O ana kadar zaman durmuş gibiydi ama gri saçlı adam cebinden kumandayı çıkardığı anda her şey hızlandı.
"Hepiniz yanacaksınız," dedi, yüzünde o iğrenç sırıtışla. Başparmağını düğmeye götürdü.
"HAYIR!" diye bağırarak silahımı doğrulttum.
Ama parmağı çoktan düğmeye basmıştı.
Bir anda kulakları sağır eden bir patlama sesi yükseldi.
BOOOOM!
Fabrikayı sarsan dev bir patlama oldu. Tavanın metal kirişleri titredi, beton parçaları koparak yerlere saçıldı. Gri saçlı adamın arkasındaki duvar alev aldı.
"KAÇIN!" diye bağırdı Murat.
Efe, Harun’u kolundan çekerek hızla geri adım attı. Selim, Feray’ı korumak için önüne geçti. Baran arkamızda kalan adamları vurmaya devam ediyordu.
Ama gri saçlı adam bir yere gitmiyordu.
Hâlâ gülümsüyordu.
Ben silahımı doğrultup tetiği çekecekken, birden arkasındaki duvar büyük bir gürültüyle çöktü.
Toz ve duman yükseldi. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey göremedim.
Öksürerek geriye çekildim. Feray’ın elini tuttum, emin olmak için. O da sıkıca kavradı.
Gözlerimi açtığımda gri saçlı adamın kaybolduğunu fark ettim.
Sadece o değil… Fabrikanın arkasında büyük bir delik açılmıştı. Muhtemelen önceden hazırlanmış bir kaçış yolu.
"Siktir!" diye hırladım.
Baran silahını doğrultup kaçan adamlardan birine ateş etti. "İçlerinden biri gitti!"
Murat küfrederek etrafına baktı. "Burası yıkılabilir! Çıkmamız lazım!"
Havaya bir bakış attım. Tavandaki demirler yamulmuştu, bazıları aşağı doğru eğilmişti. Birkaç tanesi çöküşün eşiğindeydi.
Burası gerçekten de yıkılacaktı.
"HAREKET!" diye bağırdım.
Efe, Harun’u omzuna alıp koşturmaya başladı. Feray’ı kolumdan çekerek öne sürdüm. Selim ve Baran, arkamızı kollayarak ilerliyordu.
Ayaklarımızın altında beton titreşiyordu. Büyük ihtimalle patlamayla birlikte yapının temeli de zarar görmüştü.
Önümüzdeki kapıya doğru hızla ilerledik. Tam dışarı çıkacağımız anda arkamda korkunç bir çatırtı duydum.
Refleksle geriye dönüp baktım.
Tavanın büyük bir kısmı çöküyordu.
Ve Baran, hâlâ içerideydi.
"Baran! Çık oradan!" diye bağırdım.
O da fark etmişti ama betonun çökmesiyle yolu kapanmıştı. Birkaç adım geriye sıçradı, öfkeli bir küfür savurdu.
Murat hızla yanımdan geçip enkaza yöneldi. "Onu oradan çıkaracağız!"
Selim ve Efe de yardım etmek için koştular.
Ben de tam harekete geçecekken, Feray kolumu sıkıca tuttu. "Yağız! Buradan kaçamazsak hepimiz öleceğiz!"
Biliyorum.
Ama içeride Baran vardı.
Ve onu orada bırakmayacaktım.
---
BARAN’IN GÖZÜNDEN:
Toz ve duman havada dans ederken, sıkıştığım alanı hızla taradım. Arkamda devrilen çelik bir kiriş vardı, önüme doğru bir yığın beton yığılmıştı.
Ama kaçacak bir yol olmalıydı.
Hızlı düşün, Baran.
Kapının diğer tarafında Yağız’ın bağırdığını duyuyordum. "Dayan, seni oradan çıkaracağız!"
Ben de çıkacağım. Ama nasıl?
Etrafıma bakınırken gözüm sol taraftaki eski bir havalandırma kanalına takıldı. Kapağı yarı açık duruyordu.
"Tamam," diye mırıldandım.
Ellerimle kapağı hızla söküp kenara attım. İçeri eğilip baktım—çıkışa açılıyor olabilirdi.
Ama yeterince geniş miydi?
Kafamı içeri sokup ileriyi görmeye çalıştım. Dar bir geçitti ama tırmanabilirsem buradan sıyrılabilirdim.
Arkadan Yağız’ın sesi geldi: "Baran! Ses ver!"
"Buradayım! Havalandırmadan çıkmayı deneyeceğim!"
