SESSİZLİKTEN DOĞAN ÇIĞLIK...
Bazen kaderin sesi bir fısıltı gibi gelir kulağa, bazen de çığlık gibi deler gecenin sessizliğini. Rüya'nın hikâyesi o çığlıkların içinden doğdu. Bir kız çocuğunun adım adım karanlığa sürüklenişi, bir adamın saplantılı sevgisinin yarattığı cehennem, ve ailesinin “gelenek” maskesi altındaki sessizliği…
Kimi kader doğmadan yazılır…
Kimi aşk, çocuk kalplere bir damla umut gibi düşer.
Ve kimi yaralar, tenin değil; ruhun en derin yerini kanatır.
Rüya dünyaya gözlerini açtığında, henüz kendi adını söyleyemeden kaderi çoktan başkalarının dudaklarında yazılmıştı.
Yıllar geçmiş, hayat kendi sürprizini yapmıştı. O küçük kızla, o küçük çocuk, büyüdüklerinde kalplerini birbirlerine kaptırmış, aralarındaki bağ kaderin değil, gerçek sevginin adı olmuştu. Rüya ile Noyan’ın hikayesi bir umuttu. Kaderin zorla bir araya getirmeye çalıştığı iki insan, bu zorlamayı kendi isteklerine çevirmişti. Onlar birbirlerine baktığında, geleneklerin sert duvarları bile yumuşuyordu. Belki de sonunda hayat, ilk defa birine adil davranacaktı. Ama gerçek bu kadar merhametli değildi.
Sadece bir kadının değil, bir toplumun yaralı vicdanının öyküsü. Rüya gençti, umut doluydu. Geleceğe dair hayalleri vardı: üniversite, kendi ayaklarının üzerinde durmak, özgürlük… Ama her hayalin karşısına dikilen görünmez bir düşman vardı: suskunluk. Ve o suskunluk büyüdü, büyüdü ve bir gün Rüya’nın tüm hayatını yutan bir kabusa dönüştü.
Çünkü geçmişin karanlık köşelerinde bekleyen biri vardı: Rojhat. O, çocukken ailesine yapılan bir haksızlığın, bir gurur kırıklığının hesabını tutuyordu. Noyan’ın ailesi yüzünden kendi ailesi yerle bir olmuş, babası gözlerinin önünde yok olup gitmişti. Onun gözünde ne Noyan masumdu, ne de Rüya. Onlar, yıllarca biriktirdiği intikamın hedefiydi. Ve beklediği gün geldiğinde Rüya’yı kaçırdı.
Rüya, karanlık bir odada, bilinmezliğin ortasında uyandığında, karnındaki ağrıyla bir şeylerin ters gittiğini hissetti. Gözlerini açtığında eteklerindeki kanı, çarşafın üzerine sinmiş sessiz çığlıkları gördü. İçine sızan korku, gözlerinden boşalan yaşlarla karıştı. Ne olduğunu biliyordu. Ve bilmek, yaşamanın ta kendisiydi artık.
Rojhat kapının eşiğinde belirdi. Sanki yaptığı her şey olağanmış gibi, sanki yaşattığı o büyük yıkım hiç olmamış gibi:
“Ağlama… Sana benden başkası yok demiştim,” dedi.
Sesindeki kararlılık, gözlerindeki boşluk Rüya'nın içini ürpertti. Koşarak banyoya sığındı, aynadaki yansımasına bakamadı. Titreyen elleri saçlarına uzandığında bir tutamın eksik olduğunu fark etti. O an anladı; Rojhat onu sadece bedeninden değil, kimliğinden de soyuyordu. Kızgınlıkla makası aldı ve beline kadar uzanan saçlarını, omuzlarına kadar kesti. Çünkü artık eski Rüya yoktu. Çünkü birileri ona bir mesaj vermişti, ama Rüya da artık susmayacaktı.
Aynı dakikalarda, Acar konağında büyük bir sessizlik hâkimdi. Bir bohça geldi, içinden Rüya’nın saçından bir tutam ve kanlı bir çarşaf çıktı. O ana kadar susmayı seçen aile, o an kelimelerin de anlamını yitirdiğini fark etti. Vicdanlarını, namus kavramını, töreyi ve gerçek sevgiyi yeniden sorgulamak zorundaydılar. Çünkü bu artık bir aşk hikâyesi değil, bir çöküşün işaretiydi.
Rojhat onu sadece bedeninden değil, hayallerinden de soymuştu. Ama Rüya’nın içindeki direnişi yok edememişti. Sessizlikle inşa ettikleri o yüce “gelenek” duvarı, bir anda Rüya'nın çığlıklarıyla sarsıldı. Ve sormaya başladılar:
Gerçekten Rüya’nın suçu neydi? Sevdiği adama âşık olmak mı? Yoksa bir başkasının intikamında kurban olmak mı?
Rojhat bir kötülüğün adı mıydı, yoksa bin yıllık geleneklerin boğduğu bir ruhun yansıması mı?
Rüya bir kurban mıydı, yoksa kendi küllerinden doğacak bir direnişin simgesi mi?
Aileye, geleneklere, sevgiye ve kadın olmanın ağırlığına dair tüm kabullerinizi yerle bir eder.
"Ben sustukça bu karanlık büyüdü. Artık susmayacağım!"
Çünkü bazı kadınlar susmaz. Bazı yaralar sadece kanamaz; dünyayı değiştirir.
Ve bazı hikâyeler vardır, okundukça susan değil, konuştukça çoğalan…