Lal, elindeki porselen tabağı iki eliyle kavramıştı. Tabak ağır değildi aslında. İçinde birkaç sarma, ince dilimlenmiş kekler, minik poğaçalar vardı. Ama Lal’ın elleri sanki tabağı değil, düşüncelerini taşıyordu. Deniz kokusu hâlâ burnundaydı. Oysa denizin kenarında değildi. Yaman’ın evindeydi. Yaman’ın. Bu gerçek bile tek başına kalbini düzensiz atmaya yetiyordu. Gözleri boşluğa dalmıştı. Karşı duvardaki dantel perdeyi görüyordu ama aslında görmüyordu. Aklında başka bir görüntü vardı. Yaman. Boyu. Kalabalığın içinde hep bir adım yukarıda duran o uzun, dimdik duruş. Omuzları geniş. Montun altından bile belli olan iriliği. Sanki bir yere yaslanmadan ayakta durmayı değil, yük taşımayı öğrenmişti çocukluğundan beri. Ellerini düşündü. Kemikliydi. Parmakları uzun ve belirgindi. El s

