bc

Deli Ağanın Gelini

book_age18+
5.0K
FOLLOW
47.1K
READ
contract marriage
family
HE
opposites attract
friends to lovers
heir/heiress
drama
sweet
city
love at the first sight
like
intro-logo
Blurb

Abim Ural, Mardin’in en korkulan ağasının kızını kaçırdı. Bunu bir an bile düşünmek insanların tüylerini diken diken ederken, benim o deli dolu, fevri abim bunu gözü kapalı yaptı. Cesareti mi vardı? Sanmam. Ama işte, söz konusu aşk olunca akıl, mantık diye bir şey kalmıyor insanda. Asıl mesele cesareti değil, bu işin bize patlayacak faturasıydı. Nasıl olsa erkekler değil, kadınlar bedel ödüyordu. Ve bu sefer de sıra bendeydi. Abimin suçunun cezası, benim Şehmuz Ağa’nın deliliğiyle nam salmış oğlu Alihan’la evlendirilmem olacaktı.Bu düşünce beynimde yankılanırken birden toparlandım. İçi boş bir oyuncağa dönmeyi reddettim. Bir cesaretle kendimi savunmak zorunda olduğumu hissettim. Dik durmaya çalıştım ve sert bir sesle bağırdım:“Kimi kime veriyorsun, Ağa?”Aniden kahkahalar kesildi. Şehmuz Ağa’nın yüzü anında asıldı. Kaşlarını çatıp bana baktı. Gözleri öfkeyle parlıyordu. Bir adım bana yaklaştı ve tok sesiyle konuştu:“Oğlum kimi isterse, onu alır. Kimseden de izin almam. Hele hele sizin gibi soysuz köpeklerden asla!”

