Gözlerimi ormana çevirdim. Bir adam.
Yüzü görünmüyordu. Ama silahı hâlâ üzerime doğrultulmuştu.
Beni tanıyor muydu?
Neden öldürmek yerine sadece dizimden vurmuştu?
Beynimin içinde sorular yankılanırken, Murat beni yukarı çekti. Helikopter hızla yükseldi.
Aşağıda adam hâlâ duruyordu. Bizi izliyordu.
Ve bir şeyler fısıldıyordu.
Ne dediğini duyamadım ama dudak hareketlerinden anladığım kadarıyla…
“Daha bitmedi.”
Yaralıydım. Baran’ın bilinci açıktı ama kan kaybediyordu. Selim ise tamamen kendinden geçmişti.
Telsizden bir ses duyuldu:
“Kartal-1, hastaneye iniyoruz. Hazırlanın.”
O an içimde bir şeyler kıpırdadı.
Hastane.
Ve Feray…
Gözlerimi kapattım. Bir anlığına her şeyi unuttum.
Ama bu savaş daha bitmemişti.
O gölgeler peşimizdeydi. Ve ben, neyle karşı karşıya olduğumuzu henüz bilmiyordum.
Ama öğrenecektim. Ne pahasına olursa olsun.
---
“Beni bırakmayacaksın, değil mi?”
O cümleyi fısıldıyordu. Ses, zihnimde yankılanıyordu. O anın hatırası, silah seslerinden daha gürültülüydü.
Ama gözlerimi açtığımda, savaşın içinde değildim.
Bu sefer… hastanedeydim.
Gözlerim bulanıktı. Beyaz ışıklar tavanda titreşiyordu. Yanımda monitörlerin ritmik sesi vardı. Bedenim ağırdı.
Ama kalbim? O çoktan hızlanmıştı. Çünkü bir silueti fark ettim.
Feray.
Kapının önünde duruyordu.
Beni izliyordu.
---
ZAMAN DURDU
İçimde hiçbir şeyin tamiri mümkün değilmiş gibi bir his vardı. Ama o gözler…
Feray’ın gözleri bana geçmişi hatırlattı. Omzuma dikiş attığı geceyi. Savaşın ortasında bile bana “Yaşıyorsun” diyerek gülümsediği anı.
Ama bu sefer gülümsemiyordu.
Bu sefer yüzünde sadece… korku vardı.
“Yağız?” dedi yavaşça.
Sesi, en büyük silahımdan bile keskin bir darbe gibiydi.
“Buradayım,” diye fısıldadım.
Aramızdaki mesafe küçüktü ama hissettirdiği ağırlık tonlarcaydı. Savaşın ortasında bile bu kadar çaresiz hissetmemiştim.
Feray, ağır adımlarla yaklaştı. Gözleri dizime kaydı. Bandajın altındaki yaranın izini gördü. Ama bu sadece fiziksel yaraydı.
Asıl olanlar içimdeydi.
Ellerini yavaşça uzattı. Ama dokunmadı.
Sadece… orada olup olmadığımı kontrol ediyordu.
Benim gerçekte hâlâ yaşayıp yaşamadığımı.
Ve o an, içimde bir şey koptu.
Ama konuşamadım. Çünkü kelimeler… bu savaşın ortasında lükstü.
O da konuşmadı. Ama gözleri… her şeyi söylüyordu.
“Kaybolma.”
Ve ben, kaybolmamak için son gücümle ona baktım.
Ama bu an, uzun sürmedi.
Çünkü savaş hâlâ peşimizi bırakmıyordu.
---
Kapının dışında, ağır bot sesleri duyuldu.
Sonra birisi hızla içeri girdi. Murat.
Yüzü gergindi. Bir şey olmuştu.
“Komutanım,” dedi, sesi tıpkı bir bıçak gibi keskindi. “Sorun var.”
Feray, endişeyle geri çekildi.
Ben ise yavaşça doğruldum. Ağrıyı umursamadan. Çünkü savaşın bir kuralı vardı:
Eğer beklersem, ölürüm.
“Ne oldu?” diye sordum.
Murat’ın gözleri odadaki monitörlere kaydı. Sonra kapıyı kontrol etti.
Sesi kısıp fısıldadı:
“Bizi bulan kişi… kayboldu.”
Nefesim kesildi.
Murat devam etti. “Ormanda seni vuran adam. Cesedini bulamadık.”
Beni vuran adam…
Helikopterden bizi izleyen gölge…
Öldüğünü sanmıştım. Ama ölmemişti.
