Sonunda savaş alanına baktığımda, bir cehennem tablosu görüyordum. Yanmış araçlar, etrafa saçılmış bedenler, yükselen duman…
Ama biz hâlâ hayattaydık.
Çıkış ve Geride Kalanlar
Selim’i kucaklayarak ilerledik. Telsizden tahliye noktası bildirildi. Yaklaşık üç kilometre uzaklıktaki bir dere yatağına ulaşmalıydık.
Zorlukla yürüyorduk. Yorgun, kanlı ve ölümün gölgesinde…
Ama iş bitmemişti. Bu sadece bir savaşın ilk adımıydı.
Ve ben, o gece Feray’ı düşündüm.
Omzuma diktiği dikişleri, bana son kez baktığı anı, sessizce vedalaşmamızı…
Ama burası savaşın ortasıydı. Duygular burada lükstü.
Derin bir nefes aldım ve yürümeye devam ettim. Çünkü bu hikâye daha yeni başlıyordu
Gece, patlamaların ardından karanlığına bürünmüştü ama savaş alanı hâlâ ölüm kokuyordu. Selim’in nefesi zayıftı, gözlerini açık tutmakta zorlanıyordu. Efe, onu sırtlamış halde yürüyordu ama ikisi de bitkin düşmüştü.
Telsizden tahliye noktasına üç kilometre mesafede olduğumuz bilgisi gelmişti. O an bana üç kilometre, sonsuzluk kadar uzak geldi. Yorgunduk, cephanemiz azalmıştı ve düşmanın peşimize düşme ihtimali büyüktü.
“Baran, önden git. Güzergâhı kontrol et,” dedim.
Baran başını salladı ve hızla ağaçların arasına karıştı. Murat, ağır silahları taşıdığı için arkamızda kalıyor, sık sık geriye dönüp bizi takip eden biri olup olmadığını kontrol ediyordu.
Yavaş ilerlemek zorundaydık. Selim’in durumu kötüydü. Ne kadar dayanabileceğini bilmiyordum ama gözlerinin içine baktığımda savaşmaya devam ettiğini görebiliyordum. O, kolay kolay pes edecek biri değildi.
Ama ölüm her zaman yakındaydı.
Baran’dan telsizle haber geldi. “Komutanım, arkamızdan gelenler var.”
Hızla durduk. Nefesimizi tuttuk, geceye kulak verdik. Yaprakların hışırdaması, uzaktan gelen bir kurdun uluması ve çok hafif, dikkatle atılan ayak sesleri…
Düşman peşimizdeydi.
El işaretiyle Murat’a ve Efe’ye emir verdim. Hızla en yakın ağaçlık bölgeye dağıldık. Murat, ağır makineli tüfeğini kurarken Efe, Selim’i güvenli bir noktaya götürdü. Ben, susturuculu tabancamı çıkarıp Baran’ın yanına süzüldüm.
“Kaç kişiler?” diye fısıldadım.
Baran, gözlerini karanlığa dikti. “En az beş kişi. Eğitimliler. Bizi rastgele takip etmiyorlar, izimizi okuyarak ilerliyorlar.”
Bu, işimizi zorlaştırıyordu. Sıradan bir grup olsalardı pusuya düşürmek kolay olurdu. Ama iz takibi yapabilen bir ekip, ancak deneyimli askerlerden oluşurdu.
Düşmanın bizi avlamak için geldiği belliydi. Ama avcı kimdi, henüz belli değildi.
“Dağılın,” dedim. “Susturucularınızı takın. Sessizce indireceğiz.”
Hızla pozisyon aldık. Ben bir ağacın arkasına çömeldim, Baran diğer tarafa kaydı. Murat, makineli tüfeğini bir kayanın arkasına kurdu. Efe, Selim’in yanına çökmüş, silahını hazırda tutuyordu.
Bekledik. Dakikalar boyunca nefesimizi tuttuk. Adımlar yaklaşıyordu.
Sonunda düşman grubunu gördüm. Karanlıkta gölgeler gibi süzülüyorlardı. Dört tanesi tüfeklerini göğüs hizasında tutarak ilerliyordu. Biri, iz sürmekle meşguldü.
İlk hedef belliydi: İzciyi indirmeliydik. Eğer o düşerse, grubu yönlendiren kişi de yok olurdu.
El işaretiyle Baran’a izciyi işaret ettim. Başını salladı.
Nefesimi tuttum, nişan aldım ve tetiği çektim.
Silahım susturuculu olmasına rağmen, merminin bedene çarpma sesi geceye yayıldı. Adam olduğu yerde dondu, sonra dizlerinin üzerine çöktü ve yüzüstü yere kapandı.
Diğerleri anında tepki verdi ama artık iş işten geçmişti.
Baran, ikinci adamı boğazından vurdu. Murat, makineli tüfekle kısa ama etkili bir seri ateş açtı. Efe, susturuculu tabancasıyla son kalan kişiyi alnından vurdu.
Her şey on saniye içinde bitmişti.
Gecenin sessizliği geri geldi.
Cesetlere yaklaştım. Düşman kıyafetlerini dikkatlice inceledim.
“Bunlar sıradan militan değil,” dedim. “Bunlar özel birlikler.”
Baran yere tükürdü. “O yüzden bu kadar iyi iz sürdüler.”
Bu, işlerin daha karmaşık olduğunu gösteriyordu. Peşimize sadece bir grup militan düşmemişti. Bizim gibi eğitimli birimler de vardı.
Ama bu gece, kimsenin kaçamayacağı kadar karanlıktı.
Selim’in bilinci gidip geliyordu. Daha fazla oyalanamazdık. Yeniden yola koyulduk.
Sonunda, dere yatağına ulaştık. Gece serindi, ağaçların arasından esen rüzgâr terimizi soğutuyordu.
Telsizime dokundum. “Kartal-1, burası Kurt. Tahliye noktasındayız.”
Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra telsizden ses geldi. “Tamam, tahliye ekibi gönderiliyor. Beş dakika içinde oradayız.”
Beş dakika.
Ama savaşta beş dakika, bir ömür kadar uzun olabilirdi.
Etrafı kontrol ettik. Murat, Efe ve Baran, çevreyi güvenceye aldı. Selim, neredeyse bilincini kaybetmiş haldeydi.
Sonra, rüzgârın içindeki bir sesi duydum.
Silah emniyetinin açılma sesi.
Anında dönüp silahımı kaldırdım ama geç kalmıştım.
Üç adam ağaçların arasından çıktı. Silahları üzerimize doğrultulmuştu.
Bizi takip eden bir grup daha vardı. Ve bu kez tetikteydiler.
Lanet olsun.
Öndeki adam bir adım attı. Uzun boylu, sakallı biriydi. Gözleri ölüm soğukluğunda parlıyordu.
“Silahlarınızı bırakın,” dedi.
Baran, yavaşça kafasını bana çevirdi. “Komutanım?”
Zaman kazanmamız gerekiyordu. “Siz kimsiniz?” diye sordum.
Adam hafifçe gülümsedi. “Siz bizim dünyamıza girdiniz. Burası bizim bölgemiz. Ve biz, kimsenin buradan sağ çıkmasına izin vermeyiz.”
İçimde bir öfke dalgası kabardı. Bu adamın rahatlığı, bana her şeyden daha fazla meydan okuyordu.
Ama biz de boş adamlar değildik.
Gözlerimle Murat’a işaret verdim. O anı anlamıştı.
Her şey bir saniye içinde oldu.
Murat, makineli tüfeğini hızla kaldırdı ve ateş etti. Ben dizimin üstüne çöktüm, susturuculu tabancamı çektim ve öndeki adamın kafasına bir mermi gönderdim.
Efe, yere yuvarlanarak ağaçların arasına daldı ve yandan birini vurdu.
Baran, karnından vurulmasına rağmen, elindeki bıçakla en son kalan adamın boğazını kesti.
Her şey bittiğinde, üç ceset önümüzde yatıyordu.
Ama biz de ağır darbe almıştık. Baran vurulmuştu, Selim zaten ölümle burun burunaydı.
Ve uzaktan helikopterin sesleri duyuluyordu.
Sonunda buradan çıkıyorduk.
Ama savaş bitmemişti.
Ve bu gece, asla unutulmayacaktı.
---
Dizime keskin bir acı saplandı. Ayağım kaydı ve helikopterin iniş takımlarına tutunarak asılı kaldım.
“Komutanım!” diye bağırdı Murat.
O an her şey ağır çekimde gibiydi.