçtiğini gördüm. ‎ ‎Dayanamadım. ‎ ‎Tüm gücümü toplayıp yataktan kalktım. Yara yerim zonkluyordu ama umursamadım. Üstüme bir şeyler geçirip koridora çıktım. ‎ ‎Feray asansörün önünde duruyordu. ‎ ‎Beni fark ettiğinde gözleri büyüdü. “Sen burada ne yapıyorsun?” ‎ ‎“Seninle konuşmam lazım.” ‎ ‎“Asıl senin yatağında olman lazım, Yağız.” ‎ ‎İsmimi söylerken sesinde bir şeyler vardı. Sert görünmeye çalışıyordu ama… Kırılganlığı gizleyemiyordu. ‎ ‎Asansör kapısı açıldı. Birkaç doktor indi. Feray bir adım geri çekildi ama ben geçmesine izin vermedim. ‎ ‎“Sana bir şey sormama izin ver,” dedim. ‎ ‎İç çekti. “Yağız, lütfen.” ‎ ‎Ama devam ettim. “O gece attığın çığlığı hatırlıyor musun?” ‎ ‎Bütün kasları gerildi. ‎ ‎“Hatırlamıyorum,” dedi. ‎ ‎Yalan. ‎ ‎Bir adım attım, gözlerini bana dikmesini bekledim. “Yalan söylüyorsun.” ‎ ‎Kaçmaya çalıştı. Gerçekten. Ama bu sefer izin vermeyecektim. ‎ ‎“O çığlık, beni kaybetmekten korktuğunu gösteriyordu.” ‎ ‎“Sana ne hissettiğimi anlatmak zorunda değilim.” ‎ ‎“Aslında anlatıyorsun, Feray.” ‎ ‎Bunu söylediğimde, omuzları düştü. Yorgundu. Ben de yorgundum. Ama aramızda bir savaş vardı. Ve bu savaşın galibi yoktu. ‎ ‎Derin bir nefes aldı. “Yağız… Senin yaşadıklarını anlıyorum. Ama ben de yaşadım. Ve artık… artık o acıyı tekrar hissetmek istemiyorum.” ‎ ‎Bunu söylerken sesi titredi. ‎ ‎İlk defa, duvarlarının arkasındaki korkuyu gördüm. ‎ ‎Ben gittikten sonra yalnız kalmaktan, tekrar sevmekten, tekrar kaybetmekten korkuyordu. ‎ ‎O asansöre binip gitmesine izin verebilirdim. Ama ben hiçbir zaman izin veren biri olmadım. ‎ ‎“Sana söz veriyorum,” dedim. ‎ ‎Kaşlarını çattı. ‎ ‎“Bu sefer seni yalnız bırakmayacağım.” ‎ ‎Kapının kapanmasına saniyeler vardı. Eğer giderse, belki de tamamen gidecekti. ‎ ‎Feray gözlerimin içine baktı. Bir saniye. İki saniye. ‎ ‎Sonra, kapı kapandı. ‎ ‎Ve ben, onun arkasında durup, geri dönmesini bekledim. ‎ ‎ ‎ ‎ ‎Kapının kapanış sesi koridorda yankılandı. O gitti. Ben kaldım. ‎ ‎Ayağa dikildiğim için yara yerim zonkluyordu ama acı, içimde yankılanan boşluğun yanında hiçbir şeydi. Derin bir nefes aldım, yüzümü ellerime gömdüm. Feray gitmişti. ‎ ‎Ama biliyorum… Eğer gerçekten gitmek isteseydi, o çığlığı atmazdı. ‎ ‎ ‎--- ‎ ‎Hastane günleri birbirini kovaladı. ‎ ‎Feray her zamanki gibi nöbet saatlerinde odama giriyor, hiçbir şey olmamış gibi işini yapıyor, sonra çıkıyordu. Aramızda hiçbir konuşma yoktu. ‎ ‎Bazen uykudaymış gibi yapıyordum, bazen gözlerimin içine bakmasını bekliyordum. Ama ne yaparsam yapayım, o duvarları aşamıyordum. ‎ ‎Bir gün sabah vizitesinde Büşra ve Asmin de vardı. Feray her zamanki gibi sessizdi, sadece dosyaya bakıyor, rutin kontrolleri yapıyordu. ‎ ‎Büşra ellerini göğsünde bağladı. “Yağız, iyileşiyorsun ama psikolojin hâlâ kötü.” ‎ ‎Asmin başını salladı. “Evet, kasvet çökmüş üstüne. Ne yiyorsan değiştir, bu kadar depresif olamazsın.” ‎ ‎Gözlerimi devirdim. “Bari siz yapmayın.” ‎ ‎Büşra kaşlarını kaldırdı. “Ne yapmayalım?” ‎ ‎İç çektim. Feray’ın burada olduğunu unutmuş gibi davranıyorlardı. Ama o buradaydı. Sessizdi, ama buradaydı. Ve bizi dinliyordu. ‎ ‎Konuyu değiştirmek için “Ne zaman taburcu oluyorum?” diye sordum. ‎ ‎Asmin cevap verdi. “Yarın. Ama bir süre kontroller için gelmen gerekecek.” ‎ ‎Başımı salladım. Yarın buradan gidecektim. Artık Feray’ı her gün görmek zorunda kalmayacaktım. ‎ ‎Bunu düşündüğümde içimde garip bir sıkışma oldu. ‎ ‎Çünkü eğer o bana bakmayacaksa, ben de onu göremeyeceksem… O zaman geriye ne kalıyordu? ‎ ‎Feray aniden dosyasını kapattı. “Vizit bitti. Hadi gidelim.” ‎ ‎Büşra ve Asmin duraksadı. Ama hiçbir şey söylemediler. ‎ ‎Feray, gözlerime bile bakmadan döndü ve odadan çıktı. ‎ ‎Onun gidişini izledim. ‎ ‎Sonra Büşra derin bir nefes aldı. “Siz ikinizin birbirinize işkence etmeyi bırakıp konuşması için kaç gün beklememiz gerekiyor?” ‎ ‎Asmin başını salladı. “Bana sorarsan, en az bir hafta.” ‎ ‎Onlara cevap vermedim. Çünkü Feray’ın hissettiklerini, sadece onun söylemesini istiyordum. ‎ ‎Ve eğer bunu söylemeyecekse… ‎ ‎O zaman ben, ona hissettirmek için beklemeye razıydım. ‎ ‎ ‎ ‎ ‎Taburcu günü geldiğinde, odada tek başımaydım. ‎ ‎Her şeyimi toparlamış, hastane önlüğünü çıkarmıştım. Ama kapıdan çıkmadan önce bir süre daha bekledim. ‎ ‎Feray gelmedi. ‎ ‎Bunu bekliyordum ama içimdeki kırıklık, hazırlıklı olmama rağmen hâlâ oradaydı. ‎ ‎Yara yerime bastırarak derin bir nefes aldım ve dışarı çıktım. ‎ ‎Koridor boştu. Hastane, sabahın erken saatlerinde her zamanki yoğunluğundaydı. Hemşireler ve doktorlar aceleyle oradan oraya koşuşturuyordu ama benim dikkatim sadece bir kişiyi arıyordu. ‎ ‎Adımlarımı hızlandırdım. Asansöre doğru giderken onu gördüm. ‎ ‎Feray. ‎ ‎Bir hemşireyle konuşuyordu. Elindeki dosyalara bakıyor, ciddi bir yüz ifadesiyle başını sallıyordu. Sanki her zamanki gibi. Sanki her şey olması gerektiği gibiydi. ‎ ‎Ama ben burada, onun bir bakışını beklerken ölüyordum. ‎ ‎Bir an durdum. Gözlerini kaldırıp bana bakacak mıydı? ‎ ‎Birkaç saniye boyunca, o an sonsuz kadar uzun sürdü. Ama sonra… ‎ ‎Hayır. ‎ ‎Bakmadı. ‎ ‎Görmedi. ‎ ‎Görmek istemedi. ‎ ‎İçimdeki ağırlık daha da çöktü. Yumruklarımı sıktım ama sonra gevşettim. Onun önünden geçerken yavaşladım, neredeyse birkaç saniyeliğine duracaktım. Bana dönse, bir şey söylese, belki de bu savaşı kaybedecektim. ‎ ‎Ama hayır. Hiçbir şey olmadı. ‎ ‎Ve ben de hiçbir şey söylemeden yürüdüm, çıktım, hastaneyi arkamda bıraktım. ‎ ‎ ‎--- ‎ ‎Binaya döndüğümde gün ortasına yaklaşmıştı. ‎ ‎Apartmana girerken yine aynı şeyi yaşadım—onu görme ihtimaliyle içimde bir şeyler sıkıştı. ‎ ‎Ama asansör boştu. Koridor sessizdi. ‎ ‎Eve girdim, kapıyı kapattım ve başımı geriye yasladım. ‎ ‎Bir şeylerin ağırlaştığını hissettim. Boşluk. Sessizlik. Onun yokluğu. ‎ ‎Ama en kötüsü… ‎ ‎Onun hâlâ burada olması, ama artık bana ait olmamasıydı. ‎ ‎ ‎--- ‎ ‎Günler böyle geçti. ‎ ‎Hastane kontrollerine gidip geliyordum. Her defasında, onu gördüğümde içimde bir şeyler yer değiştiriyordu. ‎ ‎Ama o bana bakmıyordu. ‎ ‎Sadece işle ilgili konuşuyordu. Soğuk, mesafeli, profesyonel. ‎ ‎Sargımı değiştirirken bile dokunuşu eskisi gibi değildi. ‎ ‎Benim tenime dokunan o eller… artık sadece bir doktorun elleriydi. ‎ ‎Her şeyin böyle sürüp gideceğini sanıyordum. ‎ ‎Ama bir gece, apartmana girdiğimde, koridorda bir gölge gördüm. ‎ ‎Ve bu kez Feray, bana bakıyordu. ‎ ‎Sadece birkaç saniyeliğine. ‎ ‎Ama o birkaç saniye, benim için yeniden nefes almaya başlamaktı. ‎
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD