Hastanede günler birbirini kovalarken, Feray hep yakınımdaydı ama aynı zamanda ulaşamayacağım kadar uzaktaydı.
Sadece tedavi için geliyordu. Soğuk ve mesafeli. Hastasıyla ilgilenen bir doktor gibi. Daha fazlası değil.
Ona her baktığımda, çığlığını duyuşum aklıma geliyordu. O an gerçekten korkmuştu. Ama şimdi, sanki hiç korkmamış gibi davranıyordu. Sanki o gece, beni kaybetmekten delicesine korkan kişi o değilmiş gibi.
O çığlık… beni sevdiğini kanıtlıyordu.
Ama sevmek yetmiyordu, değil mi? Kendi sözleriyle, sevgi yetmiyordu.
Bugün pansumanım değişecekti. Yara yerim hâlâ sızlıyordu ama en azından ölüm tehlikesi geçmişti.
Feray içeri girdi.
Gözlerimi ona diktim. Göz göze gelmemek için çaba sarf ettiğini fark etmek zor değildi.
Ama ben inatla baktım.
Sessizlik içinde eldivenlerini taktı. Bir şey söylemedi. Beni hiç tanımamış gibi.
Pansumanı açmaya başladığında, parmakları tenime hafifçe değdi. O an gözleri istemsizce yüzüme kaydı.
Sanırım irademi zorlamaya çalışıyordu.
“Canın yanıyor mu?” diye sordu.
Bu, bana günlerdir sorduğu ilk soruydu.
“Senin kadar değil,” dedim.
Ellerinin hareketi durdu. Ama sonra hiçbir şey olmamış gibi devam etti.
Bunu bekliyordum. O kaçmaya devam edecekti.
“İyileşiyorsun,” dedi düz bir sesle. “Yakında taburcu olabilirsin.”
Beni buradan göndermek istiyordu. O kadar açıktı ki.
Ama ben de burada sırf onunla birkaç dakika daha fazla olabilmek için iyileşme sürecimi biraz daha uzatmayı düşünüyordum.
“Feray.”
Adını söylediğimde, vücudu istemsizce gerildi. Ama başını kaldırmadı.
“Beni neden görmezden geliyorsun?”
Ellerini çekti. Bandajı henüz bitirmemişti ama aramızdaki mesafeyi açmak için kendine bahane yaratmış gibiydi.
Sonra, gözlerini bana dikti.
İlk defa.
Ve içim burkuldu. Çünkü o gözlerde, artık bana ait olan bir ışık kalmamıştı.
“Seninle ilgili konuşmak istemiyorum, Yağız.”
Yağız.
Eskiden sesinde hep başka bir şey olurdu. Şimdi ise sadece bir isim gibiydi.
“Konuşmasan da,” dedim, gözlerimi kısmadan ona bakarak, “benden kaçmaya çalışsan da… Beni sevdiğini biliyorum.”
Göz bebekleri büyüdü. Beni sevdiğini biliyorum. Cümle ona çarpıp geri sekmiş gibiydi.
Ama sonra, o duvarı tekrar ördü.
Yüzüne ifadesiz bir maske takarak, “Öyleyse yanılıyorsun,” dedi.
Beni bir kez daha görmezden gelip bandajı tamamladı.
Sonra, hiçbir şey söylemeden odadan çıkıp gitti.
Ama biliyordum.
O çığlık yalandan değildi.
Beni sevdiğini biliyordum.
Ve ben, o duvarı yıkana kadar vazgeçmeyecektim.
Günler geçti. Hastane odası, içerideki sessizlikle birlikte bir hapishaneye dönüşmüştü.
Feray, her zamanki gibi geldi. Sadece işini yapıyordu. Beni tedavi ediyor, ilaçlarımı kontrol ediyor, sonra hiçbir şey olmamış gibi gidiyordu.
Ama ne zaman kapıdan çıksa, ardında bıraktığı boşluk daha da büyüyordu.
O gün, onun nöbeti bitene kadar hastane penceresinden dışarı baktım. Saat ilerleyip hava karardığında, kapının önünden geçtiğini gördüm.
Dayanamadım.
Tüm gücümü toplayıp yataktan kalktım. Yara yerim zonkluyordu ama umursamadım. Üstüme bir şeyler geçirip koridora çıktım.
Feray asansörün önünde duruyordu.
Beni fark ettiğinde gözleri büyüdü. “Sen burada ne yapıyorsun?”
“Seninle konuşmam lazım.”
“Asıl senin yatağında olman lazım, Yağız.”
İsmimi söylerken sesinde bir şeyler vardı. Sert görünmeye çalışıyordu ama… Kırılganlığı gizleyemiyordu.
Asansör kapısı açıldı. Birkaç doktor indi. Feray bir adım geri çekildi ama ben geçmesine izin vermedim.
“Sana bir şey sormama izin ver,” dedim.
İç çekti. “Yağız, lütfen.”
Ama devam ettim. “O gece attığın çığlığı hatırlıyor musun?”
Bütün kasları gerildi.
“Hatırlamıyorum,” dedi.
Yalan.
Bir adım attım, gözlerini bana dikmesini bekledim. “Yalan söylüyorsun.”
Kaçmaya çalıştı. Gerçekten. Ama bu sefer izin vermeyecektim.
“O çığlık, beni kaybetmekten korktuğunu gösteriyordu.”
“Sana ne hissettiğimi anlatmak zorunda değilim.”
“Aslında anlatıyorsun, Feray.”
Bunu söylediğimde, omuzları düştü. Yorgundu. Ben de yorgundum. Ama aramızda bir savaş vardı. Ve bu savaşın galibi yoktu.
Derin bir nefes aldı. “Yağız… Senin yaşadıklarını anlıyorum. Ama ben de yaşadım. Ve artık… artık o acıyı tekrar hissetmek istemiyorum.”
Bunu söylerken sesi titredi.
İlk defa, duvarlarının arkasındaki korkuyu gördüm.
Ben gittikten sonra yalnız kalmaktan, tekrar sevmekten, tekrar kaybetmekten korkuyordu.
O asansöre binip gitmesine izin verebilirdim. Ama ben hiçbir zaman izin veren biri olmadım.
“Sana söz veriyorum,” dedim.
Kaşlarını çattı.
“Bu sefer seni yalnız bırakmayacağım.”
Kapının kapanmasına saniyeler vardı. Eğer giderse, belki de tamamen gidecekti.
Feray gözlerimin içine baktı. Bir saniye. İki saniye.
Sonra, kapı kapandı.
Ve ben, onun arkasında durup, geri dönmesini bekledim.
Kapının kapanış sesi koridorda yankılandı. O gitti. Ben kaldım.
Ayağa dikildiğim için yara yerim zonkluyordu ama acı, içimde yankılanan boşluğun yanında hiçbir şeydi. Derin bir nefes aldım, yüzümü ellerime gömdüm. Feray gitmişti.
Ama biliyorum… Eğer gerçekten gitmek isteseydi, o çığlığı atmazdı.
---
Hastane günleri birbirini kovaladı.
Feray her zamanki gibi nöbet saatlerinde odama giriyor, hiçbir şey olmamış gibi işini yapıyor, sonra çıkıyordu. Aramızda hiçbir konuşma yoktu.
Bazen uykudaymış gibi yapıyordum, bazen gözlerimin içine bakmasını bekliyordum. Ama ne yaparsam yapayım, o duvarları aşamıyordum.
Bir gün sabah vizitesinde Büşra ve Asmin de vardı. Feray her zamanki gibi sessizdi, sadece dosyaya bakıyor, rutin kontrolleri yapıyordu.
Büşra ellerini göğsünde bağladı. “Yağız, iyileşiyorsun ama psikolojin hâlâ kötü.”
Asmin başını salladı. “Evet, kasvet çökmüş üstüne. Ne yiyorsan değiştir, bu kadar depresif olamazsın.”
Gözlerimi devirdim. “Bari siz yapmayın.”
Büşra kaşlarını kaldırdı. “Ne yapmayalım?”
İç çektim. Feray’ın burada olduğunu unutmuş gibi davranıyorlardı. Ama o buradaydı. Sessizdi, ama buradaydı. Ve bizi dinliyordu.
Konuyu değiştirmek için “Ne zaman taburcu oluyorum?” diye sordum.
Asmin cevap verdi. “Yarın. Ama bir süre kontroller için gelmen gerekecek.”
Başımı salladım. Yarın buradan gidecektim. Artık Feray’ı her gün görmek zorunda kalmayacaktım.
Bunu düşündüğümde içimde garip bir sıkışma oldu.
Çünkü eğer o bana bakmayacaksa, ben de onu göremeyeceksem… O zaman geriye ne kalıyordu?
Feray aniden dosyasını kapattı. “Vizit bitti. Hadi gidelim.”
Büşra ve Asmin duraksadı. Ama hiçbir şey söylemediler.
Feray, gözlerime bile bakmadan döndü ve odadan çıktı.
Onun gidişini izledim.
Sonra Büşra derin bir nefes aldı. “Siz ikinizin birbirinize işkence etmeyi bırakıp konuşması için kaç gün beklememiz gerekiyor?”
Asmin başını salladı. “Bana sorarsan, en az bir hafta.”
Onlara cevap vermedim. Çünkü Feray’ın hissettiklerini, sadece onun söylemesini istiyordum.
Ve eğer bunu söylemeyecekse…
O zaman ben, ona hissettirmek için beklemeye razıydım.
Taburcu günü geldiğinde, odada tek başımaydım.
Her şeyimi toparlamış, hastane önlüğünü çıkarmıştım. Ama kapıdan çıkmadan önce bir süre daha bekledim.
Feray gelmedi.
Bunu bekliyordum ama içimdeki kırıklık, hazırlıklı olmama rağmen hâlâ oradaydı.
Yara yerime bastırarak derin bir nefes aldım ve dışarı çıktım.
Koridor boştu. Hastane, sabahın erken saatlerinde her zamanki yoğunluğundaydı. Hemşireler ve doktorlar aceleyle oradan oraya koşuşturuyordu ama benim dikkatim sadece bir kişiyi arıyordu.
Adımlarımı hızlandırdım. Asansöre doğru giderken onu gördüm.
Feray.
Bir hemşireyle konuşuyordu. Elindeki dosyalara bakıyor, ciddi bir yüz ifadesiyle başını sallıyordu. Sanki her zamanki gibi. Sanki her şey olması gerektiği gibiydi.
Ama ben burada, onun bir bakışını beklerken ölüyordum.
Bir an durdum. Gözlerini kaldırıp bana bakacak mıydı?
Birkaç saniye boyunca, o an sonsuz kadar uzun sürdü. Ama sonra…
Hayır.
Bakmadı.
Görmedi.
Görmek istemedi.
İçimdeki ağırlık daha da çöktü. Yumruklarımı sıktım ama sonra gevşettim. Onun önünden geçerken yavaşladım, neredeyse birkaç saniyeliğine duracaktım. Bana dönse, bir şey söylese, belki de bu savaşı kaybedecektim.
Ama hayır. Hiçbir şey olmadı.
Ve ben de hiçbir şey söylemeden yürüdüm, çıktım, hastaneyi arkamda bıraktım.
---
Binaya döndüğümde gün ortasına yaklaşmıştı.
Apartmana girerken yine aynı şeyi yaşadım—onu görme ihtimaliyle içimde bir şeyler sıkıştı.
Ama asansör boştu. Koridor sessizdi.
Eve girdim, kapıyı kapattım ve başımı geriye yasladım.
Bir şeylerin ağırlaştığını hissettim. Boşluk. Sessizlik. Onun yokluğu.
Ama en kötüsü…
Onun hâlâ burada olması, ama artık bana ait olmamasıydı.
---
Günler böyle geçti.
Hastane kontrollerine gidip geliyordum. Her defasında, onu gördüğümde içimde bir şeyler yer değiştiriyordu.
Ama o bana bakmıyordu.
Sadece işle ilgili konuşuyordu. Soğuk, mesafeli, profesyonel.
Sargımı değiştirirken bile dokunuşu eskisi gibi değildi.
Benim tenime dokunan o eller… artık sadece bir doktorun elleriydi.
Her şeyin böyle sürüp gideceğini sanıyordum.
Ama bir gece, apartmana girdiğimde, koridorda bir gölge gördüm.
Ve bu kez Feray, bana bakıyordu.
Sadece birkaç saniyeliğine.
Ama o birkaç saniye, benim için yeniden nefes almaya başlamaktı.