chap-preview
Free preview
Alihan, Eyşan’ı İstiyor
Abim Ural, Mardin’in en korkulan ağasının kızını kaçırdı. Bunu bir an bile düşünmek insanların tüylerini diken diken ederken, benim o deli dolu, fevri abim bunu gözü kapalı yaptı. Cesareti mi vardı? Sanmam. Ama işte, söz konusu aşk olunca akıl, mantık diye bir şey kalmıyor insanda. Asıl mesele cesareti değil, bu işin bize patlayacak faturasıydı. Nasıl olsa erkekler değil, kadınlar bedel ödüyordu. Ve bu sefer de sıra bendeydi. Abimin suçunun cezası, benim Şehmuz Ağa’nın deliliğiyle nam salmış oğlu Alihan’la evlendirilmem olacaktı. Her şey bir gecede oldu. Aşiretin adamları silahlarıyla kapımıza dayandılar. Bahçe ana baba günüydü. Öfke dolu yüzler, küfür dolu ağızlar, eller tetikte… Evimizin camları ve kapıları titrerken içeride çıt çıkmıyordu. Babam Sercan, kanepenin arkasına sinmiş, korkudan tir tir titriyordu. Annem, dizlerinin üzerine çökmüş, bir yandan dua ediyor, bir yandan gözyaşlarını siliyordu. Abim Ural ise perdelerin arkasında, korkuyla dışarıyı izliyordu. Ve o ses… Şehmuz Ağa’nın gür ve tok sesi. Herkesin kanını donduran o ses: “Ser-caaaan!” diye bağırdı. “Ya Ural ile Efsun’u bana verirsin, ya da bunun bedelini hepiniz ödersiniz!” Evde nefes alan tek kişi kalmamış gibiydi. Herkesin yüreği ağzında, ayaklar buz kesmiş, kimse kıpırdayamıyordu. Babam yerinden doğrulacak gibi oldu, ama korkudan tekrar geri çöktü. O sırada ben her şeyi anlamıştım. Ural’ı veremeyeceklerdi. Abim korkak olabilir ama namus davası dediğin öyle kolay kolay kimsenin eline bırakılmazdı. Olan yine bana olacaktı. Ural’ın kaçırdığı kız, Efsun… Şehmuz Ağa’nın baş belası, her işe burnunu sokan kızı… Abimi bu işe iten oydu, biliyordum. Yoksa Ural’ın bu kadar büyük bir çılgınlığı yapacak cesareti yoktu. Ama şimdi, olan olmuştu ve benim bu karmaşanın tam ortasına atılmam an meselesiydi. Kaderim artık aşiretin deliliğiyle meşhur Alihan’a bağlanmıştı. Daha onu hiç görmemiştim bile. Ama anlatılanlardan biliyordum: Alihan bir deli, bir sorunlu, kimine göre hasta ruhlu, hatta dev gibi olduğu bile söylenirdi. Şimdi, Ural’ın yaptığı hatanın kefaretini ödemek için, onun karısı olacaktım. Ve içimde bu evin, bu hayatın benim sonum olacağını hissetmekten kendimi alıkoyamıyordum. Kapının önünde ayak sesleri daha da yaklaştı. Şehmuz Ağa bir kez daha bağırdı: “Sercan, son sözüm bu! Ya onları bana verirsin ya da ben burayı başınıza yıkarım!” Annem hıçkırıklarını bastırmaya çalışırken, babam gözlerini sımsıkı kapatıp sadece “Allah’ım yardım et,” diyebildi. Şeymuz Ağa’nın sesi kulaklarımızı delercesine bir kez daha duyuldu: “Şimdi ondan geriye sayıyorum, sizi soysuzlar! Verdiğim süre bittiğinde sizden geriye sadece küller kalacak!” Annem bir an boğazında düğümlenen hıçkırıklarla nefessiz kaldı. “Anne?!” diye panikle üzerine eğildim. Yaşıyordu, ama korkudan nefesi kesilmiş gibiydi. Ne yapacağımızı bilmiyordum. Kafam karmakarışıktı. Dışarıdan tok bir ses yankılandı: “On!” Hepimiz irkildik. Odada çıt çıkmıyordu. Nefes bile alamıyorduk. Herkesin gözleri birbirine kilitlenmişti, ama kimsenin konuşacak cesareti yoktu. Kalbim deli gibi atarken babama döndüm, haykırdım: “Baba! Bir şey yapsana! Bizi canlı canlı yakacaklar!” Babam hiçbir şey söylemedi. Gözleri korkudan yuvalarından çıkmış gibi bana bakıyordu. Konuşmak istiyordu belki, ama sesi çıkmıyordu. Bir an için çaresizliğinin tüm ağırlığı üzerime çöktü. O sırada dışarıdaki ses bir kez daha yankılandı: “Dokuz!” Abime döndüm. Belki o bir şey yapardı. “Abi! Bari sen bir şey yap! N’olur bir şey yap!” dedim. Ama o da pencerenin dibine çökmüş, başını ellerinin arasına almış, sessizce titriyordu. Gözleri kocaman açılmıştı, ama bir kelime bile edemiyordu. O an