Odunluk, kurumuş tahta kokusuyla doluydu. Ama bu kokuya kan, ter ve sperm kokusu da karışmıştı. Midem bulanıyordu, ama midemden çıkacak bir şey de yoktu. Boğazım kuruydu, karnım boştu, zihnim ise ağır bir sisin içindeydi.
Etrafıma bakındım. O hayvan hâlâ burada mıydı, bilmek istiyordum. Yataktan doğrulmaya çalıştım ama bedenim o kadar ağırdı ki, yerimden kımıldamak bile işkence gibiydi. Yine de ağrılar içinde doğruldum, başımı kaldırıp odunluğun içini kolaçan ettim. Kimse yoktu.
Alihan’ın odunluğun sonunda kendine ait bir bölmesi vardı. Burası geniş ve yüksek tavanlı bir odaydı ama içerisi neredeyse tamamen boştu. Bir tane tahta sedir, üzerinde birkaç kirli bez ve örtü vardı. Bir köşede Alihan’ın giysileri üst üste yığılmıştı. Giysiler dışında hiçbir şey yoktu. Kendine derme çatma bir oda yapmıştı ve kaldığı yer deliliğine uygundu.
Gözüm biraz ileride, kirden kararmış duvarın dibinde duran bir su testisine takıldı. Kafamı çevirdiğimde kapının arkasında asılı duran çamaşırlar dikkatimi çekti. Bunlar kadın iç çamaşırlarıydı. Farklı bedenlere ait oldukları çok belliydi.
Benim değillerdi, çünkü hiçbir eşya getirememiştim. Bu eski ve kirli çamaşırlar buraya nasıl gelmişti? Alihan kadınları sevmediğini sık sık dile getiriyordu. Ama kadınlara ait bu çamaşırların burada ne işi vardı?
Şehmuz Ağa’nın alay dolu konuşmaları kulaklarımda yankılandı. Alihan’ın sık sık tekrarladığı sözler bir bıçak gibi içime saplandı: “Kimse Alihan’a dayanamaz.”
Beni Alihan’a eş olarak almadıkları çok belliydi. Peki, o zaman beni buraya neden getirmişlerdi? Acı çekmem, yavaş yavaş ölmem için mi? Bu düşünce içime ağır bir korku saldı.
Bu odadaki kadın çamaşırları da Alihan’a dayanamayan kadınlara mı aitti? İçimdeki korku giderek büyüyordu. Ölüm fikri her insanı korkuturdu, ama benim bu durumda ölmekten korkacak hâlim bile yoktu. Tek düşündüğüm şey, bu sürecin ne kadar süreceğini bilememekti. O belirsizlik… İşte o, en çok canımı yakan şeydi.
Hareketsiz, kendi kendimden nefret eder bir halde yatarken dışarıdan gelen sesleri duydum. Ne konuştuklarını tam olarak seçemiyordum, ama sesler giderek yaklaşıyordu. Birinin, “Ölmüş müdür acaba?” dediğini duydum. Ardından diğer ses cevap verdi, “Zavallı kız, o kadar bağırıp çağırdı ki… Kim bilir?”
İkisinin de sesleri kadın sesiydi. İçime bir umut doğdu. Belki beni anlayacak, bana yardım edecek birileri geliyordu. Seslenmek istedim, ama boğazım şişmişti. Dün gece bağırmaktan sesim tamamen kısılmış gibiydi. Konuşmak bir yana, her kelime boğazıma bir bıçak gibi saplanıyordu.
Birinin, “Mihriban Hanım’ı bekletmeyelim,” dediğini duydum. O anda, onları buraya kimin gönderdiğini anladım. Sesler uzaklaştıkça, fısıltı gibi gelmeye başladı. Ardından ayak sesleri duyuldu, gidiyorlardı.
Tam her şey bitti, buraya kimse gelmeyecek diye düşünürken, odunluğun pas tutmuş demir kapısının gıcırtısını duydum. İçimden, “Buraya geliyorlar!” dedim heyecanla. Korkuyla karışık bir umut doldu içime.
Etrafıma bakındım. Çırılçıplak ve üzerim kan, sperm içinde biri olarak beni görmelerini istemiyordum. Hemen üstüme örtecek bir şeyler aradım, ama yoktu. Mecburen o pis örtülerden birini aldım ve üzerime çektim. Kokusu midemi bulandırıyordu ama başka çarem yoktu.
Sonra kapının çalındığını duydum. Ardından biri, boğazını temizler gibi bir ses çıkardı. Sesim kısılmış ve boğazım yanıyor olmasına rağmen, “Buradayım,” diye fısıldadım. Sesim o kadar zayıftı ki, sanki kaybolmuş ve beni kurtarmaya gelenlere ulaşıyormuş gibi hissettim.
Korkuyla, kapının açılmasını bekledim. O an, onların ne söyleyeceğini, ne yapacaklarını bilmiyordum ama içimde ufak bir umut ışığı yanmıştı.
Kadınlardan biri kapının arkasından seslendi, “İçeri girebilir miyiz? Müsait misin?”
Etrafıma baktım, acı bir gülümsemeyle cevap verdim, “Müsait mi? Böyle bir yer hiçbir zaman müsait olmaz.”
Sonra titreyen bir sesle ekledim, “Gelebilirsiniz. Ama müsait mi, kendiniz karar verin.” İçten içe beni anlamalarını, bana yardım etmelerini umuyordum.
Kapı açıldı ve iki kadın içeri girdi. Yaşça büyük olan, beni tepeden tırnağa süzüp başını iki yana salladı, “Zavallı kızı ne hale getirmiş o hayvan,” dedi üzgün ama sert bir sesle.
Diğer kadın burnunu tutarak etrafa baktı, “Bu ne pis bir yer! Burada insan nasıl yaşar?” dedi küçümseyerek.
Sözleri içimi acıttı. Zaten paramparça olmuştum, ama şimdi her kelimeleriyle beni lime lime ediyorlardı. Yine de onlara yalvaran gözlerle baktım. Belki bir imkanları varsa, bana yardım ederlerdi. Umut etmekten başka çarem yoktu.
Yaşça büyük olan kadın yavaşça konuştu, “Biz senin eltileriniz.” Sonra kendini tanıttı, “Ben Şehmuz Ağa’nın büyük oğlu İskender’in karısıyım. Adım Rojin.”
Sonra eliyle diğer kadını işaret ederek devam etti, “Bu da ortanca oğlu Baran’ın karısı, Asmin.”
Ama yüzündeki tiksinti bir türlü geçmiyordu. Sanki konuştuğu her kelimeyle daha da belirginleşiyordu. Buna rağmen içime bir umut doğdu. Belki beni anlar, bana yardım ederler diye düşündüm.
Başımı eğip zoraki bir sesle, “Ben de Eyşan,” dedim. Sesim o kadar zayıftı ki, sanki kelimeler boğazımdan zorla çıkmıştı. Başımı daha da eğdim, kırılgan bir sessizlik içinde onlara baktım.
“Asmin, o deli nerede?” dedi Rojin, dişlerini sıkarak.
Asmin omuzlarını silkti. “Şeytan görsün onu, kim bilir nerede?” dedi, hafif bir öfkeyle.
Onların bu konuşmaları beni biraz olsun rahatlatıyordu. Sanki beni anlıyorlardı, belki de bana yardım edeceklerdi. İçimdeki umut kıpırtısı biraz daha güçlendi.
“Lütfen bana yardım edin,” dedim, titreyen bir sesle.
Rojin bana bakıp üzgün bir şekilde başını salladı. “Vah yavrucak, pek de küçüksün,” dedi.
Asmin hemen ardından konuştu: “Sana yardım edeceğiz, merak etme. Ama önce Mihriban Hanım bizden sana bakmamızı istedi.”
Bu sözleri duyunca içime bir umut daha doğdu. Eğer Mihriban Hanım isterse, beni buradan kurtarabilirdi. Ama sonra onu ilk gördüğümdeki o soğuk ve tiksinti dolu bakışlarını hatırladım. Nasıl olur, diye düşündüm içimden. Belki acımıştır bana, belki gece boyunca duyduğu bağırışlar onu merhamete getirmiştir.
Sonuçta o da bir kadın, hem de bir anne, dedim kendi kendime. Belki de bu yüzden içimde ufacık da olsa bir umut yeşermişti. Şimdi tek yapmam gereken, yardım ellerini uzatmalarını beklemekti.
Rojin, “Bize kanlı örtünü ver,” dediğinde, o an her şeyin gerçekten bittiğini anladım. Sanki ruhumu kör bir testereyle kesiyorlardı. O kadar derin bir utanç ve öfke hissettim ki, nefes almak bile zorlaştı.
Eltilerimi buraya, yaşayıp yaşamadığımı kontrol etmek için göndermişlerdi. Yetmezmiş gibi, Mihriban Hanım kız mıyım değil miyim diye merak etmişti. Bu düşünce içimde daha da derin bir yara açtı.
Eltilerime de kızmıştım. Belki onlar da çaresizdi, belki başka seçenekleri yoktu. Ama söylediklerini daha dikkatli seçebilirlerdi, gönlümü okşayarak, daha farklı bir şekilde açıklayabilirlerdi. Beni daha az incitebilirlerdi. Ama işte, gerçeği yüzüme böyle çarpmışlardı.
O an, sadece sustum. Çaresizliğim her şeyin üzerindeydi. Söyleyecek tek bir kelime bile bulamıyordum. İçimde bir yerde, artık hiçbir şeyin değişmeyeceğini biliyordum.