"Bekle, orayı açmaya çalışıyoruz!"
Ama bekleyemezdim.
Zaten üstümdeki demir yavaş yavaş kaymaya başlamıştı.
Hadi oğlum, şimdi değil.
Dizlerimi büküp kendimi havalandırmaya doğru ittim. Vücudum içeri girdi, kollarımı öne uzatarak sürünmeye başladım.
Karanlıktı ama ilerleyebiliyordum.
Sadece birkaç metre daha—
Tam çıkışa ulaşmak üzereyken, üstümdeki metal büyük bir gürültüyle kaydı.
Ve arkamda tünel çöktü.
Eğer iki saniye daha geç kalsaydım, şimdi orada ezilmiş olurdum.
Ama şansım yaver gitmişti.
Çıkışa ulaştım. Ayaklarımı dışarı çıkarıp kendimi yere attım.
Ve tam o anda, bir çift el kolumdan tuttu ve beni kaldırdı.
Başımı kaldırdım.
Yağız karşımdaydı.
"Geç kaldın," dedi gözleri öfkeyle parlayarak.
"Özledin mi beni?" diye sırıttım.
Selim omzuma bir yumruk attı. "Salak! Bir daha böyle bir şey yaparsan seni ben öldürürüm!"
Murat başını iki yana salladı. "Bir an kaybettik sandım lan."
Efe arkamızdan kontrol için bakıyordu. "Buradan hemen gitmemiz lazım. Az önceki patlama çok fazla dikkat çekmiş olabilir."
Yağız başını salladı. "Hadi, gidiyoruz."
Hızla oradan uzaklaşmaya başladık.
Ama içimde bir his vardı.
Bu iş bitmemişti.
Gri saçlı adam hâlâ dışarıdaydı.
Ve onun yarım bıraktığı işi tamamlamak için geri döneceğini biliyordum.
YAĞIZ’IN ANLATIMIYLA
Fabrikadan uzaklaştığımızda bile kulaklarım patlamanın yankılarıyla çınlıyordu. Adrenalin hâlâ damarlarımda dolanıyordu ama durup düşünmeye vaktimiz yoktu.
Arkamı dönüp hızla ekibi süzdüm. Baran burnunun ucunu eliyle silip bana sırıttı. Hafifçe başımı salladım. Tam zamanında çıkmayı başardı.
Feray’la göz göze geldiğimizde gözlerinde endişe gördüm. Ona hâlâ burada güvende olmadığımızı anlatan bir bakış attım. Anladı. Kaşlarını çatıp başını salladı.
Efe en arkada yürüyordu, sürekli etrafı kolaçan ediyordu. Selim ve Murat yan yana ilerliyor, Baran ise aramızda kalan mesafeyi kapatmaya çalışıyordu.
"Ne tarafa gidiyoruz?" diye sordu Murat.
Etrafımıza göz gezdirdim. Fabrika terk edilmiş bir sanayi bölgesinin içinde, tenha bir noktadaydı. Gri saçlı adam kaçmayı başarmıştı, ama iz bırakmadan gidemezdi.
"Önce şu sanayi bölgesinden çıkmamız lazım," dedim. "Burada fazla açıkta kaldık."
Efe omzundaki silahı düzeltti. "Şehrin kenar mahallelerine yakın bir yerdeyiz. Buradan çıktıktan sonra bir noktada durup plan yapabiliriz."
Feray aniden durdu. "Harun'un durumu kötü," dedi.
Gözlerimiz Harun’a çevrildi. Adamın rengi atmıştı, kaşları çatılmıştı ve alnından ter akıyordu. Yaralanmıştı, ama başından beri sessiz kalmıştı.
"Ne kadar ciddi?" diye sordum.
Feray hızlıca inceledi. "Mermi saplanmamış ama şiddetli bir darbe almış. İç kanama ihtimali var. Hastaneye götürmemiz lazım."
Murat ve Baran aynı anda başlarını iki yana salladılar. "Hastane tehlikeli," dedi Murat. "Peşimizde adamları olabilir."
Feray öne çıktı, gözleri öfkeyle parladı. "Eğer kanaması varsa, hastaneye yetişmezse ölür."
Lanet olsun.
Gözlerimi kıstım. Burada fazla vakit kaybedemezdik ama Harun’u da ölüme terk edemezdik.
"Yakınlarda güvenli bir yer biliyor musunuz?" diye sordum.
