Gelinlik planım tamamen suya düşmüştü. Konağa vardığımızda imamın hazır beklediğini gördüm. Avlunun ortasında başında yazma, üzerinde fistan olan, tam bir hanımağa edasıyla Mihriban Hanım duruyordu. O da en az Şehmuz Ağa kadar ciddi ve otoriter biriydi. Yanında yine sonradan isimlerini öğrendiğim, İskender’in eşi Rojin ve Baran’ın eşi Asmin vardı. İki eltim de yaşça benden oldukça büyüktü.
Onlar beni sessiz ve meraklı gözlerle süzerken, Mihriban Hanım’ın yüzünde kızgınlık, öfke ve tuhaf bir şekilde şefkat vardı. Ama o şefkat bana değil, noksan olan oğlunaydı.
Alihan arabadan inerken, beni de kolumdan tutup çeke çeke götürüyordu. Daha avluya adım atar atmaz, “Anne, anne bak! Alihan evlendi!” diye bağırdı. Mihriban Hanım ona sevgiyle baktı.
“Öp bakayım annenin elini,” dedi yumuşak bir sesle.
Alihan hemen annesinin elini öptü, sonra bana dönüp, “Sen de öp annemin elini,” dedi. İstemeyerek de olsa elimi uzattım. Ama Mihriban Hanım elini arkasına çekti. Gözlerindeki sevgi bir anda yerini düşmanca bir bakışa bırakmıştı. Bana sanki bir düşman gibi baktı.
O sırada Şehmuz Ağa alaycı bir ses tonuyla, “Hadi bir an önce bu nikahı kıyıp işimize bakalım. Alihan sabırsızlanıyor,” dedi. Alayla beni baştan aşağı süzdü, pos bıyıklarının altından bir kez daha o küçümseyen gülüşünü sergiledi.
Mihriban Hanım’ın gözleri bir an babasına döndü ve tiksintiyle, “Efsun yerine bunu mu aldınız? Bu düşmanın kızını mı?” diye sordu.
Alihan, alınmış gibi hemen lafa girdi: “Şeytan görsün Efsun’u! Babam onu bana aldı,” dedi, sesi biraz kırılgandı. Ardından daha sert bir şekilde, “Alihan istediğini alır! Alihan onu alıp odasına götürecek,” diye ekledi.
O an avlunun ortasında herkesin gözü üzerimdeydi. Eltilerim biraz ilerde bana bakarak bir şeyler mırıldanıyordu, ama ne dediklerini anlayamamıştım. Alihan o kadar sabırsızdı ki, imam nikahı kıyarken sürekli oflayıp pufluyordu. Ne olduğunu bile doğru düzgün anlayamamıştım.
Sadece, Alihan’ın büyük bir heyecanla “Evet!” dediğini ve ardından kolumu öyle bir sıktığını hatırlıyorum ki, kemiğim kırılacak sandım. O acıyla ben de “Evet,” dedim. Artık isteksiz bir gönüllüydüm. Şikayet etme hakkım tamamen elimden alınmıştı.
İmam, şahitler tutarak nikahı kıymıştı. Ama son sözlerini duyamadım. Kulağım Alihan’ın sürekli tekrarladığı, “Bitmedi mi? Hadi bitsin artık. Alihan’ın işi var,” sözleriyle doluydu. O her tekrar ettiğinde, Şehmuz Ağa ve yanındaki adamı kahkahalar atıyor, ama abileri dişlerini sıkarak sessiz kalıyordu.
Mihriban Hanım’ın isteksizliği yüzünden okunuyordu. Ama Alihan’ın kararlılığı, onun da itiraz etmesini engelliyordu.
Nikah biter bitmez, Alihan beni kolumdan sertçe tutup çekmeye başladı. O kadar aceleciydi ki, kimseye fırsat tanımıyordu. Mihriban Hanım, “Sen konaktaki odana git, oğlum. Biz Eyşan’ı hazırlar, getiririz,” dedi. İsmimi söylemek ona bile zor gelmiş gibiydi.
Ama Alihan kararlıydı. “İstemem ben hazırlık. Gitmem konağa. Benim odam var!” dedi. Sesi o kadar sertti ki, herkes susup kaldı.
O an, hayatımın tamamen Alihan’ın kontrolüne geçtiğini ve artık kendi isteklerim için hiçbir yer kalmadığını hissettim.
***
Alihan yüzüme baktı, sert ve karanlık bir ifadeyle. “Alihan üstündekilerini çıkarmanı istiyor,” dedi. Sesi buz gibiydi, kelimeler içime işledi. Titriyordum. Ne demek istediğini anlamıştım ama yapamazdım, yapmayı aklımdan bile geçiremezdim.
Ellerini beline götürdü, şalvarını tutan ipi çözdü. Şalvarını bir çırpıda yere indirdi. Gördüğüm karşısında şok olmuştum. Ağzım kurumuştu, gözlerim korkuyla o noktaya takılı kalmıştı. Bacaklarının arasında duran şey gözlerime kocaman göründü. Kolum kadar büyük ve kalındı. Midem bulandı.
“Hâlâ başlamadın mı?” diye öfkeyle bağırdı. Onun için bir et parçasından farkım yoktu. Canım, ruhum, hislerim… Hiçbiri umurunda değildi. Tek istediği beni becermekti, bu kadar basitti.
“L-lütfen…” dedim, sesim titriyordu, boğazımdan zar zor çıktı kelimeler. “Korkuyorum…”
Yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi. Bu onu durduracağına daha da azdırmış gibiydi. “Alihan istediğini alır, istediğini yapar,” dedi, sesi alay ve öfke doluydu. O sırada elini bacaklarının arasında sallanan aletine götürdü, başını okşuyordu.
Babam, abimin canını kurtarmak için beni Şehmuz Ağa’nın deli oğluna, Alihan’a verdi. Gözünü bile kırpmadan. Evde pazarlıklar yapılırken bir kez olsun yüzüme bakmadı. Hele annem… Tek erkek çocuğunun canı kurtuldu diye nasıl seviniyordu. O an hissettiğim acı, hayal kırıklığı ve öfke tarif edilemezdi.
Alihan karşıma geçti, gözlerindeki karanlık ve öfke içime işliyordu.
“Sen hâlâ soyunmadın mı? Soysuzun kızı,” dedi, sesi soğuk ve sertti. Ardından alayla devam etti, “Abin kardeşimi s.kerken, ben seni boş mu geçeceğim sanıyorsun?” Alihan doğru cümle kuramazdı. Bunları kesinlikle Şehmuz Ağa yada başkaları öğretmiş olmalıydı.
Bu sözleri duyunca içimden bir şeyler koptu. Öfkeyle ama titreyerek cevap verdim,
“Benim ne suçum var? Ben mi kaçırdım kardeşini?”
Ama ne desem boştu. Onun gözünde sadece bir günah keçisiydim, kendi öfkesini ve intikamını kusacağı bir hedef. Sanki bana her dokunduğunda ailesinden alınanların hesabını ödeyecekti. Ama benim bunda ne suçum vardı? Hangi günahın kefaretini ödüyordum?
Bir düğün yapmak bile çok görüldü bana. Çocukluğumdan beri hayalini kurduğum gelinlik… O hayal şimdi bir odunlukta paramparça olmuştu.
Evet, odunluk. Alihan’ın “odam” dediği, tahtadan bir sedir ve üzerinde incecik bir sünger olan, soğuk, karanlık bir yer. Buradaydım işte. Hayatımın bu en özel anını hep sevgiyle, şefkatle hayal etmiştim. Ama şimdi… Hiç bilmediğim, deliliğiyle nam salmış bir adamın karşısında korkuyla titriyordum.
Her şey benden alındı. Hayallerim, onurum, hatta insanlığım. Ve ben, bu karanlık yerde, elimde hiçbir şey olmadan, sessizce ağladım.
Alihan beni dinlemiyor, gözümden akan yaşlara, korkudan titreyen bedenime aldırış etmiyordu. “Alihan, kadınları sevmez. Onlar şeytan. O evde yanmayı seçecektin. Kendini dışarı atmakla daha büyük bir ateşin içine attın,” dediğinde, suçumun Ural’ın kardeşi olmak olmadığını, hatta tüm ailemi ve geçmişimi kurtarmak için kendimi dışarı atmamın daha büyük bir ceza getirdiğini anlamıştım. Alihan tıpkı babası gibi konuşuyordu. Anlamıştım bana nasıl davranması gerektiğini ne söylemesi gerektiğini o göstermiş ve söylemişti. İki kelimeyi bir araya getiremeyen bu azgın deli, şehvetin etkisi ile bülbül gibi şakırdıyordu. Bir baba çocuğuna bunları nasıl yapar?
Sonra iyice yanıma yaklaştı. Başımın üstünde durdu ve üzerimdeki penyemi çektiği gibi yırttı. Penye ile beraber sütyenlerimi de tuttuğu için, onlar da penyeyle birlikte Alihan’ın elinde kaldı. Refleks olarak ellerimi göğüslerime götürüp saklamaya çalıştım. Ama çok geçti.
Alihan’ın ağzından salyaları akmaya başlamıştı. “Hiç bu kadar güzel memeler görmedim,” dediğinde, parmaklarımı kavrayıp açmaya başladı. Onun gücü karşısında direnmek mümkün değildi. Sonra ellerini göğüslerime götürüp sert bir şekilde sıktı. Canım acıdığı için, “Ayy, yavaş ol! Ağrıyor,” dedim. Ama hiç umursamadı.
“Ağrısın, bana ne,” dedi. Avuçlarının içinde tuttuğu göğüslerimi emmeye başladı. İçine çekiyor, sağa sola sallıyor ve dişliyordu. Kafasını tutup uzaklaştırmaya çalıştım ama nafile. O, istediği gibi bedenime sahip oluyordu.
Göğüslerim ağzında emilirken, bir eli bacaklarımı okşamaya başladı. Baldırlarımdan tutup sıkıyordu. Ben zevkten değil, acıdan bağırıyordum, ama o daha da tutkuyla hareket ediyordu. Elleri, baldırlarımdan kasıklarıma doğru ilerlerken, titreyen bedenim kasılmaya başlamıştı.
Sonra kadınlığımı avuçlayıp sıkmaya başladı. “Alihan, inlemeni istemiyor,” dediğinde, acıyla yüzümü buruşturdum. “Seni hayvan! Zevk aldığımı mı sanıyorsun? Keşke o ateşte yansaydım!” dedim.
Bu sözlerim onu durduracağına, komik bulmuş gibi gülmeye başladı. “Beni azdırdın, Alihan azdı” dedi alaycı bir şekilde. Ardından eteğimi, taytlarımı ve külotlarımı sert bir hareketle çıkarmaya başladı. O anda bacaklarım, rüzgarda savrulan bir uçurtma gibiydi.
“S*kimi tut,” dedi.
“Hayır! Senden nefret ediyorum,” dedim. “Sana elimi sürmek istemiyorum. Lütfen bırak beni, yalvarıyorum,” diye ekledim.
Duygularım kendimle çelişiyordu. Daha sözümü bitirememişken, göğüslerimde bir ıslaklık hissettim. Yüzümü kapattığım için ne olduğunu göremiyordum. Ama bu tükürük değildi. Ellerimi ıslaklığa götürdüğümde, yapışkan bir sıvı olduğunu fark ettim. Midem kalktı, kusacak gibi oldum.
O, bu durumdan keyif alıyor gibiydi. Gülerek, “Ne yaparsan yap, Alihan günlerce seni s*kecek,” dedi.
Boşaldığında biter sanmıştım, ama daha başlamamıştı bile. Bunlar onun için sadece ısınma turlarıydı. Delilerin aletlerinin büyük olduğu ve doyumsuz olduklarını duymuş ya da okumuştum. Alihan nereye kadar devam edecekti? Ne zaman pes edecekti?
Üstümdeki spermleri temizlemek bile istemiyordum. Tahta bir sedirin üzerinde, elime geçen rastgele bir örtüyle göğüslerimi silmeye çalışıyordum. Her hareketimde tiksinti hissi içimi dolduruyordu. Ama o beni izliyor, sanki direnmemden zevk alıyormuş gibi daha da heyecanlanıyordu.
“Kadınlar şeytan! Onlara acımayacağım,” dedi soğuk ve kararlı bir sesle.
Kelimeler bir hançer gibi içime saplandı. Kafamı kaldırıp ona baktım, öfkeyle ama titreyerek, “Asıl şeytan sensin! Akılsız herif!” dedim.
Bu sözlerim onu durduracağına daha da azdırmış gibiydi. Gözlerindeki karanlık ışık, içime bir korku düşürdü. O kadar güçlüydü ki, bacaklarımdan tuttuğu gibi beni ikiye ayıracak sandım. Ellerinin baskısını hissediyor, kaslarımdaki acıya engel olamıyordum.
“Alihan sevmez! Alihan istemez! Alihan akıllıdır!” diye bağırdı, kendi kendine konuşur gibi. Deliliği kabul ediyordu ve bundan garip bir şekilde zevk alıyordu.
Beni yatağın ucuna kadar çekti. Parmaklarının sertliği tenime işliyordu. Bir adım geri çekilmeye çalıştım ama nafileydi. “Alihan’a kimse dayanamaz!” dedi. Bu sözler, tüylerimi diken diken eden bir meydan okuma gibiydi.
Bir anda, o kadar sert bir şekilde içime girdi ki, tüm bedenim kasıldı. Nefesim kesildi, gözlerim tavana dikildi. İçimde tarifsiz bir acı dalgası yükseldi. Hayatım boyunca hayalini kurduğum her şey, o an bir delinin altında yok oldu.
Bağırdım. İçimden geldiği kadar, tüm acımı ve çaresizliğimi haykırdım. Ama o, beni duyuyor muydu, sesim kimseye ulaştı mı bilmiyordum. Dudaklarımı o kadar sert ısırmıştım ki, kan ağzıma doldu. Başımı geriye yasladığımda, kan boğazıma kaçtı. Nefesim kesiliyordu. Sanırım boğuluyordum.
Hayatımın kontrolü ellerimden kayıp giderken, tavanın o soğuk, hareketsiz yüzeyine bakıyordum. O an, her şeyin sona erdiğini hissettim.
Sonrasını hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde çırılçıplaktım. Tüm bedenim titriyor, kemiklerim zonkluyordu. Bacaklarımın arasındaki ağrı dayanılmazdı. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, dün gece yaşananlar zihnime bir anda hücum etti. Buraya nasıl geldiğim… Sabaha kadar bedenimde, içimde hissettiğim her şey… Sanki hafızamı kaybetmiş gibiydim, ama acılar her şeyi yeniden hatırlatıyordu.
Kollarımdan güç alarak kendimi yatağın başına çektim. Başımı kaldıracak halim bile yoktu. Yatak başına yaslandığımda üstümdeki yıkımı artık görebiliyordum. Kurumuş spermler tenimde yapışıp kalmıştı. Bacaklarımın arasında ve yatağa bulaşmış kan… Göğüslerimde ve başka yerlerimde ısırıklar, morluklar… Her detay gözlerimi yakıyordu.
Sonra birden Alihan geldi aklıma. O yüzü, o öfkesi… Kendimi korkuyla cenin pozisyonuna aldım. Nasıl bağırdığını, kendi çığlıklarımı, acıyla dolu sesleri düşündüm. Alihan beni sadece s.kiyor değildi, o beni öldürmeye çalışıyordu.
Bu düşünceler içimde tarifsiz bir korku ve acı bıraktı. Gözlerimden akan yaşlara engel olamadım. Artık hiçbir şeye direnemiyordum. Gücüm kalmamıştı.
O yangında yanmalıydım. Sadece ben değil, buna sebep olan herkes yanmalıydı. Tüm bu yaşananların yüküyle içimde sessiz bir isyan büyüyordu. Ama o an, sadece ağladım. Çünkü başka hiçbir şey yapamıyordum.