Bir saat oturduktan sonra torbalarına yardım eden Okan ile minibüse doğru gittiler. İkisi de binmişti. Okula gidip oradan da otobüse binmesi gerekti. Okan da arabasını bırakmıştı zaten. İkisi de aynı güzergaha doğru sessiz şekilde Neslihan oturmuş, Okan ise ayakta gidiyorlardı.
Yarım saatin sonunda okul durağına geldiklerinde Neslihan otobüs saatini kaçırmamak için acele ediyordu. Peşi sıra Okan da indi.
"Ben bırakabilirim istersen."
"İstemem. İyi akşamlar."
"Uzak bir yerde bırakırım, yaşadığın yerde sorun olacaksa."
Neslihan durdu kaldırımın ortasında. Ödevini iyi yapan kim olsa gözünden, gözünden olmazsa sözünden tanırdı. Okan onun evini de öğrenmişti. Bu iyi değildi. Ara sıra olup olmadık yerde karşısına çıkarak, tehditle bazı şeyleri yapmak zorunda bırakıldığı sahneler geçti zihninden.
"Niye öyle düşündün?"
Pot kırmıştı değil mi? Ne derse lehine çeviremezdi buradan. Neslihan'a bir daha yalan söyleyemezdi de. Doğru konuşmak tek çareydi.
"İki hafta boyunca izledim seni. Neyi ne zaman yaptığını, hangi otobüsle hangi durakta indiğini öğrendim. Tam evini bilmiyorum ama. Gerçekten."
"Böyle kalmasını tercih ederim. Öğrenmeye çalışmayacağını varsayıyorum."
Asla öyle bir derdi yoktu. Öğren dese gerizekalı olup aklında tutmamaya razıydı.
"Peki. Sen nasıl istersen. İyi akşamlar."
Dönüp otoparka doğru yürümeye başladığında içinden kendine küfür ediyordu. Tam tahmin ettiği gibi mahallesi arızalıydı. Nezaketen sormuştu, kabul edeceğini bir an düşünmeden. Tekrar teklif etmeyi aklının unuttuğu yere iteledi. Kaza eseri ya evet deseydi. Arabasına atladığı gibi eve sürdü.
Okan yürürken o da durağa yöneldi. Bu torbalarla otobüse sığacağından emin değildi gerçi. Şansına tenhaydı. En arkada oturacak yer bile buldu. Burada geçireceği elli dakikada tüm gününü değerlendirecek vakti vardı. Son sınavı da çok iyi geçmişti. Vizeler iyi gelirse finallere katkısı çok büyük olacaktı. İlk yılın ilk dönemini firesiz bitirecek gibiydi.
Devlet okuluna puanı yetse de onun harçlarını ödemek istememişti. Burs çıkacağından emin olmadığı için de tam burslu bu bölümü yazmıştı. Tek vasıta olduğundan diğerlerinden az masraflı bile oluyordu onun için. Bu üniversitenin laboratuvar olarak öğrencilerine sağladığı imkanlar birçok okula göre üst düzeydi. Çok araştırmıştı yazmadan önce.
Sonra sınav çıkışı bir Okan meselesi vardı ki, günün bomba haberiydi. Kahve içmişti onunla. Yanağından ondan iğrenmeden öpmüştü. Sağ elindeki torbayı yere bırakıp elini yanağına götürdü. Daha önce onu öpen erkekler sadece çekirdek ailesi içinde olanlardı.
Okan onun peşinden gelmişti. Büyük aşkların nefretle başlayacağı falan yoktu. Nefret de duymuyordu ona elbette. Başlayacak olan belki de arkadaşlıktı iddia sonucunda. Okan Sırakaya onun arkadaşı olabilirdi. Namını bir yerden duymamıştı, ama bir yerlerde namı olduğundan adı gibi emindi.
Ara sıra kahve, belki sinema, biraz sohbet... Neslihan'a çok iyi geleceği kesindi. Eğer Okan gerçekten bugün davrandığı gibi bir adamsa yemez de yanında yatardı. Mecazen tabii. Lafın gelişiydi.
Doktora öğrencisiyim demişti. Bu konuda yalan söylemiş olamazdı. Okulda hemen öğrenebileceği bir bilgiydi. Okumakla koca ülkeleri yönetecek cumhurbaşkanı bile olunabileceğini, ama adam olmanın çok başka koşul gerektirdiğini de biliyordu. Okumak başka, adam olmak bambaşkaydı.
Havanın nemi, ortamın ambiyansı, Papua Yeni Gine'nin döviz kuruna bile bağlı olabilirdi bu durum. Her erkek adam olamazdı. Okan için de geçerliydi bu. Hem kim bilir, bir daha hiç karşılaşmayabilirlerdi ve bugün Neslihan'ın aklında mazide kalacak, zamanla unutulacak, belki de hayal gibi anılacak birkaç saat olarak kalabilirdi.
İneceği yere gelince yüklendikleriyle eve girdi. Doğruca mutfağa geçerek balıkları çıkardı buzlarından. Güzel yapardı. Yengesi bu hamileliğinde kokuya karşı hassastı. Özellikle balık koksa, yedinci ayına rağmen midesi bulanıyordu. Hoş geldin der demez salona kaçtı.
Gülerek hazırladı akşam yemeğini. Somonları defne yaprağıyla fırına verdi. Temizlenmiş çinekopları da mısır unuyla tavada kızartmaya başladı. Babaannesi gelip hal hatır sorunca onunla biraz konuştuktan sonra yengesinin önceden hazırladığı yeşillikleri sosladı. Yarım saat içinde zengin bir masa hazırdı.
Sessizlik içinde tüketilmeyi kesinlikle hak etmeyen bir ziyafetti. Elinden bir şey gelmiyordu yalnızca. En azından eline sağlık demeyi bilen insanlarla yiyordu bu yemeği. Masa toplanınca herkes, yemek sonrası yapmazlarsa ölecekleri işlerine yöneldiler.
Televizyon. Hiç sevmiyordu bu aleti. Çok derinlere, uzaklara da gitse sanki bu aptal kutudan çıkan sesler beynini yiyordu. Açık olduğu müddetçe evin hangi bölümünde olduğuna bağımlı olmadan, gelip kulaklarını buluyordu bu gereksiz sesler.
Haberler belki izlenebilirdi. O da bazı akşamlar bakardı. Güzel haberlerin okunmadığını ve okunmayacağını keşfettiği son iki yıldır onlar ilgisini çekmez olmuştu. Hele ki diziler. Bir an bile kendini dizi izlerken hayal edemiyordu. Çok denedi, olmadı.
Onun dünyası kitaplarıydı. Hayalleri de almak istediklerini aldığı kitaplar tarafından süslenirdi. Hayal bu ya, olur da bir gün onu kadın olarak gören, beğenen biriyle evlenirse ondan mehir olarak kütüphane isteyecekti. Salonun en geniş duvarına konumlandıracaktı özel olarak yaptırdığı kitaplığı.
Bu hayallerle odasına geçti. Kızlar yerde yapboz yapıyorlardı. Onlar da izlemiyorlardı televizyon. Anneleri günlük bir saatle sınırlamıştı. Zaten sınırlamasa da babalarının izledikleri onlara göre olmadığından tercih de etmiyorlardı. Kendine mutluluk çaldığı bir durumdu bu. Kuzenleri de onun gibi kitap okumayı seviyorlardı.
Eline aldığı minimalist kitabının kaldığı sayfasını açtı ve okumaya başladı.
Evine giden Okan arabada, yaşadığı günü irdelerken çok uzun zamandır beynini bu kadar çalıştırmadığından emin şekilde hafif tebessümle uzandı radyoya. Onun hobilerine gelememiş olsa da ilk ilmekler atılmıştı ağlarını örebilmek için. Güvenini tam olarak kazanmaya yetecek kadar zaman geçirmemişlerdi elbette; ama zemin oluşmuştu.
Bahçeye girdiğinde babasının dönmüş olduğunu gördü. İki haftadır yurtdışı gezisindeydi. Bütün gününü müşteri toplamak için toplantılarla geçireceği için Gülcan girmek istememişti ısrar etmesine rağmen. Yeni karısı olmadan gitmek canını sıksa da mecburdu. İş beklemezdi. Kendi elektrik kablosu döşeme şirketini kısa sürede büyütüp yurtdışına taşımayı başarmıştı.
Zeki değildi. Tıpkı Neslihan gibi çok çalışkandı babası. Gerçi Neslihan'ın aynı zamanda çok zeki olduğunu da düşünüyordu artık. Babasının zeki olmadığı kesindi. Bu saatten sonra istese de zeki olamazdı. Çalışkanlık yetmek zorundaydı ona.
Kapıyı Gülcan açtı. İki hafta boyunca köşe bucak kaçmış, evden erken çıkıp geç girmişti eve. Yanağını öpmek için uzanan kadını kollarından tutarak mesafeyi korudu.
"Ne yaptığını sanıyorsun Gülcan?"
"Gül demen için ne yapmam gerek?"
"Adının Gül olması gerek. Babam evde hareketlerine dikkat et."
"Az önce geldi, duşta. Hep gecenin bir yarısı geldin eve. Özledim."
"Ben senin özleyeceğin biri değilim. Kaç defa söyledim sana. Rahat bırak beni."
Yanından geçip gittiği kadının sert bakışları onu etkilemiyordu. Otuz dört yaşındaki karısı babasının göz bebeği olsa da, yaptıklarını daima görmemeyi seçse de Okan içindeki fahişeyi çok net görüyordu. Babası evde olmadığında onu ayartmaya çalışmasından öyle bezmişti ki, bir süre arkadaşlarında kalmıştı.
Artık babası annesinin ölümünden sonra onunla evlendiği için Okan'ın tepkisel olarak eve gelmediğini ima edince o da, dönmek zorunda kalmış ve kadının göz hapsinden hayatı başa sarmıştı. Bilmiyordu ki, karısının bir tek vesikası eksikti. Zengin, dul adamı kafalamak kolay olmuştu haliyle.
Acılı adam, aşık olduğu biricik karısı öldükten sonra, en ufak seviyede bir şevkate muhtaçken, hoop bir anda o beklenmedik şevkat beklenmedik bir kadından, Gülcan'dan geliverdi. Ofiste muhasebeci olarak çalışan, eşinden yeni boşanmış bir hatundu. Okan'a göre annesinin hastalığı döneminde boşanma işlemlerini hızlandırmıştı. Annesi ölmeden birkaç gün önce de, 2011'de, boşanmıştı.
Taziye döneminde öyle çok gelip gitmişti ki onların evlerine Okan'ın gözleri bile bir süre sonra Gülcan ablası olan kadını arar olmuştu evin içinde. Babası mutluydu. Onunla yedi yıldır ilgilenmemiş olsa da karısının kollarında huzurluydu. Ölümden iki yıl sonra evlendiklerinde işin rengi değişmeye başlamış, Okan da okula yakın bahanesiyle yurtta kalmaya başlamıştı.
Yüksek lisans ve şimdi doktara için ara sıra eve uğruyor, çoğunlukla en yakın arkadaşı, kan kardeşi Erkan'da kalıyordu. Kalmazsa elinden bir kaza çıkması işten bile değildi. Kadın çok güzeldi. Onu deliler gibi istediğini asla inkar etmiyordu ve paranın getirdiği imkanlarla yirmi bin, otuz bin ne kadar bakımı varsa aksatmadan yaptırıyordu. Görenler otuz dört demezdi.
Tam odasına girdiğinde kapı daha o kapatmadan kapandı arkasından. Üstüne bir de kilitlendi. Arkasına döner dönmez dudaklarına yapışan kadını kollarından tutmak için geç kalmıştı bu kez. Biraz daha karşılık vermezse dudakları delik deşik olacaktı.
O da öpmeye başladı. Duvarla kendi arasına aldığı kadından başka türlü kurtulamazdı. Duvara sertçe çarpıp çekti kendini. İnleyen kadına iyice eğilip kulaklarına fısıldadı.
"İnan bana, seni tam istediğin şekilde, orospu gibi sertçe sikerdim; ama gel gör ki, benimle aynı soy ismine hiç hak etmediğin halde sahipsin. Acılı, dul adamı kandırıp bunu bir güzel fırsata çevirmişsin işte, git belanı benden bulma. Sikmeyeceğim kızım senin folloş amını."
"Okan pişman olursun. Ben seni böyle isterken gel sahip ol bana. Ben zevke varayım, sen de istediğin an benimle olabileceğini bil."
"İstediğim an becerebileceğim, senden çok daha genç, diri, bakire bulabilirim ben. Seninle olmayı kadınsızlıkta bile düşünmüyorum. Şimdi siktir git bu odadan, sırtını ovala babamın."
Kapının kilidini çevirdiği gibi dışarı itti kadını. Tekrar kapatıp o kilitledi bu sefer. Bu kadınla ne yapacaktı? Denemişti evlendiklerinin üçüncü yılında babasına bahsetmeyi. Yaşlı adam öyle kör kütük aşıktı ki, lafını ettirmemişti. O gece sanki inat gibi yataktaki Gülcan'ın sesleri Okan'ın koridorun sonundaki odasına kadar gelmişti. Adam mutluydu işte şırfıntı karısıyla. Ona bok yemek düşerdi.
Kendini duşa atıp akan ılık suyun altında kollarını duvara uzatmış, ayakta dururken sırtına dökülen sularla gözlerini kapattı. Birden gözkapaklarının ardına düşen koyu kahverengi gözler, tanıdıktı. An önce uyarılmanın da etkisiyle penisi duvarı zorlamaya başladı.
"Siktiğimin orospusu. Babam sertçe beceremiyor mu ki, benimkinin peşine düştün?"
Eliyle sıvazlamaya başladığı anda, ne ona kendini yanlışlıkla açıp bedenini göstermekten utanmayan Gülcan'ı ne de daha önce yatmış olduğu pek çok kadını düşünüyordu. Kahverengi gözlerdi düşündüğü. Çabuk bitirdi işini. Neslihan'ın işini de çabucak bitirse iyi olurdu. O zamana kadar kimseyle beraber olmaya cesaret edemezdi. Bu kadın hissederdi onu bile. Hissedemese de sorduğu anda doğruyu söylemek zorunda kalırdı.
Havluyu beline sarıp odasında hızlıca giyindi. Saçını eliyle sağa sola yatırıp kurutmadan aşağı indi. Yemek hazır edilmiş şekilde masada bekliyordu. Babası, kucağına oturmuş karısının dudaklarını yemekle meşgul olunca gırtlağını temizledi sesli şekilde.
"Dün gelirsin diye bekledim baba. Hoş geldin."
"Hoş buldum oğlum. Sağlam bir alıcı daha buldum orada. Toplantıyı sabah istediler. Ben de değiştirip bu öğleden sonra uçağıyla geldim."
"İyi yaptın. İşlerinin yolunda olmasına sevindim."
"Senin derslerin başladı mı? Gül hep dışarıda olduğunu söyledi."
"Başlamadı. Bir arkadaşımla buluştum bugün. Onunlaydım sabahtan beri."
"Bu arkadaşının kız olma olasılığı ne peki?"
"Doğru tahmin baba. Beni kabul etmesi için uğraşıyorum."
"Gönlün birine kaydı demek ki."
Kayacak yeri çok başkaydı. Babasının bunu bilmesine gerek yoktu. İstifini bozmadan kucağında oturan Gülcan sinirden kıpkırmızı olmuştu. Kocası fark etmedi elbette. Kendi oğlundan hoşlandığını düşünecek kadar art niyetli olamazdı. Karısı yapmazdı. Yapacak olsa yedi yıldır yapar, ona evlat veremeyen adamı ya aldatır ya terk ederdi. İkisini de yapmamıştı.
Okan, canından çok sevdiği ilk karısı Ayşen'in emanetiydi ona. Yirmisine yeni girmişti annesi öldüğünde ve Oktay Sırakaya aylarca depresyona yenik düşmüştü. Gittiği her yerde, aldığı her nefeste Ayşen'i hatırlıyor, üniversite öğrencisi gencecik oğlu için hayata tutunmayı akıl edemiyordu. Okan demişti ya zeki değildi babası.
Bir sabah, şimdi karısı olan genç kadınla aynı yatakta uyanınca tüm hücreleri çıkıverdi depresyondan. O gün gece yarısına kadar kadının içindeydi. Tüm akşam, gece boyunca Gülcan onu o zevkten alıp bu zevkin kollarına atmış, iki yılın sonunda da nikahı bastırmıştı. Eve gelip gitmeleri, babasına teselli ederek geçirdiği pek çok ayın ödülünü, Sırakaya olarak misli misli almıştı.
Ayşen bebek sahibi olabilirken Oktay için bu durum tedavi gerektiriyordu. Tüp bebek ile defalarca denemenin ardından olan Okan, tek çocuktu bu yüzden. Annesi için Okan'ın istemesi tek şarttı. Ne talep ederse o olurdu. Yıllar sonra iki yıl boyunca savaştığı kan kanserine yenik düşerek hayata gözlerini yumduğunda etkilenmesi beklenen kişi Okan olmalıydı haliyle. Babası yüzünden olamadı.
Ona destek olmak için acısını içinde, sahte mutluluğunu dışında yaşamaya başladı. Annesinden sonra Gülcan'la evleneceğini söyleyen babası, oğluna hakaretlerin en büyüğünü etmişti. Alışkanlıkla bir fahişeyi eve getirip sikmek başkaydı, onu annesiyle aynı konuma getirip onunla evlenmek istemek bambaşkaydı.
Annesi onu çok sevgi pıtırcığı yaptığı için değildi annesine olan bu bağlılık. Bu kadın gibi en azından babasının parası için onunla birlikte değildi. Annesiyle evlendiğinde, kurduğu şirket daha emeklemeye başlamıştı yenice. Evliliklerinin beşinci yılında dünyaya gelen kendisinden sonra koştuğunu söylerdi hep babası.
Annesine bir zamanlar çok aşık olan adam, onun bedeninden olan oğlanı da çok sevmişti. Okan on sekizine girdiğinde evlerinin içine karabasan gibi çöken kanser illetine kadar da Okan eğer babası olmasa, onu türlü yollarla dizginlemese daha beter durumda olabilirdi.
Evde kötü polis olan daima babasıydı ve Okan buna yıllar içinde minnettar olmuştu. Yine de eksikliğini çektiği anne sevgisinin yerini alabilecek olan herhangi bir şey yoktu onun gözünde. Annesi olmadan geçirdikleri yedi yılda aslında her şeyi olmasına rağmen hiçbir şeyinin olmadığını gördü.
Babasının bir karısı, onu pamuklara sarıp anne sevgisini vereceği bir oğlandan çok, ona sahip olduğu bir oyuncak gibi davranırken bir karısı kendisinin onu becermesi için adeta yalvarıyordu.
Kadınlar daima bir şeyin eksikliğini yaşardı. Bu eksikliğe bir ad koymanın, türünün ne olduğunun önemi yoktu. Kimisi geç bulduğu bebeğin, kimisi paranın, kimisi erkeğin esiri olurdu. Her halükarda bu eksiklik kadın tarafından doldurulsa da, iş kanlı canlı evlada gelince insan ilişkilerinde zayıflık, karşıdakine değer vermezlik baş gösteriyordu.
Okan şimdiki arkadaşlarına sahip olabilmek için yılların getirdiği egoistliği törpülemiş, dışının güzelliği içine geçemeden sadece onlara karşı nazik olmuştu.
Kadınlara acımanın alemi yoktu. En tepedekinden en aşağıdakine, en zengininden en fakirine hepsinin derdi neyin açlığını çekiyorlarsa onun ne yolla olursa olsun doyurulmasıydı. Annesi kendini onunla doyurmuştu. Gülcan babasının parasıyla hala doymamacasına tıkınıyordu. İzin verse onu da sömürecekti. Aç gözlülükte sınır tanımayanlar en nefret ettikleriydi.
"Hadi yemek yiyelim sevgilim. Sonra da odamıza geçelim. Okan'ın bitirmesi gereken bir doktora var. Kızlara vakit ayırması mantıklı mi sence Oktay?"
"Doktorayı minnet rica yapıyor zaten. Oğlumun evlenip bana torun vermesini tercih ederim."
"Daha gencecik çocuk. Başını yakmaya ne meraklısın sen de oğlunun."
"Merak etme Gülcan. Canımı yakacak biriyle değil, canımı sevecek biriyle birlikte olmasını bilirim ben."
"Ben senin için diyorum tatlım. Parası olan, böyle yakışıklı adamı kaçırmamak için kadınların ne tür oyunlar oynayacabileceğini bilsen aklın hayalim durur."
"Bilmez miyim? Endişen için teşekkür ederim cici anne."
"Bu kadar endişe yeter. Hadi afiyet olsun. Adı ne bu kızın?"
Yerinde doğrulan Gülcan'ı görmemesi mümkün değildi. Adını onun yanında zikretmeyecekti. Söylediği gibi gidip kızın yüzünü tırmalayacak tetiklikte bekliyordu sanki.
"Şimdilik bende kalsın baba. Tavlama işi bitmedi henüz. Afiyet olsun."
Karnı acıkmıştı. Karnının eksikliğini giderirken, Neslihan'ın da eksikliğini çektiği bir şeyler mutlaka olmalı diye düşünüyordu. Bam telini bulduğu gibi, ihtiraslarını da bulacak, ihtiyacı olanı ona verdiğinde ondan da ihtiyacı olanı alacaktı.