YANSIMA

1815 Words
Öğle vaktiydi ama hava sabahın yumuşaklığını çoktan geride bırakmıştı. Yelkovan’ın dar çarşı sokaklarına serin bir rüzgâr dolmuş, dükkânların kapı önlerine asılan ince tül perdeleri hafif hafif dalgalandırıyordu. Gökyüzü açık mavi olsa da güneş artık ısıtmıyor, sadece aydınlatıyordu. Kış, kendini usul usul hissettirmeye başlamıştı. Lal atkısını boynuna biraz daha doladı. Üzerinde trençkotu vardı ama rüzgâr tenine dokundukça ürperiyordu. Esin bugün yanında değildi. Annesinin günü vardı; sabah erkenden kalkmış, börekler açmış, salonu hazırlamıştı. “Sen git çarşıya, benim çıkmam imkânsız,” demişti gülerek. Lal da tek başına gelmişti. Çarşı kalabalıktı. Küçük butiklerin önünde askılar dizilmiş, mankenlerin üzerine yeni sezon montlar giydirilmişti. Camların arkasında sarı ışıklar yanıyor, vitrinler sıcak bir davet gibi görünüyordu. Lal bir dükkâna girip yumuşak dokulu, koyu krem rengi bir kazak denedi. Aynadaki yansımasına baktı. Omuzlarına düşen saçlarını düzeltti. Kazağın kolunu çekiştirdi. “Bunu alayım,” dedi içinden. “Tam kışlık.” Kasadan çıkarken elinde iki küçük poşet vardı. Birinde kazak, diğerinde kalın çoraplar ve bir bere. Sokağa yeniden adım attığında rüzgâr daha sert esti. Dar sokakların taş zemini hafif nemliydi. Uzaktan bir kahvehaneden çay kaşıklarının sesi geliyordu. Adımlarını yavaşlattı. Bir vitrinin önünde durdu. Camın arkasında asılı duran koyu lacivert bir erkek kazağı gözüne çarptı. Kalın örgülü, sade ama güçlü bir duruşu vardı. Yaka kısmı hafif boğazlıydı. Lal’in içi bir an ısındı, sonra aynı hızla sızladı. “Yaman’a yakışır,” diye geçirdi içinden. Bu düşünce artık onu şaşırtmıyordu. Ne zaman erkek kıyafeti görse, bir koku alsa, bir şarkı duysa… aklı bir şekilde ona varıyordu. Vitrine biraz daha yaklaştı. Camda kendi yansımasını gördü önce. Sonra, omzunun hizasında başka bir siluet belirdi. Kalbi bir an durdu. Camın yansımasında Yaman vardı. Arkasını yavaşça döndü. Ve göz göze geldiler. Zaman o dar sokakta bir anlığına ağırlaştı. Rüzgârın sesi azaldı sanki. Çarşıdaki uğultu geriye çekildi. Sadece iki çift göz kaldı. Lal derince yutkundu. Parmakları poşetlerin kulplarını biraz daha sıkı kavradı. Yaman’ın bakışları önce yüzünde gezindi, sonra elindeki poşetlere kaydı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir ifade vardı; ne tam gülümseme ne tam ciddiyet. Lal boğazını temizledi. “Merhaba.” Sesi hafif titremişti ama kendini toparladı. Yaman başını hafifçe eğdi. “Merhaba.” Aralarında birkaç saniyelik sessizlik oldu. Rüzgâr Lal’in saçlarını yüzüne savurdu. Elini kaldırıp kulağının arkasına sıkıştırdı. Yaman etrafa kısa bir bakış attı. “Güne gitmeyeceksin herhâlde?” Sesinde hafif bir takılma vardı. Lal gülümsemeye çalıştı. “Gideceğim. Ama önce eksik birkaç şeyim vardı, onları alayım dedim.” Poşetleri hafifçe kaldırdı. Sanki aldığı eşyalar bir açıklama borçluymuş gibi. Yaman başını salladı. “Anladım.” Bir an durdu. Sonra sordu. “Dönüyor musun şimdi?” Lal kalbinin atışını bastırmaya çalışarak cevap verdi. “Evet. Alışverişim bitti. Şimdi eve döneceğim.” Yaman kısa bir nefes aldı. “Tamam. O zaman sonra görüşürüz.” Bu kadar. Ne bir adım daha. Ne bir