Feray, bu konuşmaya daha fazla dayanamadı. “Siz… ne diyorsunuz?”
Murat, ona dönüp cevap vermedi. Çünkü cevap çok tehlikeliydi.
Ama ben anladım.
Bizi izliyorlardı.
Ve Feray’ın bile güvenliği artık kesin değildi.
---
Hastane koridorlarından biri… bomboştu. Ama hissediyordum.
Biri oradaydı.
Adımlarımı ağır attım. Dizimdeki yaraya rağmen yürüdüm. Çünkü gölgenin beni izlediğini biliyordum.
Hava hâlâ gece kadar soğuktu.
Ve bir anlığına, çok kısa bir anlığına…
Bir ses duydum.
Fısıldıyordu.
“Bu daha başlangıç.”
Sonra, sessizlik.
Ama ben, bu savaşın artık bambaşka bir seviyeye geçtiğini biliyordum.
Ve kaybedecek hiçbir şeyim yoktu.
“Bu daha başlangıç.”
O fısıltı zihnimde yankılanırken, hastane koridorundaki sessizlik artık tehditkârdı.
Biri burada. Bir gölge, bir hayalet gibi…
Ama ben de bir hayalettim artık.
Tetikteydim. Vücudumun her hücresi, bir tehlikenin varlığını seziyordu. İçgüdülerime güvenmek zorundaydım, çünkü hayatta kalmak için başka şansım yoktu.
Dizimdeki ağrıyı umursamadan ilerledim. Adımlarımı sessiz attım.
Koridorun ucundaki kapı aralıktı.
Gölge oradaydı.
---
Kapıya yaklaşırken elim otomatik olarak belimdeki silaha gitti. Parmağım tetiğe kaydı.
Nefesimi tuttum.
Kapıyı hızla açtım.
Ama oda boştu.
O an, arkamda rüzgârın hışırtısını hissettim.
Tehdit arkamdaydı.
Ani bir refleksle eğildim ve bir bıçağın havayı yararak geçtiğini gördüm. Eğer o saniyede eğilmeseydim, boynumdan saplanacaktı.
Düşman… yaşıyordu.
Ve artık burada, hastanenin içinde benimleydi.
Önümde kapüşonlu, yüzü maskeli biri duruyordu. Elleri çıplaktı, bıçaktaki kan hâlâ tazeydi.
Beni öldürmeye gelmişti.
Ama ben zaten ölümü çoktan kabullenmiştim.
Adam ikinci hamleyi yapmaya kalkıştığında, tetiği çektim. Silahım patladı.
Ama… adam o kadar hızlıydı ki.
Kurşun havayı yararak duvara saplandı. Adam bir gölge gibi yana sıçradı ve tekrar saldırdı.
Bu sefer bıçağı koluma saplamak istedi. Ama ben de boş değildim.
Bileğini tuttum, ters çevirdim ve omzunu kıracak kadar güçlü bir darbe vurdum.
Adam geriye sendeledi ama asla acısını belli etmedi.
Korkutucu olan da buydu.
Normal biri acıyla bağırırdı. Ama bu adam hiçbir tepki vermedi.
Sonra gözlerini gördüm.
Kızıl.
Ölümü kabul etmiş birinin gözleri gibi…
---
O an koridorun diğer ucundan koşan ayak seslerini duydum. Güvenlik mi? Yoksa başka düşmanlar mı?
Ama adam kaçmaya karar verdi.
Kapının yanındaki camı tek hamlede kırdı. Ellerini kesmesine rağmen hiç duraksamadan kendini aşağıya bıraktı.
Pencereden hızla koştum ama adam çoktan kaybolmuştu.
Hastanenin aşağısındaki sokakta, bir gölge gibi yok olmuştu.
Telsizi açtım. “Murat, hastane girişini kapat. İçeride biri vardı.”
Murat’ın sesi ciddileşti. “Saldırı mı?”
“Evet,” dedim. “Ama kaçtı. Ve çok eğitimli biri.”
Birkaç saniyelik sessizlik oldu.
Sonra Murat derin bir nefes aldı.
“Komutanım… sanırım bu iş düşündüğümüzden daha büyük.”
Bunu ben de hissetmiştim.
Çünkü bu savaş artık sadece bir operasyon değildi.
Bu bir avdı.
Ve ben av mıydım, avcı mıydım, onu bile bilmiyordum.
Ama tek bildiğim şey şu:
Bunu bitireceğim.