Çaresizce, örtüyü altımdan çekmeye çalıştım. Bir yandan bedenimin halini göstermemek için çırpınıyor, bir yandan da kirden gerçek rengi anlaşılmayan o ter, sperm ve kanla kaplı örtüyü çıkarıyordum.
Doğruya , kız olup olmamak önemliydi. Ne hissettiğimin, yaşadığım acının hiçbir değeri yoktu. Hatta burada ölü bile olsaydım, ölümüm bu örtüye bulaşan kan kadar bile değer görmeyecekti.
Sonunda örtüyü çıkarıp uzattım. Onlar örtüye tiksinerek baktılar. Ama bu tiksinti bana mıydı, örtüye mi, anlamak zordu. Sessiz kaldılar, başka bir şey söylemediler.
O sessizlikte cesaretimi toplayıp, “Burası çok kötü, Mihriban Hanım bana bir oda verir mi?” diye sordum. Sanki hak etmediğim bir şeyi zorla istiyor gibiydim. Sesim utangaç ve titrek çıkmıştı.
Asmin, “O deli adam burası dışında başka yerde kalmaz,” dedi.
Rojin araya girdi, yüzünde şeytani bir gülümsemeyle, “O insan değil ki insan gibi bir yerde yaşasın. Onun hak ettiği yer lağım kuyusu,” dedi. Sözlerinden keyif aldıkları belliydi. Ben bu haldeyken eğleniyor gibiydiler.
Son bir umutla, “Bari üstüne yatabileceğim bir yatak olsun. Burası çok kirli, bunlar çok eski, etime, kemiklerime saplanıyor sanki” dedim.
Asmin, “Söyleriz Mihriban Hanım’a, ama…” dedi ve gözlerime bakarak ekledi, “Alihan temizlik sevmiyor, yeni şeyler sevmiyor.”
İkisi arasında kısa bir bakışma oldu, ama sessizdiler. Yine de konuşmadan duramadım, aklıma takılan bir soruyu sordum, “Alihan neden kadınlara sürekli şeytan diyor?”
Belki onun hakkında bir şey öğrenirsem, bana bir faydası olur diye düşünüyordum. Ama yüzlerinden, bu sorunun cevabını vermeye ne kadar istekli olduklarını anlamaya çalışırken, içimdeki korku büyümeye devam ediyordu.
Asmin, “O senden önce üç kadınla daha evlendi,” dedi ve Rojin’e baktı, sanki ondan onay alır gibi. Bu bilgi içimde bir düğüm oluşturdu, ama cesaretimi toplayıp sordum, “Onlara ne oldu? Onlar nerede?”
Aslında cevabını öğrenmekten korktuğum bir soruydu bu. Rojin’in sesi soğuktu, ifadesi sertti,
“Onları öldürdü.”
“Öldürdü mü?” dedim, sesim içime kaçmış gibiydi. Nefes almak bile zorlaşmıştı.
“Zavallı kızlar sana benziyordu,” dedi Rojin.
Asmin ekledi: “Adam deli… takıntılı bir deli.”
Parmaklarım titreye titreye kapıda asılı olan iç çamaşırlarını işaret ettim. “B-bunlar o kadınlara mı ait?” diye sordum. İkisi birden dönüp arkalarındaki çamaşırlara baktı. Yüzleri bir anda değişti.
“Hayvan herif… Allah onun belasını versin!” dediler ikisi bir ağızdan.
İçimdeki korku büyüdükçe büyüyordu. İnsan burada nasıl yaşardı? Burası odunluktu, ama Alihan için vazgeçemediği bir yerdi. Şimdi, bu yerin sadece bir odunluk değil, başka bir şey olduğunu fark ettim. Duygularımı bastıramayıp, kendi kendime mırıldandım, “Burası bir mezarlık…”
Sesim o kadar kısık çıkmıştı ki, söylediklerimi kendim bile duymakta zorlandım. Sonra istemsizce, kadınlara doğru döndüm ve sordum, “O seri katil mi?”
Ama soruma cevap vermediler. Sadece birbirlerine baktılar ve sessiz kaldılar. Tam kapıdan çıkacakken, son bir umutla onları durdurdum, “Bana yardım edemeyecek misiniz?” dedim, çaresizce.
Aklımda tek bir şey vardı: Buradan kaçmak. Ne olursa olsun, öldürdüğü kadınların eşyalarını saklayan bir ruh hastasıyla daha fazla aynı yerde kalamazdım.
Asmin, “Şimdi gitmemiz gerek, ama sana yardım edeceğiz,” dedi. Rojin başını onaylarcasına salladı. Sonra kapıyı açıp gittiler.
Ardından yalnız kaldım. Ama bu yalnızlık, bir korku çığlığı gibiydi. İçimdeki kaçma isteği her geçen saniye büyüyordu. Bu yerden kurtulmalıydım. Ne pahasına olursa olsun.