soru fazla. Ne bir cümle eksik. Başını hafifçe eğdi ve yürümeye başladı. Omuzları dik, adımları sakin. Sokakta ilerlerken rüzgâr montunun eteklerini hafifçe savurdu. Lal olduğu yerde kaldı. Bir süre arkasından baktı. Gözleri onu takip etti. O kalabalığın içinde kaybolana kadar. İçinde tanıdık bir his büyüdü. Ne eksilmişti ne azalmıştı. Aksine, zaman geçtikçe kök salmıştı. Söylenmemiş cümlelerle, yarım kalmış bakışlarla beslenen bir aşk… “Keşke,” diye fısıldadı içinden. Ama keşke demek hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Poşetleri düzeltti. Omuzlarını toparladı. Durağa doğru yürümeye başladı. Adımları yavaştı ama kararlıydı. Rüzgâr yüzüne vuruyor, gözlerini hafifçe sulandırıyordu. Soğuktan mıydı, içindeki histen mi… kendisi de bilmiyordu. Çarşının kalabalığı arkasında kaldı. Lal, içinde büyüyen ve sanki hiç bitmeyecek olan o duyguyla durağa doğru ilerledi. Bazı aşklar, karşılık bulmasa da kalpte yaşamaya devam ederdi. Ve Lal, bunu artık çok iyi biliyordu. Durak neredeyse boştu. Lal ince metal bankın kenarına oturmuş, poşetleri ayaklarının dibine koymuştu. Rüzgâr açık alanda daha sert esiyordu. Yol kenarındaki kuru yapraklar savruluyor, elektrik direklerine asılı küçük ilan kâğıtları hışırdıyordu. Gökyüzü açık olsa da güneş artık ısıtmıyordu; ışık vardı ama sıcaklık yoktu. Atkısını boynuna biraz daha doladı. Elleri üşümüştü. Nefesi beyaz bir buhar gibi havaya karışıyordu. Saatine baktı. İlçeye giden otobüs çoktan gelmiş olmalıydı. Yoldan birkaç araba geçti ama hiçbiri yavaşlamadı. Uzakta bir köpek havladı. Yan dükkândan çıkan iki kadın kendi aralarında konuşarak yürüdü gitti. Durak yeniden sessizliğe gömüldü. Lal ayaklarını birbirine sürttü. İçine ince bir huzursuzluk çöktü. Soğuktan mı, beklemekten mi… bilmiyordu. Beklemek bazen insanın içini daha çok üşütürdü. Tam o sırada önünde bir araba yavaşladı. Siyah. Parlak. Tanıdık. Kalbi bir anlık boşlukta asılı kaldı. 2018 model siyah Hyundai. Lal arabayı uzaktan bile tanırdı. Sadece modelinden değil… duruşundan. Plakasını görmesine bile gerek yoktu ama yine de gözleri refleksle plakaya kaydı. O rakamlar, o harfler… İçinde bir umut kıvılcımı çaktı. Direksiyonun arkasındaki yüzü görmeden önce hissetmişti zaten. Ön camın ardından Yaman’la göz göze geldiler. Zaman yine yavaşladı. Yaman’ın bakışlarında tanıdık bir sakinlik vardı. Camın ardından dudakları hafifçe kıpırdadı. “Gel hadi.” Lal sesi duymadı ama o kelimeyi okudu. Dudaklarından. Kalbi o kadar hızlı atmaya başladı ki göğsünden dışarı çıkacak sandı. Bir an yerinden kıpırdayamadı. Sonra derin bir nefes aldı. İçindeki heyecanı bastırmaya çalıştı. Poşetlerini eline aldı ve arabaya doğru yürüdü. Adımları kontrollüydü ama içi fırtınaydı. Ön kapıyı açtı. İçeriden sıcak hava yüzüne çarptı. Arabaya sinmiş hafif bir erkek parfümü kokusu vardı; temiz, sakin, tanıdık. Kapıyı kapattığında dışarıdaki rüzgâr sesi kesildi. Yerini motorun hafif uğultusu aldı. Yaman gözlerini yoldan ayırmadan konuştu. “Ben de dönüyordum. Bu soğukta bekleme.” Sesi her zamanki gibi sakindi. Sanki bu, dünyanın en doğal şeyiydi. Lal kemerini takarken parmaklarının hafif titrediğini fark etti. “Teşekkür