anladım… Abim de korkudan ne yapacağını bilmiyordu. Elinden bir şey gelmezdi. Dışarıdaki ses bu kez daha yüksek çıktı: “Sekiz!” Efsun’a baktım. Yüzü bembeyaz olmuştu. Titriyordu. O da biliyordu; dışarı çıktığı anda onu öldüreceklerdi. İki adım atmadan kurşunların hedefi olurdu. Ama ne onun ne de başka birinin yapabileceği bir şey kalmıştı. “Yedi!” Bu sesi duyunca ayağa kalktım. İçim korkuyla yanıyordu, ama başka çarem kalmadığını biliyordum. Dizlerim titriyordu, ellerim buz gibiydi. O an neler olacağını düşünmeden hareket ettim. Başıma geleceklerin ne olduğunu bilmiyordum, ama tek bildiğim bir şey vardı: birilerinin bu kâbusu bitirmesi gerekiyordu. Ve belli ki bunu yapacak başka kimse yoktu. Kapıya doğru yürürken annem bir şeyler söylemek istedi ama kelimeler boğazında düğümlendi. “ Altı,” Babam, abim, Efsun… Herkes sadece baktı. Adımlarımı ağır ağır attım. Kapının arkasında durdum. Ayaklarım titriyordu. Ellerim kapının tokmağını kavrayamadı. “ Beş,” “Dört.” “Üç.” Dışarıdan gelen sesler artık sadece kulaklarımı değil, ciğerlerimi de yakıyordu. Yakılan meşalelerin dumanı evin içine dolmuştu, burnum yanıyordu. Boğazım düğümlendi. Bu işin şakası yoktu. Geri sayım ciddiydi. “İki.” “Durun!” diye bağırdım, ama sesim o kadar cılızdı ki kimse beni duymadı. Sadece sayma devam etti. “Bir.” O an bir refleksle kapıya doğru yüklendim. Kapı açılır açılmaz yere kapaklandım. Dizlerim acıdı, ellerim toz içinde kaldı. Dışarısı aniden sessizliğe büründü. Az önceki bağrışmalar, homurtular durmuştu. Sadece derin bir sessizlik vardı. Ama korkudan başımı kaldıramıyordum. Gözlerimi sımsıkı kapatıp ne olacağını bekledim. Sonra bir gölge belirdi. Gölgenin bana doğru geldiğini fark ettim. Adımlarını hissettim, her biri bir deprem gibi yerden yankılanıyordu. O an bir kahkaha sesi işittim. Hırıltılı, garip bir kahkaha… Başımı yavaşça kaldırdım. Ve işte o anda gördüm onu. İri yarı, dev gibi bir adamdı. Giydiği şalvar dizlerinin hemen altında bitiyordu, bol ve salaş. Ayakları çıplaktı. Yüzünde tuhaf bir ifade vardı. Ne gülüyordu, ne kızgındı, ne de başka bir duygu taşıyordu. Sanki bomboş bir yüzdü. Ama gözleri üzerimdeydi, beni delip geçiyordu. O yüzü görünce onun kim olduğunu anlamam uzun sürmedi: Alihan. Şehmuz Ağa’nın deli oğluydu. Bir an olduğu yerde durup bana baktı. Gözleri üzerimde dolandı, sonra yere çökmüş halime daha da yaklaştı. Koca elleri yavaşça başımın üstüne indi. Avuç içleri sıcaktı, ama ağırdı, sanki başımı taşlarla bastırıyordu. Sonra elini saçlarımın arasında gezdirmeye başladı. Okşuyordu. Ama bu bir şefkat dokunuşu değildi. Garip, ürkütücü bir hareketti. Bir eliyle ensemi kavradı, neredeyse nefesimi kesecek kadar güçlü bir tutuştu. Tek hamlede beni yerden kaldırdı. Dengemi kaybettim, ayakta zor duruyordum. “Baba, bak!” dedi gülerek. Sesi garipti. Çocukça bir heyecan, ama aynı zamanda derin bir tehdit barındırıyordu. Bir yandan yüzüme bakıyor, bir yandan beni tutan elini gevşetmeden sımsıkı sıkıyordu. Şehmuz Ağa’nın olduğu tarafa baktım. Herkes sustu, gözlerini bize dikti. Ama Alihan hala sırıtıyordu. Koca bir adam gibi değil, oyun oynayan bir çocuk gibiydi. “Bunu bana alacaksın baba,” dedi Alihan. O an sessizlik, birden kahkahalarla ve alaycı gülüşmelerle bozuldu. Şehmuz Ağa’nın yanında ayakta duran iki adam dışında herkes gülüyordu. Ama dikkatimi en çok çeken Şehmuz Ağa’nın yüzü oldu. O sert, taş gibi suratı yavaş yavaş yumuşamaya başlamıştı. Gözleri bana, sonra Alihan’a kaydı. “Sevdin mi onu?” diye sordu, sanki bir çocuğa oyuncak beğeniyor gibi. Alihan başını salladı, yüzünde çocuksu bir sevinçle, “Evet baba, bunu sevdim, bunu istiyorum,” dedi. Şehmuz Ağa hafifçe başını eğdi, dudaklarında belli belirsiz bir