Elinin ısısı arttıkça Neslihan'ın yanlış bir anı yaşadığını anlaması gecikmedi haliyle. Okan çantasını da almıştı, teklifsizce. Salonun önüne gelince çekti elini. Çantasına uzandı.
"Ben kendi eşyalarımı kendim taşırım."
"Tamam. Taşırsın tabii. Bir şey yemek, içmek ister misin ikinci kısımda?"
"İstemem."
Salonun kapısına gelince Neslihan'ın önden gitmesi için kenara çekildi Okan. Şimdi onun yanına oturmaması mı gerekir diye düşünmeden edemedi. Alt tarafı film izleyecekti. Filmi çok sevmişti kendisi de. Hem üstelik normal şartlarda yanındaki koltuk da denk gelebilirdi başka zaman olsa. Aynı yerde oturmaya devam etmeye karar verdi.
Neslihan yerine geçip otururken filmin başlaması isabet oldu diye düşündü. İkinci yarı da ilki kadar güzeldi. Daha fazla aksiyon zaman zaman yerinde dikleşmesine, zaman zaman nefesini tutmasına neden oldu. Ezcacı olmasa hacker olabilirdi kesinlikle. İnsanlığın yararına kullanırdı o da filmdeki kadın karakter gibi. Hak edenlere hak ettiğini vermek için adaletin yetmediği, yetecekken sessiz kaldığı durumlarda, yasal olmayan yollardan başka çare kalmaması ona kalırsa, sistemin yozlaşmışlığının getirisiydi.
Film bitince ayaklandı hemen. Hızla montunu giyip çantasını koluna takınca, Okan'ı geçerek ilerledi. Okan kızın duyamacağı bir sesle oflayıp takip etti onu. Ne yapacağını bilemeyen halleriyle eğlense de, bu hallerin ne zamana kadar devam edeceğinin süresi önemliydi. gereğinden fazla vakit geçirmek, uzatmak istemiyordu.
Olayı dramatikleştirmenin alemi yoktu. Kimsenin kişisel gelişim danışmanı değildi. Neslihan da en iyisiyle birlikte olmanın tesellisini yaşardı. Belki üzülür, kaybettiğine yanardı; ama bir süre sonra zaten hiç kazanmadığının farkındalığıyla yoluna devam ederdi. Güçlü olduğu kadar gururlu olduğu su götürmezdi. Peşinde dolanmazdı.
"Neslihan bekler misin?"
"Bekleyemem."
Bekleyebilse şaşardı zaten. Yirmi yedi yıldır terslenmediği kadar terslenmişti son yirmi dört saat içinde. Tersleyen kişiyle işi olmasa görürdü o terslemeyi; ama işte köprüden geçme meselesi elini, kolunu, dilini bağlıyordu. Kendisini ona bırakana kadar bu triplere katlanmak zorundaydı. Avm içindeki süper markete girince yanında yürümeye, baktığı şeyleri o da alıp incelemeye başladı.
"Bu yaptığına taciz deniyor. Yanımda olmandan hoşlanmıyorum."
"Seninle konuşmamı istemiyorsun. Ayrıca halka açık bir markette ürün bakıyorum. Tacizle ne alakası var?"
"Benimle aynı şeylere bakman tamamen tesadüf yani, öyle mi?"
"Kesinlikle, tesadüf işte."
Sinemada onun kullandığı kelimeleri kullanması, bahane bulamayan birinin çaresizliği olsa da, çok şirin geldi o an. Çaresizlik bir insana nasıl şirin gelebilirdi ki? Kendisi genellikle evde ondan istenenler ve yasaklar karşısında çaresiz kalırdı; yine de amcasına bu durumun şirin geldiğini düşünmezdi.
"Ne konuşacaksın ki benimle?"
"Sen ne istersen. Merakımı celbettin. Bana hayır demeni beklemiyordum."
"Yazık ya. Ne büyük derdin varmış. Allah yardımcın olsun."
"Hahahah. Neslihan biz iyi anlaşırız biliyor musun?"
"Hayır bilmiyorum. Aydınlatsana beni."
Şarküteriye gelmiş balık siparişi veren kızın sandığından daha çetin ceviz olduğunu fark etmesiyle arkadaşlarıyla bir kez daha gurur duymak ve onları öldürmeyip sakat bırakmak arasında gelip gitti bir süre.
"Etrafımda senin kadar akıllısı yok. Birlikte olsak var ya, yer yerinden oynar."
"İşte tam da bu yüzden benden uzak dur. Yer gök yer değiştirmesin yok yere."
"Yok yere olmazdı Neslihan, emin ol. Birlikte olmak derken, ikimiz arkadaş olamaz mıyız?"
"O la ma yız. İki kilo çinekop ve dört tane somon alabilir miyim?"
"Beni affedene kadar peşinden ayrılmayacağım."
"Affettim."
Temizlenmesini istediği balıklar hazırlanana kadar yarın için kahvaltılık alış verişi yapabilirdi. Yanındakinin varlığını unutmak onun için bebek oyuncağıydı. Yirmi bir yaşına kadar bu tipler olmamıştı civarında. Şimdi olması tuhaf kaçardı, o yüzden görmezden gelmek zor olmuyordu.
"Yalan söylüyorsun."
Eline aldığı kaşar peynirinin son tüketim tarihine bakarken donakaldı. Başını aniden kaldırıp baktı ona. Ağzından çıkmak için deliren kelimelere rağmen bir şey demeden tekrar elindekine yöneltti ilgisini. Yönelttiğini zannetti. Neslihan burnundan soluyordu o anda. Kendisine her şey denilebilirdi; ama yalancı olarak itham edilmek ölmeden önce yapılmaması gereken tek şeydi. Söylemek istediklerini söylememesinin sebebi, bu yakışıklı, insanın üst sürümü varlığın onu hiç tanımamasıydı. Açıklama gereksiz olurdu.
"Kızdın bana. Ne söyleyecektin? Sen dur, ben tahmin edeyim. Ben yalan söylemem diyecektin, değil mi? Seni hiç mi hiç tanımadığımı da ekleyecektin. Yalansa yalan de."
Bir şey demeden önüne bakıyordu sadece. Kaşara bakmadığından emindi artık. Ona söyledikleriyle bir yerinden tutmuş olmalıydı Neslihan'ı. Bırakır mıydı artık? Asla. Bundan sonra her cümlesini özenle seçmeliydi. Bam teli yalandı. Öğrendiği çok iyi oldu. O da iddia konusunu açarak doğru dürüst davrandığına göre, onu aynı silahla vurabilirdi. Hala bir şey dememişti.
"Sen doğruluktan yana biri olarak kendini lanse ettikten sonra, şimdi hayal kırıklığına uğrattın işte beni. Benden yanına gelmemdeki amacı doğruca söylememi isterken, sırf kendinden beni uzaklaştırmak için yalan söylüyorsun."
"İyi ya, ne duruyorsun hala yanımda? Ben yalancıysam sen de maşallah doğrucu Davut olarak az ötede oyna bilyelerinle."
"Ben de bunun için beni affet demedim mi? Beni anlarsın sandım. Yaptığımın yanlış olduğunu anladığım gibi de doğruyu söyleyip özür dilemek istedim senden. Hep kestirip atar mısın insanları böyle?"
"İnsanları cık, atmam. Seni insan olarak göremediysem demek ki."
"Neslihan, dış görünüş meselesi mi yine? Estetik yaptırmadım bu hale gelebilmek için. Benim suçum mu annem, babamdan kim bilir kaç kuşak aktarıla aktarıla bana geçmiş genler? Sen de bilim insanısın, yapma böyle. Önerdiğin gibi yüzüme faça attığımda mı arkadaş olabileceğiz? Hem ne belli şimdi bu binadan çıkınca sakat kalmayacağım?"
"Hii! Allah korusun."
Der demez sustu. Onun suçu değildi tabii. Kimi suçlayacağını da bilmeden öylece dikiliyordu orada hareketsiz put gibi. Okan kocaman gülümsedi kıza. Onun gülünce çok daha değişik bir türden varlığa bürünen yüzüne yanakları kızarmadan bakabileceğini sanmıyordu. Başkasına değil, tam olarak ona hitaben bahşetmişti bu gülümsemeyi çünkü.
Neslihan Yılmaz'a.
Sadece onunla konuşmak istiyordu sonuçta. Ona ne zarar verebilirdi ki? Bir kere dinledikten sonra, o yoluna kendisi evineydi.
"Kıyamadın bana bak. İçten içe benden hoşlandın bence."
"Abart taksaydın. Haddimi bilirim ben."
"Ah be kızım ya, bizimkileri sırf dumur etmen için bile arkadaş olunur seninle ki; sen bundan çok fazlasısın. Seni hiç tanımadığımı düşünüyorsun ya, sen kendini iyi tanıdığından emin misin gerçekten? Hem bana hem çevrene gösterdiğin Neslihan'ın tamamı bu mu?"
Bu mu? derken iki eliyle birden onu göstermişti baştan ayağa. Küçümser bakışlarla değil, tam da Neslihan'ın benliğini, kişiliğini değil, aslında hiç olmadığı birini, çevresine tanıttığı kişiyi görmüştü. Kişilik ve kişi farklı tanımda iki kelimeydi. Herkes kişiydi o kişiye bir anlam yüklenmezse.
Neslihan yüklendiği kişiliği masaüstü çöp kovasına taşımıştı. Tamamen silmese de oradan geri getirmediği sürece kullanılamazdı. Bunu kimse anlamazdı ki. Her şey yavaş yavaş silinip gitmişti onun hayatından. Kimse fark etmeden, olması gereken buymuş o da olması gerekeni olmuş gibiydi. Oynuyordu. Kardeşleri bile oynadığının bir süre sonra farkında olmamaya, ellerinde olanı, gözlerine görüneni kanıksamaya başlamışlardı.
Hayatlarının ortasına, ailesi öldükten sonra teklifsizce dalıp giren çıkmayan diğerlerini onun da kanıksamasıyla aynıydı.
"Kendin gibi lafların da janjanlı Okan Sırakaya. Affettim dedim, çünkü senin sandığın derecede üzücü, benden özür dilemeni gerektirecek bir durum yok ortada. Eyvallah iddiadan bahsettin, adamsın. Yalnız şunu bil, bahsetmiş olmasan bile canımı yakacak kadar ilerleyemezdin. Tam da bu yüzden vicdanıma oynamaktan vazgeç."
Demek ilerleyemezdi. Bunu ona dedi ya, artık vazgeçmesi söz konusu bile edilemezdi. İddia bir yere kadar yer edinirdi onun hayatında. İddia artık yerini seve seve hırsa bırakmıştı. Bu çok bilmiş kadın bundan böyle onun hırsının kurbanı olacaktı. O gelecekti şimdi kusursuz öreceği ağlara. Yapışıp kalacaktı.
"Anladım. Beni defalarca reddetmeni etrafında bir süre dolanarak aşmaya çalışıyordum. Sanki flört etmişiz gibi hissedip onulmaz gururumu sarmak daha kolay olacak eve gidince. Senin tarafından istenmemek de güzeldi."
"Çabuk atlatıp bir an önce kendi yoluna bakabilirsin umarım."
"Hayat benim için eski eğlencesinde olmayacak ki. Bir çentik attın içime. Ölümlü olduğumu biliyorum artık."
"Birinin sana söylemesi gerekiyordu. Bunu söyleyen ben olduğum için özür dilerim."
"Affettim. Elveda."
Elini uzattı yine kıza. Veda ederken tokalaşılırdı neticede. Şimdi de o el uzanmasın da görsündü herkes. Sol eline kaşarı alarak sağ elini uzattı Neslihan. Artık rahatsız etmeyecekti onu. Son atışmaları hoşuna gitmişti. Laf cambazlığını, altındaki anlamı çözmeyi severdi. Bu kez karşısındaki adam kendisini çözmüştü. Uzun zamandır, Pelin'den sonra soyadı Yılmaz'dan farklı olan biriyle ilk kez bu kadar muhabbet etmişti. Muhabbet miydi, belli belirsizdi. Yine de hoşuna gitti.
"Güle güle."
Elini uzatmasıyla Okan'ın onu kendine çekmesi, Neslihan'ın ise kaşarı aralarına siper etmesi aynı anda gerçekleşti.
"Saat altıya kadar bu kattaki kafede kahve içeceğim. Yine bana güle güle demek istersin belki Neslihan."
Yanağından öperek onu sağ eli yerine sol elindeki kaşar peynirini, kalbinin üstünde bıraktı. Arkasına bakmadan uzaklaşan adamı izledi bir süre. Saat altıya kadar demişti. Onu gözlemişti. Hakkında bilgi edinmişti. İddianın yan etkileri olsa da Neslihan dişleri görünecek şekilde gülümsedi peynir dolabının önünde.
Onun sittin sene sevgilisi olamayacak olmanın rahatlığıyla, acaba ona ucube gibi bakar mı diye düşünmeden gayet normal kız arkadaşı olabilir miydi? Bunun getirisiyle, aralarında aşk olmadan paylaşabilirler miydi bazı şeyleri? Onunla arkadaşlarıyla bir arada olmaktan da çekinmeyecekti, çünkü onları dumur etmesini rica etmişti.
Bir kahveden ne çıkardı ki? Alt tarafı bir kahveydi. Kahve içmeyi severdi. Hep yalnız içerdi. Bugüne özel istisna olsa fena mı olurdu? Onu çok yanlış tanıdığını ima etmemiş miydi? Belki arkadaşlarına hayır diyemediği için bu oyuna karışmış olması ihtimaller arasındaydı. Kendisi de yıllardır ona reva görülen hayata hayır diyemeden savrulup durmuyor muydu sararmış yaprak gibi?
Temizlettiği balıkları aldı ilk önce. Kalan kahvaltılık alış verişini de tamamladı herkesin sevdiği şeyi gözeterek. Saat dörde geliyordu. Kendine ait iki saatini genç bir kız olarak kahve içerek geçirmek hakkıydı.
Ellerinde torbalarla Okan'ın dediği kafeye doğru ilerledi. Dışarıda yoktu. Bir yandan içi içini kemiriyor, onun kahkaha atarak bir yerden çıkmasını bekliyordu. Ya da hiç çıkmamasını.
En son lise ikide akran zorbası bir eğrelti otu kılıklı velet, dişleri eğri olduğu için onunla dalga geçmişti. Okula nakil gelen, sırf özel araçla geldiği için bir anda kızlar içinde popülaritesi artan çocuğun dediği sözler tüm gece ağlamasına neden olmuştu.
O zamanlar tel taktırmak gençler arasında ayrı bir utanç sebebiydi. Dişin eğri olsa cezan müebbet hapis, eğrilikleri düzeltmek adına tedavi uygulamak idamdı. Ne annesi ne babası o gece teselli edebilmişti onu. İşin kötüsü daha ilk günden kendine mürid toplamış olmasıydı. Sadece o değil, hepsi birden çullanmışlardı üstüne.
"Sen gülme Neslihan. Dişlerin gözümü alıyor."
"Senin dişlere ülkedeki tüm metaller bir araya gelse çare olamaz."
"Düzelmesi imkansız diye mi çaba harcamadınız bugüne kadar?"
Hayatın, her insanı garip şekillerde sınadığına, ertesi gün annesinin o gitmeyi reddettiği halde ısrarıyla okula gittiğinde şahit oldu ve o günden beridir ona söylenen her kötü söz sahibine ait oldu. Belki onun eğri dişleri düzelirdi; ama onlar hep empati yoksunu andavallar olarak kalacaklardı.
Şimdi adını bile unuttuğu parti kurup onunla alay eden çocuk, sonraki bir hafta boyunca okula gelmemişti. Geldiğinde ise ağzı kocaman bir aparat ile aralıktı. Öğrendi ki, hem koşup hem kim bilir neye gülerken duvara çarpıp öndeki altı dişini haşat etmişti.
Neslihan o gün bir şeyi daha öğrendi. Bazen çok basit dört kelimenin, bir araya gelerek oluşturduğu anlamlı cümlenin kulağa nasıl küpe olabileceği...
'Gülme komşuna, gelir başına.'
O gülmedi. O günden sonra hiç ağlamadı da alaylara. Alay eden de pek olmadı gerçi. Herkesin üstteki altı dişi kırılmış gibiydi an itibariyle. Eden bulurdu. Okan edecekse o da bulurdu.
Kafenin içine girdiğinde sondaki masada oturan, onu görünce tüm bembeyaz, düzgün dişlerini açıkta bırakacak şekilde gülümseyen Okan ayağa kalktı. İlerledi ona doğru. Ne olursa olsun, nasıl sürerse sürsün Neslihan pişman olan tarafta değil, daima karşı takımda yer alacaktı. Ellerindeki torbalardan onu azat ettiğinde onun kafası tilkilerden geçilmiyordu. Okan onun zekasını küçümseyemez ve içinde onun yer alacağı bir iddia konusunda başarılı olamazdı. Her olasılığı düşünerek elini uzattı.
"Merhaba, ben Neslihan Yılmaz."
"Bilmem kaçıncı kez adımı soyadımı tekrarlamasam? Tanıştığımıza çok memnun oldum Neslihan Yılmaz."
"Umarım beni pişman etmezsin."
Edecekti. Neslihan bilmiyordu.
Edemezdi. Okan bilmiyordu.
"Kahveleri ben yapmıyorum. İçine tükürecek ya da seni zehirleyecek değilim."
"Pişmanlık için basit hesaplar. Güzel. Ben kahvemi alıp geleyim. Sen de öz geçmişini güncelle istersen."
"Seni beklerken boş oturmadım, ne yaptım sanıyorsun?"
"Göreceğiz."
Kahve için sıra beklerken kızı izledi. Ellerindekileri masanın dibine yığıp dikkatle, kahveleri inceleyen kadını ikna yollarını hesapladı sil baştan. Altı ay iyiydi. Dört ay yetmezdi. Bir mallık yaparak zorlamamıştı iyi ki. Zorlamayı sevmezdi zaten. Neslihan da kendisi isteyecekti onu. Bu soğuk kadın kollarında çözünecekti katman katman üzerine doladığı buzlardan. Buzlar engel olmazdı ona. O ateşti. Ateşin karşısında buzun şansı ayının pençe attığı balığın sudan çıkıp hala nefes almasıyla eş anlamlıydı.
Kahvesiyle gelip Okan'ın karşısında oturduğunda ona bakan parlayan gözlere baktı bir süre. Ne için ışıl ışıl parlıyorlardı, o an bilmesi mümkün değildi. Okan öğretmeyi seven ideoji sahibi bir öğretmen edasıyla bunu öğretecek gibi bakıyordu ona. Çabuk öğrenirdi Neslihan.
"Nasıl geçti bugünkü sınavın?"
"Doksan sekiz gelir."
"İlk soru zordu. Onu mu yapamadın?"
"Aynen. Onu boş bırakmak zorunda kaldım."
"Ben genetikte doktora öğrencisiyim. Aynı okulda öğrenciyiz anlayacağın. Bol bol kahve içeriz. İçer miyiz?"
"İlkini bitireyim de."
"Bitir tabii. Kimsin sen? Beni burada bir kadını bekleten Neslihan Yılmaz kim?"
"Gördüğünden fazlası değilim."
"Gördüğüm beni alaşağı etmeye yetti. Daha fazlası olmadığına az sevinsem, kırılır mısın?"
"Daha fazlasını görmeyi talep etmedin diye sevinsem, sen ne yaparsın?"
Daha fazlası var mıydı yani? Onun boş olmadığını, sandığı kadar çirkin görünmediğini, aksine ufacık tefecik dokunuşlarla onunla yatmaktan zevk alacağını bile düşünüyordu. Fazlasını yatakta görmeyi tercih ederdi. Zamanı gelince elbette.
"Görmek istemediğim için kendime hayıflanırım. Fazlası yok dediğin için de sana kızarım. Yalan hiç hoş değil."
"Çoğu insan için her fazlalık yüktür genelde. Kaldırıp taşıması zor olur. Karşısındakinin kendisini taşımasını isteyenler bu yüklerinden kurtulmayı seçerler."
"Sen kurtulma Neslihan. Eksik kalma benliğinden. Belim sağlamdır. Taşırım. Seni taşımamı istediğin için mi fazlası yok dedin? Gurur duyarım bundan."
"O gurur bana ait. Karşımdaki genelde yine ben olurdum. Kendime yük etmek istemedim fazlalıklarımı."
Derindi. Ayaklarını paçalarına kadar sokup çıkarmayı düşünmüştü; ama artık en azından beline dek girmesi şart olmuştu. İki adımda derinleşen sulardan olmamasını diledi. O biraz yürümek, biraz yüzmek isterdi. Ara sıra da dalsa fena olmazdı.
"Senin için taşıyacak biri vardır belki karşında. Olamaz mı?"
"Olabilir. Sadece olmaz."
"Paylaştıklarından eşit zevk aldıkça kalpleri yakınlaşır çiftlerin. Gözüme hitap edenler yerine gönlüme hitap edenlere kafa yoruyorum bu sabah itibariyle."
"Güzel taktik. Ben mecburen yıllardır yapıyorum bunu. Üstelik derdim bir erkek arkadaşımın olması değil. Bir arkadaşımın olması."
"Ne kadar geriye gitmem gerektiğini doğru hesaplamaya çalışıyorum. Ne oldu da değiştin?"
Ne olmadı da değişmişti? Neslihan'ın geriye gitmeye hiç niyeti yoktu. Çok denemişti. Babasını kalp krizinden, annesini aşk acısından her defasında yine kaybediyordu. Kaybettiği gibi de üzüntüyü, çaresizliği en derinlerinde hissediyor, olan yine ona oluyordu. Önüne bakacaktı. Bu adamın bilmesi gerekenler bilmemesi gerekenlerden daha azdı. Onun Okan'a bahsini edip muhabbet edecekleri ondan da azdı.
"Doğal seleksiyon mağduru olmamak adına değişim kaçınılmaz oldu. Tercih yapmak zorunda kaldım. İkisi aynı anda olamayacak seçenekler içinden yaşamak olanı seçtim diyelim."
"İyi ki yaşıyorsun. En büyük hayalin ne?"
"Kendi eczanemde eczacı olabilmek."
"Bir gün olduğunda tüm reçetelerimle sana geleceğim. Söz."
"Sadık hasta iyidir. Yine de kimsenin hasta olmasını istemem."
"Çok değişik bir kadınsın Neslihan. Ben aklında farklı yer edinseydim inan çok üzülürdüm."
Şimdi babaannesi burada olsa kadın ve kız arasındaki farkı bu adama bir güzel çemkirerek anlatırdı. Bekaret varsa kızoğlankızdı. Öyle karıştırırdı ki kafasını ona evlenene kadar böyle kalmasını tembihlediğinde.
Kadın ve erkek olarak iki cinsiyet yok muydu? Neslihan dişi cinsine ait eşey organlarıyla doğmuştu. O halde çift cinsiyete sahip olduğundan hastalık mı taşıyordu? Aklı kestiğinde ilk iş, başvurulacak sözlüğe danıştı. Yoktu. Sonraları internet sorunu kalmayıp netten bakabildiğinde oranın da en ücra köşede kalmış akıllara sahipler tarafından ele geçirildiğini anladı.
Babaannesi de, Tdk da kızoğlankız için bakire sıfatını kullanıyordu. Ne abes bir tutumdu. İlk ilişkisini yaşamamış bir erkek için erkekkızerkek lakabını uygun görmeyen topluluk, tersinde hurra fikir birliğine varmıştı. Neyse ki, konuları bu değildi. En azından Okan ona sen bakire değilsin demek adına kadın demiyordu. Emindi.
"Hep sen üzülme diye değil mi bunlar?"
"Sen üzgün müsün benimle kahve içtiğin için?"
"Henüz değilim."
"Bence henüz zarfını atacaksın en kısa zamanda. Telefon numaramı vereyim mi sana?"
Bu işte iyiydi. Kendisini tek geçerdi. Numara vermeyi teklif etmek demek, seninkini istemiyorum, sen istersen ararsın demekti.
Seni asla rahatsız etmem, çünkü bende sana ait bir numaran bile olmayacak demekti.
Beni aramak istemezsen de sana soru sorarak bunu reddetme şansını sana sunuyorum demekti.
Kelime cambazlığında iyiydi. En az genetik kadar doktora yapmıştı. En kötü fahri doktora verirlerdi. İyiydi işte. Neslihan da iyi miydi o kadar?
"Sende numaramın olmadığını iddia etmeyeceksin değil mi? İddia yoktu hani?"
Neslihan da iyiydi. Daha bu sabah İbrahim Hoca'nın sınavına girerek onu tanıdığını belirtmişti. Okulda kendi numarası olduğuna göre, bu bilgi tüm hocaların istediklerinde erişimine açık olmalıydı. İbrahim Hoca'ya açıksa Okan'a da açıktı. Neslihan'ın blöfünü gördü Okan.
"Seninki bende yok demedim. Ben kendiminkini vermeyi teklif ettim. Kabul ediyorsan çaldırayım."
Güzel gülüyordu adam. Rahattı. Güzel güldüğünü, aynı zamanda gülerken güzel olduğunu da bilen eminlikteydi. Öz güven; bir zamanlar kısa süreli sahip olduğu, baştan ayağa bütün özelliklerinden feragat ederek yine kişiliğine katmayı dilediği tek şeydi.
"Çaldırma. Telefon rehberimin kalp krizi geçirmesine gerek yok."
"Seni arayabilir miyim?"
"Bilmediğim numaraları açmam."
"Tekrar nasıl kahve içeceğiz peki?"
"Bilmediğim yerden geldi. Bence kopya da verme. Verirsen boş bırakırım."
Okan nasılsa denk gelirdi onunla. Bir şey söylemesine gerek yoktu. Mesaj netti. Bizi iddia ve tesadüfler harici hiçbir şey bir araya getiremezdi. O öyle düşünüyordu. Bir yere kadar haklıydı da.
"Aynı okulda illa ki karşılarız Neslihan. Şüphen olmasın."
"Sen öyle diyorsan. Benden daha kıdemli öğrencisin. Kim bilir yıllarca kimlerle nerelerde karşılaştın?"
"Kim bilir? Hayatın bize ne getireceği, yolumuza kimleri çıkarıp, yolumuzdan kimleri çekeceği hiç belli olmaz."
"Sohbet için teşekkürler."
"Benim için zevkti."
İddia ve tesadüf...
Şimdi bu ikisine hırs da eklenmişti. Okan da istemezdi hiç kimselerin hasta olmasını; ama işte kendisine hasta olmaktan Neslihan'ı koruyup kollayacak bir ilaç bilmiyordu.
Henüz.