ederim.” Yaman çoktan gaza basmıştı. Araba ağır ağır hareket etti. Çarşının dar sokaklarından çıkıp ana yola yöneldi. Şehirle ilçe arası bir buçuk saatti. Bir buçuk saat. Lal için bu, sıradan bir yolculuk değildi. Yaman’la baş başa geçireceği koca bir zaman dilimiydi. İçinde hem korku hem heyecan hem de tarifsiz bir mutluluk vardı. Ne söyleyeceğini bilmiyordu. Susmak mı daha iyiydi, konuşmak mı? Arabanın içi sıcaktı. Camın ardından ağaçlar geriye doğru akıyordu. Yol kenarındaki tarlalar kışa hazırlık hâlindeydi; sararmış otlar, boş kalmış topraklar… Bir süre sessizlik oldu. Sadece motorun sesi ve lastiklerin asfaltla temas eden ritmi. Lal yan gözle Yaman’a baktı. Direksiyonu tutan elleri güçlüydü. Çenesi hafif sıkılıydı. Yola odaklanmıştı ama yüzünde sertlik yoktu. “Otobüs gelmedi mi?” diye sordu Yaman. Lal başını hafifçe ona çevirdi. “Gelmedi. Biraz daha beklesem donardım galiba.” Yaman’ın dudaklarının kenarı hafifçe kıpırdadı. “Abartma.” Bu küçük kelime bile Lal’in içini ısıttı. “Gerçekten üşümüştüm,” dedi hafifçe gülerek. “İyi ki geçiyordun.” Yaman kısa bir bakış attı ona. “Tesadüf.” Ama Lal o kelimenin arkasında başka bir ihtimal aradı. Gerçekten tesadüf müydü? Yoksa görüp mü durmuştu? Sormadı. Bir buçuk saatlik yolun başındaydılar. Önlerinde uzun bir asfalt uzanıyordu. Gökyüzü yavaş yavaş griye dönmeye başlamıştı. Uzakta dağ siluetleri belirmişti. Lal ellerini dizlerinin üzerine koydu. Nefesini düzenlemeye çalıştı. Kalbi hâlâ hızlı atıyordu. Yaman’ın bu kadar yakınında olmak… sesi, kokusu, varlığı… Hepsi bir aradaydı. İçinden geçenleri susturmak kolay değildi. “Bu kadar heyecanlanma,” dedi kendi kendine. “Sadece bir yolculuk.” Ama onun için sadece yolculuk değildi. Bu, yıllardır içinde büyüyen duygunun sessizce yanında oturduğu bir buçuk saatti. Araba şehirden uzaklaşıp uzun yola çıktığında Lal camdan dışarı baktı. Yansımasında hem kendini hem Yaman’ın siluetini gördü. Vitrindeki yansıma bu kez camda, yan yana duruyordu. Ve Lal, o bir buçuk saatin hiç bitmemesini diledi. Önlerinde uzanan asfalt, gri bir şerit gibi ufka doğru ilerliyordu. Yol kenarındaki çıplak ağaçlar kışın gelişini fısıldıyor, arada bir rüzgâr dalları hafifçe sallıyordu. Gökyüzü bulutlanmaya başlamıştı; güneş ince bir perdenin arkasına gizlenmiş gibiydi. Arabanın içi sıcaktı. Camların ardından akan manzara bir film sahnesi gibi değişiyor, ama içeride zaman daha ağır ilerliyordu. Lal ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmişti. Parmak uçları hâlâ hafif soğuktu ama içi bambaşka bir sıcaklıkla doluydu. Yaman’ın yanında oturuyor olmak, kelimelere sığmayan bir heyecan yaratıyordu. Bir süre sessizlik oldu. Yaman direksiyona odaklanmıştı. Gözleri yolda, ama aklının bir kısmı sanki yan koltuktaydı. Sonra, beklenmedik bir yerden bir soru geldi. “Hâlâ resim yapıyor musun?” Lal başını ona çevirdi. Yüzünde istemsiz bir gülümseme belirdi. Bu soruyu ondan duymak… geçmişten bir kapının aralanması gibiydi. “Evet,” dedi yumuşak bir sesle. “Hatta kursa da gidiyorum.” Yaman hafifçe başını salladı. “Güzel.” Kısa bir kelimeydi ama içinde takdir vardı. Lal o tek kelimenin bile içini ısıttığını hissetti. “Sen hatırlıyor musun?” diye sordu Lal. “Ortaokulda yaptığım o deniz resmini…” Yaman’ın dudak kenarı hafifçe kıvrıldı. “Mavi boyayı fazla kaçırmıştın.” Lal gülerek başını iki yana salladı. “Bilerek yapmıştım.” Yaman sakin bir tonla “Biliyorum.” Dedi. Bu “biliyorum” kelimesi, geçmişte birbirlerini ne kadar dikkatle izlediklerini hatırlattı. Kısa bir sessizlik daha oldu. Ama bu sessizlik rahatsız edici değildi. İçinde paylaşılan anılar vardı. Lal bir süre camdan dışarı baktı. Yol kenarındaki tabelalar geçiyor, mesafe azalıyor ama içindeki sorular artıyordu. Derin bir nefes aldı. “Peki… sen dönecek misin?” Soru havada asılı kaldı. Yaman’ın elleri direksiyonda hafifçe sıkılaştı. Gözleri yoldan ayrılmadı. Birkaç saniye konuşmadı. O birkaç saniye Lal’e uzun bir boşluk gibi geldi. “Şu an belli değil,” dedi sonunda. Sesi sakindi ama net değildi. İçinde kararsızlık vardı. Lal başını hafifçe eğdi. “İşten mi ayrıldın?” Bunu sorarken yüzünde masum bir merak vardı. Sanki gerçeği bilmiyormuş gibi. Sanki Yaman’ın gidişlerinin, susuşlarının ardında ne olduğunu hiç düşünmemiş gibi. Yaman kısa bir nefes verdi. “Benzer bir durum,” dedi. “Bir süre izne ayrıldım.” Cümle kapalıydı. Açıklama istemiyordu. Lal bunu anladı. “İyi gelmiştir belki,” dedi yumuşakça. “Bazen durmak gerekiyor.” Yaman yan gözle ona baktı. Bakışında hafif bir şaşkınlık vardı. “Büyümüşsün.” Lal gülümsedi. “Hayat büyütüyor.” Araba yol almaya devam etti. Konuşma yavaş yavaş akmaya başladı. Esin’in annesinin gününden, mahallede kiraya çıkan evden, Lal’in aldığı kazaktan… Küçük şeylerden bahsettiler. Ama her kelimenin altında başka bir şey vardı. Söylenmeyenler. Yarım kalanlar. Bir ara radyo açıldı. Düşük sesle eski bir şarkı çalmaya başladı. İkisi de sustu. Şarkı aradaki boşluğu doldurdu. Yol kısaldıkça Lal’in içinde garip bir his belirdi. Hem eve yaklaşmanın huzuru hem de bu bir buçuk saatin bitişine duyduğu hafif bir hüzün. İlçenin tabelası göründüğünde Yaman hızını biraz düşürdü. Sokaklara girerken daha dikkatli kullanmaya başladı arabayı. Tanıdık binalar, küçük dükkânlar, mahalle araları birer birer geçti. Mahalleye girdiklerinde akşamüstü ışığı sokaklara yayılmıştı. Çocuklar kaldırım kenarında oynuyor, birkaç kadın kapı önünde sohbet ediyordu. Siyah araba sokağa girdiğinde bazı bakışlar hafifçe dönüp baktı. Yaman arabayı yavaşça Lal’in evinin önünde durdurdu. Motorun sesi sustu. Bir anda içeri sessizlik doldu. Lal kemerini çözmek için hamle yaptı ama birkaç saniye bekledi. Bu anın hemen bitmesini istemiyordu. “Tekrar teşekkür ederim,” dedi yumuşak bir sesle. Yaman başını hafifçe salladı. “Ne demek.” Kısa bir duraksama oldu. “Üşütme,” dedi sonra. “Hava daha da soğuyacak.” Lal’in dudaklarında ince bir gülümseme belirdi. “Tamam.” Kapıyı açtı. Soğuk hava tekrar yüzüne çarptı. Poşetlerini aldı. Arabadan indiğinde bir an eğilip camdan içeri baktı. Göz göze geldiler. Söylenmeyen onlarca cümle, o tek bakışın içine sığdı. Lal kapıyı kapattı. Araba birkaç saniye daha yerinde durdu. Sonra Yaman sinyal verip yavaşça uzaklaştı. Lal arkasından baktı. Yol boyunca konuşmuşlardı. Ama aslında en çok, susarak anlatmışlardı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD