Alihan’ın kararlılığı öyle güçlüydü ki kimse bir şey söyleme cesaretini bulamadı. Şehmuz Ağa bile, homurdanarak, “Tamam oğlum, sen nasıl istersen,” dedi. Anlaşılan herkes Alihan’dan korkuyordu. Koca aşiretin başı bile onun karşısında geri adım atmıştı.
“İçeri geçelim o zaman,” diye ekledi Şehmuz Ağa, sakin ama yorulmuş bir sesle.
Alihan kollarımdan sıkıca tutmuştu, bırakmaya niyeti yoktu. Sanki kaçacakmışım gibi elleri daha da sıkıyordu. Bir gün değil, bir an bile beni bırakmayacağını o an anlamıştım.
Evin içine girdiğimizde, acıyla dolu bir nefes aldım ve ona döndüm.
“Bırak beni! Kolumu acıtıyorsun,” dedim.
Ama o sadece yüzünde o tuhaf gülümsemeyle cevap verdi:
“Seni bugün götürecem,” dedi.
O cümle içimde bir buz gibi eriyip kanıma karıştı. Kaçacak yerim kalmadığını, bu işin artık bir dönüşü olmadığını hissettim.
O sırada etrafa baktım. Az önce ölüm korkusuyla tir tir titreyen ailem, şimdi başka bir havadaydı. Annem neşeyle konuşuyor, neredeyse kahkahalar atıyordu. Babam boynu bükük ve mahcup ama gözlerinde bir rahatlık vardı. Az önce küçük düşen o adam, şimdi her şeyi unutmuş gibi görünüyordu. Neredeyse bayram havasındaydılar.
Ne de olsa tek oğulları Ural ölümden kurtulmuştu. Üstüne üstlük artık Mardin’in en güçlü adamıyla akraba olacaklardı. Dün, bir köşede unutulan, kimseye söz geçiremeyen aile, şimdi Şehmuz Ağa’nın dünürleri oluyordu.
Abim, Ural, yüzüme bile bakmıyordu. Belki utanıyordu, belki de korkuyordu. Ama asıl öfkem Efsun’a yöneldi. Ona nefretle baktım. O sırf abimle eğlensin, bir iki flört etsin diye beni bu çukura sürüklemişti. O ve onun deli ağabeyi yüzünden kurban seçilmiş, bu adamın hayatına teslim edilmiştim.
Alihan’ın gülüşü, ailemin neşesi, Efsun’un sessizliği… Hepsi bir araya gelince, olanların ne kadar büyük bir oyun olduğunu anladım. Ama bu oyunda benim ne bir sözüm vardı, ne de bir çıkış yolum.
“Uzatmayacağım, Sercan,” dedi Şehmuz Ağa, sert bir sesle, yüzünde belirgin bir tiksinti ifadesi vardı. Sözleriyle düşünceleri aynı değil gibiydi, ama Alihan’a dönüp konuşurken o soğuk maskesini takındı,
“Oğlum kızını beğendi. Onun için kızını oğluma alıyorum.”
O an anladım, benim ne söz hakkım vardı ne de başkasının. Herkes susmuş, boyun eğmişti. Yüreğim sıkışıyor, nefesim daralıyordu. Sanki bir mengenede eziliyordum. Ama ağlayamadım. Gözyaşı bile dökemeyecek kadar donmuştum.
Bir ara Alihan aniden ayağa kalktı. Ama kalkarken, beni sıkıca tuttuğu elini bırakmadığı için istemsizce ben de yerimden doğrulmak zorunda kaldım. O kadar güçlüydü ki onun hareketiyle savruluyordum. Yüzüne baktım. Gözlerinde çocukça bir merak vardı, ama sözleri içime korku saldı,
“Tuvalet nerede, Eyşan?”
Bir anda başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissettim. Niyeti neydi? Bu adam şimdi ne yapmayı planlıyordu? Gözlerim korkuyla babama döndü, ama babam gözlerini kaçırdı. O sırada Şehmuz Ağa alaycı bir gülümsemeyle araya girdi,
“Götürsene kocanı tuvalete,” dedi. Bu onun için bir eğlence gibiydi.
Alihan’ı istemeye istemeye koridorun sonundaki tuvaleti göstermek zorunda kaldım. Onunla baş başa kalmamak için hemen geri döndüm. Ama o an Şehmuz Ağa’nın sesi arkamdan bir bıçak gibi saplandı,
“Beni iyi dinleyin! Oğluma kızınızı alıyorum diye akrabalık saçmalıklarına sakın kalkışmayın!”
Sonra yüzünü bana çevirdi. Gözleri bir yılan gibi soğuktu. Konuşurken dişlerinin arasından tükürük saçılıyordu,
“Sen onunla evlenebilirsin, ama hiçbir zaman bizim gelinimiz olamazsın. Eğer oğlumu memnun etmezsen… Hepinizi ateşler içinde yakarım.”
Sesi ağır, tehditkâr ve kesinlikle ciddiydi. Dizlerimin bağı çözüldü. O an anladım: ben bir kadın, bir eş değil; oğlunun eğlencesi, sıkıntısını gidermek için kullanacağı bir oyuncaktım. Bundan kaçışım olmadığını artık biliyordum. Ve bu düşünce içimde derin bir yara açtı. Ne bir umut vardı ne de bir çıkış yolu.
Şehmuz Ağa’nın yanında duran adamlar tek kelime etmiyordu. Sessizdiler, soğuktular ve yüzlerinden hiçbir duygu okunmuyordu. Şehmuz Ağa onları tanıtmamıştı bile, sanki burada hiç yoklarmış gibi davranıyordu. Bunun bizi küçük düşürmek için olduğunu anlamam zor değildi. Sonradan onların Alihan’ın abileri olduğunu öğrendim. Büyük olanın adı İskender, küçük olanın ise Baran’dı.
Ama belli ki Efsun’a karşılık Alihan’a verilmem hiç hoşlarına gitmemişti. Yüzlerinden memnuniyetsizlik akıyordu. Umutsuzca onlarla göz göze gelmeye çalıştım, belki bir itiraz eder, bu saçmalığı bitirirler diye düşündüm. Ama nafileydi. Şehmuz Ağa’nın sözü kanundu, üstelik kimse Alihan’ı kızdırmayı göze alamazdı. Alihan bir çocuk gibi davranıyordu, ama kızdığında fırtına gibi esen birine dönüşebiliyordu.
Bir süre sonra Alihan tuvaletten çıktı, geldi ve yine yanıma oturdu. Fazla yakınımdaydı, bedeni bedenime değiyordu. Rahatsız oldum, hafifçe yerimden kaydım, ama o da kaydı. Ben uzaklaştıkça o yaklaştı. Tam kalkmak üzereydim ki kolumdan tuttu ve beni sertçe yerine oturttu.
“Ben Eyşan’ı eve götüreceğim baba,” dedi. Yüzündeki ifade neşeyle doluydu ama aynı zamanda ürkütücü bir ciddiyeti vardı.
Şehmuz Ağa kaşlarını kaldırdı. “Şimdi mi?” diye sordu.
Alihan sert bir şekilde, “Evet, şimdi götüreceğim. Sen demedin mi? O benim karım! Ben de onu odama götüreceğim,” dedi.
İçimde bir korku dalgası yükseldi. Niyeti o kadar barizdi ki anlamamak için deli olmam lazımdı ama Alihan deliydi zaten. “Ama… ama…” diye kekelerken bir bahane aramaya çalıştım. Sonunda aklıma nikah ve düğün geldi.
“N-nikah olmadı daha, değil mi? Bir de düğün var… H-hazırlık yapmam lazım. Bu işler… ooo… kaç gün sürer…” dedim, ellerimi sallayarak bir umut, bir mucize arıyordum.
Alihan ise beni dinlemedi bile. “İstemem düğün müğün. Hemen şimdi götüreceğim seni,” dedi.
Şehmuz Ağa alaycı bir şekilde gülümsedi. “Düğün mü? Sizi öldürmediğimize dua edin, bir de düğün mü istiyorsunuz?” diye sert bir şekilde cevap verdi.
Ama Alihan kararlıydı. “Önce eve gidelim, sonra Eyşan’a beyaz gelinlik giydireceğim,” dedi.
Şehmuz Ağa başını salladı. “Tamam, gidelim,” dedi ve ayağa kalktı. Onun kalkmasıyla birlikte herkes ayaklandı.
Şehmuz Ağa, büyük oğlu İskender’e dönerek, “Resmi nikah olmayacak, imam nikahı yapacağız. İmama söyle konağa geçsin, orada kıyacağız nikahı,” dedi.
Çağresizce, “Hemen mi gideceğiz?” diye sordum.
“Evet,” dedi Şehmuz Ağa, soğuk bir ifadeyle.
Alihan’ın yüzü sevinçten parlıyordu. “Şimdi gideceğiz, şimdi gideceğiz!” diye çocuksu bir coşkuyla tekrar etti.
Bir an duraksayıp, “Bari birkaç parça eşya alayım,” dedim, ama Alihan buna da izin vermedi. Kolumdan tuttuğu gibi beni sürükledi. “Eşyaya gerek yok,” dedi kararlı bir sesle.
Ve böylece, hiçbir hazırlık yapamadan, hiçbir şeye veda edemeden, beni çekiştire çekiştire baba evimden aldı ve götürdü. O an hissettiğim tek şey çaresizlikti. Benim hayatım artık bana ait değildi.
Şehmuz Ağa önde, şoför koltuğunun yanında oturuyordu. Ben ve Alihan arka koltuktaydık. Alihan, arabada bile beni bırakmıyordu. Elleri bileğime öyle sıkı dolanmıştı ki, kaçmak ne mümkün. O evde yanmamak için kendimi dışarı atmıştım ama şimdi bu arabanın içinde, başka bir ateşe doğru gidiyormuş gibi hissediyordum.
Camdan dışarı bakarken bir anda aklıma geldi: Arabadan atlamak. Belki kurtulabilirdim. Ama sonra Alihan’ın kolumu ne kadar sıkı tuttuğunu fark ettim. Kımıldamak bile imkansızdı. Kaçmanın kolay olmayacağını anlamıştım.
Tam o sırada, gelinlik satan bir yerin önünden geçtik. Camdaki beyaz gelinliklere gözüm takıldı. Hangi genç kız gelinlik görünce heyecanlanmaz ki? Ama benim heyecanım başka bir şeydi. O an aklıma bir fikir geldi. Belki bir fırsat yaratabilirdim.
“Gelinlik giymek istiyorum,” dedim birden. Sesim titriyordu ama kararlıydım. Hala ne ile karşı karşıya olduğumu tam anlamıyordum, ama bu bir şanstı belki.
Alihan bir an duraksadı. Elimi biraz gevşetti. Gözleri hemen parmağımla işaret ettiğim yere kaydı. İçimde bir umut filizleniyordu ki, Şehmuz Ağa’nın tok sesi havayı yarıp geçti:
“Sen bizim gelinimiz değilsin, öyle hayallere kapılma!” dedi, sert ve küçümseyen bir şekilde.
Sonra arkasını dönüp Alihan’a baktı. Gözlerindeki gülümseme zalim bir ifadeye dönüştü. “Sanki Alihan’a dayanabileceksin de…” dedi alayla. Bu sözlerin ardından kahkahalar attı. Yanındaki şoför de ona katılıp gülmeye başladı.
“Alihan’a kimse dayanamaz!” dedi kahkahalar arasında.
Birden Alihan da gülmeye başladı. “Alihan’a kimse dayanamaz!” diyerek babasının söylediklerini tekrar etti. Gülüşü içimdeki korkuyu daha da büyüttü.
Şehmuz Ağa’nın “Alihan’a kimse dayanamaz” sözlerinde komik olan neydi, gerçekten anlamıyordum. Onlar gülebilir, bu sözleri alaya alabilirlerdi ama benim için bu sözler korkudan başka bir şey ifade etmiyordu.
Henüz 22 yaşındaydım. Cinsellik benim de merak ettiğim, zaman zaman hakkında araştırmalar yaptığım bir konuydu. Ama hiçbir zaman bunu deneyimlememiştim. Hep merak ederdim: İlk kez nasıl olacak? Bekaretimi kime vereceğim? Hayallerimde bu anın baş kahramanı bendim, sevdiğim biriydi, bana değer veren biriydi. Ama şimdi… Zorla evlendirildiğim, ya da Şehmuz Ağa’nın deyimiyle “satıldığım” bir adam vardı karşımda. Gerçi satıldığım bile söylenemezdi, çünkü bunun karşılığında maddi bir şey alınmamıştı.
Bu ilişkiye bir isim bile koyamıyordum. Bu neydi? Evlilik miydi? Yoksa tamamen başka bir şey mi? Üstelik bu hikayede ben bir başrol değil, bir figüran bile değildim. Dublör desem… Dublörlerin bile bir amacı olurdu, birinin yerine geçerlerdi. Ama ben kimin yerine geçmiştim? Hangi rolü oynayacaktım?
Ve en korkuncu da şu soruydu: Deliliğiyle nam salmış biriyle ilk cinsel deneyimini yaşamak nasıl bir şey olabilirdi? Bu tür insanların doyumsuz olduğunu, istediklerinde sınır tanımadıklarını duymuştum. Hatta… “aletlerinin” büyük olduğu bile söylenirdi. Bu düşünce beynimde yankılanırken içimdeki korku iyice büyüdü.
Bu nasıl bir çıkmazdı böyle? Herkes için basit bir oyun, bir şaka gibiydi belki ama benim hayatım altüst oluyordu. Onlar gülerken ben, sessizce o bilinmeze doğru sürükleniyordum.