gülümsemeyle, “Al, senindir,” dedi. Alihan’ın yüzü birden aydınlandı. Çocuklar gibi sevindi. O iri bedeniyle hoplayıp zıplamasa da gözlerinden fışkıran heyecan her şeyden belliydi. Ama o sırada ben kendimi küçülmüş, zayıf ve güçsüz hissettim. Halbuki kısa biri değildim, hatta balık etli denilebilecek kadar güçlü yapılıydım. Ama Alihan’ın yanında… Sanki bir yaprak kadar hafiftim. Bu düşünce beynimde yankılanırken birden toparlandım. İçi boş bir oyuncağa dönmeyi reddettim. Bir cesaretle kendimi savunmak zorunda olduğumu hissettim. Dik durmaya çalıştım ve sert bir sesle bağırdım: “Kimi kime veriyorsun, Ağa?” Aniden kahkahalar kesildi. Şehmuz Ağa’nın yüzü anında asıldı. Kaşlarını çatıp bana baktı. Gözleri öfkeyle parlıyordu. Bir adım bana yaklaştı ve tok sesiyle konuştu: “Oğlum kimi isterse, onu alır. Kimseden de izin almam. Hele hele sizin gibi soysuz köpeklerden asla!” O sırada Alihan’ın koca eli boynuma daha da sıkıca dolandı. Nefesim daralmıştı. Eliyle beni kendine doğru çekti, gözlerimin içine bakarak alaycı bir şekilde sırıttı. “Seni, soysuz seni. Ben istedim mi, alırım. Babam öyle söylüyor!” dedi, sesindeki o tuhaf kararlılık ve tehdit beni daha da ürküttü. Kendimi çaresiz hissettim. O an ne bağıracak ne de kaçacak gücüm kalmamıştı. Gözlerim Alihan’ın yüzünde, zihnim ise karanlık bir gelecekte kaybolmuş gibiydi. Bu yaşananlar sonunda babamı dışarı çıkmaya zorladı. Daha kapıda belirir belirmez, adeta yerlere kapanarak yanımdan geçti. Gözlerime bile bakmadan, Şehmuz Ağa’nın önünde dizlerinin dibinde durdu. Başını eğdi, sesi titrek ve çaresizdi: “Ağam, kızım Eyşan sizindir. Yeter ki oğlumun canını bağışla.” Babamın bu halini görünce içimde bir şey koptu. Onuru, gururu yok muydu? Bu kadar mı ezilmişti? Bu kadar mı küçülmüştü? Utanç içinde ona baktım. Ama Şehmuz Ağa’nın tepkisi çok daha sert oldu. Babamın önünde eğik duran başına ayağını bastı ve küçümseyen bir sesle konuştu: “Yok öyle yağma! Senin değersiz soyun benim kanımın kiri bile olamaz! Efsun beni küçük düşürmüş olabilir, ama bu bununla eşdeğer değil!” Sonra çizmeleriyle babamın ellerine bastı. Çıkan acı dolu çıtırtıları duydukça nefesim kesildi. Babamın yüzü acıdan kıpkırmızı olmuştu, ama yine de dudaklarında zoraki bir gülümseme vardı. Bu kadar ezilmişken bile boyun eğmekten başka bir şey yapmıyordu. Tam o sırada Alihan devreye girdi. Gözlerinde alışılmadık bir kararlılık ve hiddet vardı. Bir adım öne çıktı ve çocukça ama ciddi bir ses tonuyla, “Şeytan görsün Efsun’u! Ben Eyşan’ı istiyorum!” dedi. O kadar ciddiydi ki etraftaki herkes sustu. Az önce kahkahalar atan adamların yüzleri düşmüş, ürkek bakışlarla Şehmuz Ağa’ya çevrilmişti. Şehmuz Ağa, kaşlarını çatıp, babamı çizmelerinin altından çekerek yanımıza geldi. Soğuk ve sert bir sesle Alihan’a döndü: “Oğlum, bu değersiz biri karşılığında kardeşini mi verelim? Değmez.” Ama Alihan’ın gözü dönmüştü. Çıldırmış gibi bağırarak babasına doğru bir adım attı. Gözleri öfkeyle parlıyordu. Ve öyle sert bir şekilde babasının gözlerine baktı ki, koskoca Şehmuz Ağa bile istemsizce bir adım geri çekildi. “Ben Eyşan’ı istiyorum!” dedi bir kez daha, sesi tüm meydanı doldurdu. Kimse kıpırdamıyordu. Sessizlik o kadar ağırdı ki nefes almak bile zorlaşmıştı. O an anladım, bu iş burada bitmeyecekti. Alihan ne istiyorsa alacaktı, ve ben bundan kaçamayacaktım.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
532.0K
bc

AŞKLA BERDEL

read
81.5K
bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
46.8K
bc

HÜKÜM

read
226.4K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
65.6K
bc

Bal dudaklım (Ağır bedeller)+18

read
24.9K
bc

Ne Olacak Halim (Türkçe)

read
14.4K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook