Sabah güneşi İstanbul’un üstüne solgun bir perde gibi yayılmıştı. Şehrin telaşı başlamış, insanlar yeni bir günün yorgunluğuna hazırlanıyordu. Ama Arya için o gün, bir öncekinin devamıydı. Uyuyamamıştı. Gözleri kan çanağı, kalbi delik deşikti.
Banyoda kendi yansımasına baktı.
Göz altları morarmıştı. Dudaklarının kenarında hâlâ geceye ait izler vardı. Ne kadar yıkansa da, bazı lekeler sadece tenine değil, ruhuna da işlemişti.
Üzerine sade, siyah bir elbise geçirdi. Ne iddialı, ne de silik. Tam ortası. Tıpkı hissettiği gibi.
Lara onu holdingde bekliyordu. Ve Arya'nın oraya gitmemesi daha büyük sorular doğuracaktı.
Kendini toparladı. Nefesini tuttu. Ve çıktı.
Demir Holding.
Binası kadar havası da soğuktu. İçeri girerken sekreterin gözleri Arya’nın üzerinde biraz fazla kaldı. Arya, başını dik tuttu.
Lara gülerek karşıladı onu. “Ay ne oldu sana dün gece? Ortadan kayboldun! Abim seni götürdü sandım,” dedi.
Arya'nın içi buz kesti. Gülümsemeye çalıştı. “Biraz başım döndü. Sessizce ayrıldım,” dedi. Yalanı içini burdu ama başka seçeneği yoktu.
Asansörün kapısı ağır bir “ding” sesiyle açıldığında Arya’nın kalbi tekledi. İçeride duran adam… Arslan’dı. Simsiyah bir takım elbise, kararlı adımlar, buz gibi bir bakış. Göz göze geldiler.
Sadece saniyeler sürdü ama Arya’nın içinde bir şey koptu. Arslan’ın gözlerinde o geceye dair hiçbir şey yoktu. Ne sıcaklık, ne pişmanlık, ne tanıdıklık… Sadece boşluk.
Bir yabancı gibi.
Arya istemsizce bir adım geri çekildi. İçinde donuk bir ürperti hissetti. Soğuk değildi, ama yine de titredi. Gözleri dolmaya başlamıştı bile. Hemen arkasına saklandı, saçlarını düzeltiyor gibi yaptı. Lara, koluna girmişti zaten. Arya’nın yüz ifadesini fark etti.
“İyi misin?” diye fısıldadı.
Arya başını hafifçe salladı ama bakışlarını Arslan’dan kaçırdı.
Arslan asansörden çıktı. Hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etti. Ne bir bakış, ne bir mimik… Arya’nın varlığını bile önemsemiyordu sanki.
Ama Arya, onun yaklaştıkça yaydığı o tanıdık kokuyu hissetmişti. İçine çekmemek için kendini zor tuttu. Omuzları kasılmıştı. Gözlerini yere indirmişti. Kalbinin çırpınışlarını, dışarıdan bile duymak mümkündü sanki.
Ve tam o an…
Yüksek topuk sesleri koridoru doldurdu. Ardından tok bir kahkaha.
“Meeeerhaba aşkım!” diye tiz bir ses yankılandı.
Meryem.
Arya istemsizce başını çevirdi. Uzun bacaklı, sarı saçlarını savurarak gelen, giydiği beyaz dar elbiseyle adeta dikkatleri üzerine çeken bir kadındı bu. Göz alıcıydı. Etkileyiciydi.
Ama gözlerinde kibirden başka bir şey yoktu.
Meryem Arslan’ın yanına vardı. Ona sarıldı. Kalçasını hafifçe ona yasladı. Ardından dudaklarını onun yanağına kondururken Arya’nın gözleri istemsizce büyüdü.
Arslan karşılık vermedi. Ama geri de çekilmedi.
Arya’nın içi yandı. Bileklerinden yukarı doğru yayılan o yakıcı kırıklık, kalbine ulaştı. Gözleri doldu. Nefes almak zorlaştı. Boğazındaki düğüm büyüdü. Bir kelime etse, gözyaşları süzülecek gibiydi.
Gözlerini kaçırdı.
“Ben yukarı çıkmak istiyorum,” dedi Lara’ya, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
Lara ona döndü. “Amcanın ofise mi?”
Arya başını salladı. “Evet… nefes almam gerek.”
Lara onun koluna biraz daha sokuldu. “Ben de geliyorum. O sahte yüzler beni bayıyor zaten.”
Birlikte yürümeye başladılar. Arya göz ucuyla arkaya baktı. Arslan hâlâ oradaydı. Meryem’in bir şeyler anlattığı bir heykel gibi duruyordu.
Ve Arslan… hâlâ tek kelime etmiyordu.
Asansöre bindiklerinde Arya aynaya baktı. Gözleri hafif kızarmıştı. Kendine sinirlenmişti. Neden bu kadar etkilendiğini bilmiyordu. O gece… Arslan’ın dokunuşları, dudakları, sesi… her şey hâlâ üzerindeydi. Ama o şimdi başka bir kadının yanındaydı.
Ve o kadın mükemmeldi.
Bunu kabullenmek zordu.
“Çok güzel,” dedi Arya, dalgın bir şekilde.
Lara başını çevirdi. “Kim?”
“Meryem…”
Lara gözlerini devirdi. “Estetik yığını işte. Herkese yukarıdan bakıyor, dudakları sanki ayrılmamak için mühürlenmiş gibi…”
Arya buruk bir gülümseme takındı. “Ama etkileyici. İnsan istemese bile kıskanıyor.”
“Saçmalama,” dedi Lara. “O sahte bir billboard. Sen doğalsın. Gerçek güzellik sensin. Ve biliyorsun.”
Arya hemen başını çevirdi. “Hayır, görmüyor. O gece… bir hataydı onun için. Öyle davrandı zaten.”
Asansör durdu. Ofis katına çıktılar. Lara Arya'nın elini tuttu.
Arya gözlerini kaçırdı.
Ofis katı oldukça sessizdi. Duvarlarda sanat galerilerini andıran tablolar vardı. Arya, amcasının odasına geçmek yerine ortak alanı dolaşmak istedi. Lara da onunla geldi.
Arya camın önüne geçip İstanbul’a baktı. Şehir yine kalabalık, gürültülü ama bir o kadar da yalnızdı. Tıpkı kendisi gibi.
O sırada Lara telefonuna mesaj bakıyordu. Arya ise sessizce içini dökmeye başladı.
“Onu ilk gördüğümde dokuz yaşındaydım,” dedi. Ben yeni ayakkabılarımı giymek istiyordum ama biri bağcıklarını düğümlemişti. Ağlamıştım.”
Lara başını çevirdi. “O günü hatırlıyorum.”
Arya devam etti: “Arslan geldi. Hiçbir şey demedi. Sadece yere oturup bağcıkları çözdü. Sonra bir şey yapmadan kalkıp gitti.”
Lara gülümsedi. “Seni koruyan ilk kişi oydu, değilmi?”
Arya başını salladı. “Ve şimdi… o koruyucunun beni nasıl yıktığını izliyorum.”
Lara bir şey diyemedi.
Çünkü kelimeler, bazı acılara hafif geliyordu.
Aynı anda birkaç kat aşağıda, Arslan cam kenarındaki odaya geçmişti. Meryem hâlâ konuşuyordu ama o duymuyordu. Aklı başka bir katta, başka bir kızdaydı.
Arya’nın titreyen bakışları gözünün önünden gitmiyordu. Dudaklarını ısırması, gözlerini kaçırması, hızlı yürüyüşü… hepsi birer işaretti.
Canı yanmıştı.
Ve bu, Arslan’ın istemediği bir şeydi.
Ama gerekliydi.
Çünkü Arya’ya yaklaşmak… onun hayatını mahvetmek demekti. Meryem gibi biriyle evlenmek güvenliydi. Planlıydı. Hesaplıydı.
Ama Arya?
Onunla her şey tehlikeliydi.
Ama daha canlı.
Daha gerçek.
“Sen hala o küçük kızsın?”