Selim düşünceli bir ifadeyle başını salladı. "Bir depomuz var. Murat’la daha önce kaçak bir operasyonda kullanmıştık. Şehrin kenarında, fazla dikkat çekmez."
Feray kollarını göğsünde bağladı. "Orada ona ilk müdahaleyi yapabilirim. Ama uzun süre kalamaz, hastaneye götürmemiz gerekecek."
"Tamam," dedim. "O halde hemen oraya gidelim."
---
DEPOYA VARIŞ
Selim’in bahsettiği yer eski, terkedilmiş bir atölyeydi. İçeri girdiğimizde metal kapıyı kilitleyip sandalyelerden, eski masalardan bir barikat yaptık.
Feray hızlıca Harun’u muayene etmeye başladı.
O sırada Murat ve Baran, ceplerinden sigaralarını çıkarıp derin bir nefes aldılar.
"Bunu beklemiyordum," dedi Baran, sırtını duvara yaslayarak.
"Kimse beklemiyordu," dedim. "Ama bu iş daha bitmedi."
Efe gözlerini kıstı. "O adam… Gri saçlı herif. Onun kim olduğunu bulmamız lazım."
Murat başını salladı. "Ve neyin peşinde olduğunu. Fabrikayı patlattı ama bu kadar hazırlıklı olmaları şüpheli. Planladıkları başka şeyler de olabilir."
Baran sırıttı. "Belki de peşimize düştüler çünkü onları fazlasıyla rahatsız ettik."
"İyi," dedim. "Bizi rahatsız edenleri, biz de rahatsız ederiz."
Selim bir harita açtı, sanayi bölgesini işaretledi. "O adam kaçtı ama kaçış rotasını analiz edebiliriz. Çevredeki güvenlik kameralarına ulaşabilirsek, nereye gittiğini öğrenebiliriz."
Feray, Harun’un başından kalktı. "Durumu stabil ama hastaneye götürmemiz gerekecek."
Başımı salladım. "Sahte kimlik ayarlayabiliriz. Resmî giriş yapamayız, dikkat çekeriz."
Tam o anda…
Telefonum titredi.
Hepimiz aynı anda sustuk.
Cebimden çıkarıp ekrana baktım.
Bilinmeyen bir numara.
Gözlerimi kıstım ve açtım.
Sessizlik.
Sonra, tanıdık ama soğuk bir ses duyuldu:
"Beni unuttun mu, asker?"
Bütün vücudum gerildi.
Gri saçlı adam.
"Beni dinle," dedi alaycı bir sesle. "Fabrikada işim bitmemişti. Ama merak etme, devamını çok yakında göreceksin."
Parmaklarımı sıktım. "Senin gibi pisliklerle işimiz bitmedi. Kaçabilirsin ama saklanamazsın."
Adam hafifçe güldü. "Bakalım… Çok yakında yine görüşeceğiz."
Sonra telefon kapandı.
O an odada herkes bana bakıyordu.
"Ne dedi?" diye sordu Efe.
Gözlerimi kıstım.
"Bu iş bitmedi," dedim. "Ve çok yakında yeniden başlayacak."
Gri saçlı adamın neyin peşinde olduğunu bilmiyordum…
Ama peşine düşecektim.
Ve onu bulduğumda, yarım kalan işimizi bitirecektim.
YAĞIZ’IN ANLATIMIYLA
Telefonu kapattığımda elimdeki cihazı neredeyse ezip parçalayacaktım. Gri saçlı adamın sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. O herif, neyin peşindeydi? Neden hâlâ oyun oynuyordu?
Herkes bana bakıyordu. Feray bile…
"Ne dedi?" diye sordu Selim.
Derin bir nefes aldım. "Bu işin bitmediğini söyledi. Ve yakında devam edecekmiş."
Efe dişlerini sıktı. "Lanet olsun… Bizi izliyor olabilir mi?"
"Bilmiyorum," dedim. "Ama öğrenmemiz lazım."
Murat oturduğu yerden kalktı, silahının şarjörünü kontrol etti. "Saldırıyı beklemeyeceğiz, değil mi?"
Baran sinsice gülümsedi. "Hayır, onları biz avlayacağız."
Ama önce…
Gözlerim Feray’a kaydı. Bunca olayın içinde nasıl hissettiğini bilmiyordum. Gözleri endişeliydi ama aynı zamanda içinde sert bir kararlılık vardı.
O an herkes bir şeyler tartışıyordu ama ben Feray’a doğru bir adım attım.
"İyi misin?" diye sordum.
Kaşlarını hafifçe çattı. "Benim iyi olup olmamam mesele değil, Yağız. Asıl soru şu: Sen iyi misin?"
Bir an sessizlik oldu.
Benim iyi olup olmadığımı sormasını beklemiyordum. Ama Feray böyleydi. Kaosun içinde bile beni düşünebiliyordu.
Gözlerimi kaçırdım. "Şu an bunu düşünemem."
"Düşünmelisin."
Bana doğru bir adım attı.
"Bana ne olduğunu anlatmayacak mısın? Neden geri dönmedin? Neden veda etmeden gittin?"
Ses tonu sertti ama içinde kırgınlık da vardı.
Tam ağzımı açacaktım ki…
Kapının önündeki Selim, ani bir hareketle sustu. Bir anda hepimiz tetikte bekledik.
"Biri yaklaşıyor," diye fısıldadı.
Murat hemen ışıkları kapattı. Hepimiz silahlarımızı çektik. Feray bile nefesini tuttu.
Sessizlik.
Sonra…
Kapının önünde ayak sesleri.
Kimse hareket etmedi. Hepimiz nefesimizi tuttuk.
Ardından bir el, kapının paslı yüzeyine üç kez vurdu.
Tok… Tok… Tok.
Gözlerim kısıldı.
Bu, bir şifre miydi? Yoksa düşman mıydı?
Gri saçlı adamın oyunu hâlâ devam ediyordu.
Elimi yavaşça silahıma götürdüm.
Kapının arkasındaki kimdi?
Ve ne istiyordu?
---
BÖLÜM DEVAMI – YAĞIZ’IN ANLATIMIYLA
Telefonu kapattığımda elimdeki cihazı neredeyse ezip parçalayacaktım. Gri saçlı adamın sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. O herif, neyin peşindeydi? Neden hâlâ oyun oynuyordu?
Herkes bana bakıyordu. Feray bile…
"Ne dedi?" diye sordu Selim.
Derin bir nefes aldım. "Bu işin bitmediğini söyledi. Ve yakında devam edecekmiş."
Efe dişlerini sıktı. "Lanet olsun… Bizi izliyor olabilir mi?"
"Bilmiyorum," dedim. "Ama öğrenmemiz lazım."
Murat oturduğu yerden kalktı, silahının şarjörünü kontrol etti. "Saldırıyı beklemeyeceğiz, değil mi?"
Baran sinsice gülümsedi. "Hayır, onları biz avlayacağız."
Ama önce…
Gözlerim Feray’a kaydı. Bunca olayın içinde nasıl hissettiğini bilmiyordum. Gözleri endişeliydi ama aynı zamanda içinde sert bir kararlılık vardı.
O an herkes bir şeyler tartışıyordu ama ben Feray’a doğru bir adım attım.
"İyi misin?" diye sordum.
Kaşlarını hafifçe çattı. "Benim iyi olup olmamam mesele değil, Yağız. Asıl soru şu: Sen iyi misin?"
Bir an sessizlik oldu.
Benim iyi olup olmadığımı sormasını beklemiyordum. Ama Feray böyleydi. Kaosun içinde bile beni düşünebiliyordu.
Gözlerimi kaçırdım. "Şu an bunu düşünemem."
"Düşünmelisin."
Bana doğru bir adım attı.
"Bana ne olduğunu anlatmayacak mısın? Neden geri dönmedin? Neden veda etmeden gittin?"
Ses tonu sertti ama içinde kırgınlık da vardı.
Tam ağzımı açacaktım ki…
Kapının önündeki Selim, ani bir hareketle sustu. Bir anda hepimiz tetikte bekledik.
"Biri yaklaşıyor," diye fısıldadı.
Murat hemen ışıkları kapattı. Hepimiz silahlarımızı çektik. Feray bile nefesini tuttu.
Sessizlik.
Sonra…
Kapının önünde ayak sesleri.
Kimse hareket etmedi. Hepimiz nefesimizi tuttuk.
Ardından bir el, kapının paslı yüzeyine üç kez vurdu.
Tok… Tok… Tok.
Gözlerim kısıldı.
Bu, bir şifre miydi? Yoksa düşman mıydı?
Gri saçlı adamın oyunu hâlâ devam ediyordu.
Elimi yavaşça silahıma götürdüm.
Kapının arkasındaki kimdi?
Ve ne istiyordu?
Silahımı kavradım. Kapının önünde kim varsa, eğer düşmansa, içeri adım attığı an ölürdü.
Üç vuruş… Belli ki rastgele bir kapı çalma değildi. Bir şifre olabilirdi. Ama kime ait olduğunu bilmiyordum.
Kapının önünde ayak sesleri duyuldu. Bir gölge camın önünden geçti.
Herkes tetikteydi.
Murat, kapıya yaklaşıp kısık sesle sordu:
"Kim o?"
Dışarıdan tok bir ses geldi.
"Destek ekibi. Timinizi almaya geldik."
Murat’la göz göze geldik. Ses tanıdıktı ama yine de temkinliydim.
"Şifre?" diye sordum.
Dışarıdaki adam beklemeden cevap verdi:
"Gece doğan fırtına, sabah güneşi beklemez."
Bu bizim belirlediğimiz şifreydi. İçimdeki gerginlik bir nebze de olsa azaldı ama yine de hemen kapıyı açmadım.
Selim silahını hazır tutarak başıyla onay verdi. Murat yavaşça kapıyı araladı.
Üç adam içeri girdi. Üzerlerinde bizim ekipmanımız vardı. Silahları omuzlarındaydı ama elleri havadaydı, tehditkâr değillerdi.
Öndeki adam, siyah montunun fermuarını indirip doğruldu.
"Binayı temizledik. Sizi çıkarmaya geldik," dedi.
Efe temkinli bir şekilde sordu:
"Düşman takibi var mı?"
Adam başını iki yana salladı. "Bölgeyi kontrol ettik, temiz. Ama fazla oyalanmamalıyız. Hâlâ izleniyor olabiliriz."
Feray, içini çekerek rahatlamış gibi başını eğdi.
Baran sessizce güldü. "Tam zamanında geldiniz. Yoksa burada çürüyorduk."
Ama ben henüz tamamen rahatlamış değildim. Gri saçlı adam bir şeyler planlıyordu ve bizi izliyordu. Çok rahattı, çok kendinden emindi. Bu, henüz bitmediği anlamına geliyordu.
Destek ekibinin lideri tekrar konuştu.
"Hadi, hareket edelim. Zırhlı araçlar Sason’a dönüş için hazır."
Başımı salladım ve herkes hızla toparlanmaya başladı. Feray’ı dikkatlice süzdüm. Yorgundu ama güçlüydü. Bir kez daha ölümün kıyısından dönmüştük.
Ama biliyordum.
Bu iş burada bitmeyecekti.
Ve çok yakında, gri saçlı adamın planını tamamen açığa çıkaracaktım.
---
Zırhlı araçlara bindiğimizde hâlâ tetikteydim. Gri saçlı adamın bizi serbest bırakması, sadece bu oyunun başka bir aşamasına geçtiğini gösteriyordu.
Araç içinde sessizlik hakimdi. Feray başını cama yaslamış, gözlerini kapatmıştı ama uyumuyordu. Nefes alışverişi düzensizdi. Harun ise gözlerini ellerine dikmiş, düşüncelere dalmıştı.
Yanımda oturan Murat, telsizden kontrol çağrısı yaparken Baran arkadaki mühimmatı kontrol ediyordu. Selim silahını dizine dayamış, bir an bile gevşemeden çevresini izliyordu. Efe, direksiyonun başında, yolu gözlüyor ama arada dikiz aynasından bana bakıyordu.
"Komutanım, Sason’a varmamıza yaklaşık bir saat var," dedi Murat alçak bir sesle.
Başımı salladım. "Hızlanın. Peşimizde kimse var mı?"
Efe aynadan bir kez daha baktı. "Şu an temiz görünüyor. Ama emin olamam."
Bunu duyunca silahımı dizime koyup camdan dışarı baktım. Karanlık, yolun iki yanına yayılan ağaçları yutmuş gibiydi. Bu sessizlik beni rahatsız ediyordu.
"Buradan sağ çıkmak bir şey ifade etmez," dedi Harun aniden. Sesinde yorgun bir ağırlık vardı. "O adamın bizi bırakmasının bir sebebi var. Bunu biliyorsun, değil mi?"
Gözlerimi ona çevirdim. Evet, biliyordum.
Ama ne planladığını anlamadan, hamle yapamazdım.
Feray aniden gözlerini açtı. "Hastanedeki dosyalar... Onlar hâlâ orada mı?"
Baran cevap verdi. "Destek ekibi ne bulduysa aldı ama her şeyi bulmuş olmayabiliriz."
Feray’ın yüzü gerildi. "Eğer hâlâ bir şeyler kaldıysa, o adam onları kullanacaktır."
Gözlerimi tekrar yola çevirdim.
Bu savaş, yeni başlıyordu.