İstanbul geceleri her zaman karmaşıktı. Gürültünün, kalabalığın, neon ışıklarının ve arka sokaklardaki sessizliğin iç içe geçtiği bir şehir. Ama bu gece... başka bir şey vardı havada. Şehrin göğsü nefes alıyor, sokaklar bastırılamayan duyguların izlerini taşıyordu.
Arya elinde ayakkabıları, rıhtımın kenarındaki taşlara oturmuştu. Gecenin serinliği tenine işlerken, içindeki yangın daha da büyüyordu. Parmak uçlarıyla saç diplerini kavradı. Kendi nefesini bile duymuyordu. Sadece kalbinin ritmi vardı kulaklarında. Yoğun, düzensiz, utançla ve arzuyla karışık bir ritim.
Omzundaki ceket Arslan’a aitti. Bunu biliyordu. Onun kokusunu ezbere tanıyordu artık. Tehlikeli, erkeksi ve bağımlılık yapan bir koku... Bu ceketle sarınmak, onun kollarında olmak gibiydi. Ama o kollar... bu gece, tüm sınırları yıkmıştı.
“Nasıl bu kadar zayıf olabildim?” diye geçirdi içinden.
Kendisini güçlü, özgür, kurallara başkaldıran biri olarak tanımlardı. Ama onun karşısında... zayıftı. Her zaman.
O gözlerde kendini kaybediyordu.
Karanlıkta bile parlayan simsiyah gözlerinde.
Her şey birkaç saat önce başlamıştı. Arya, en yakın arkadaşı Lara’nın nişan partisine katılmak için hazırlanıyordu. Siyah, sırt dekolteli elbisesi bedenine tam oturmuştu. Hafif dalgalı saçlarıyla aynada kendine son bir bakış attığında, gözlerindeki ışıkta bir gariplik fark etmişti.
Belki bir önseziydi bu.
Belki kaderin habercisi.
Çünkü o akşam orada, Arslan da olacaktı.
Lara’nın abisi.
Yıllardır yurtdışında yaşadıktan sonra, İstanbul’a aniden dönmüştü. Ve gelişinden bu yana sadece bir kez göz göze gelmişlerdi. O an, zaman durmuştu Arya için. Kalbinin içinden geçen korkuyla karışık heyecan hâlâ unutulmuyordu.
Nişan partisinde onu gördüğünde nefesi kesilmişti.
Simsiyah takım elbisesi, hafif dağınık saçları ve elinde tuttuğu viski bardağıyla, orada duruyordu. Tüm gözler ona dönmüştü ama o... sadece Arya’ya bakıyordu. Gözlerinde bir şey vardı. Yasaklı bir şey. Sorgusuz bir çekim. Delilik sınırında gezen bir arzu.
Aralarındaki mesafe küçüldükçe, kalbi göğsüne sığmaz olmuştu.
Ve sonra...
O an.
O sessizlik.
O bakış.
Ve ardından gelen kelimesiz anlaşma.
“Benimle gel,” demişti Arslan. Ne bir açıklama, ne bir söz.
Sadece bu.
Arya başını sallamıştı. Nereye gideceklerini sormadı. Neden diye düşünmedi.
Sadece yürüdü. Onun peşinden.
Karanlık bir sokakta, yıllardır kilitli tuttuğu arzuların kapısını aralamaya hazırdı artık.
Şimdi ise burada, rıhtımda oturmuş, hâlâ kendine gelmeye çalışıyordu.
Oda...
Arslan’ın evi...
Her şeyi hatırlıyordu.
Duvardaki saat tik tak sesleriyle zamanın acımasızlığını hatırlatıyordu ona.
Ve onun elleri...
Teni hâlâ yanıyordu.
Onu itmeliydi. Dur demeliydi.
Ama demedi.
Çünkü istemedi.
Ona ait olmak... yıllardır gizlice kurduğu hayalin gerçeğe dönüşmesiydi.
Ama şimdi gerçek, ona zehir gibi geliyordu.
Arslan nişanlıydı.
Kerim Güçlü... zengin bir iş insanının kızı. Güçlü bir evlilik anlaşmasının parçası.
Ve Arya, bu planın dışında kalan, yasaklı bölgedeki tek kişiydi.
Telefonu çaldı. Arayan: Arslan.
Ekrana uzun uzun baktı. Parmağı “cevapla” tuşunda durdu. Bastıramadı.
Çünkü onun sesini duymak, bu geceyi inkâr etmek anlamına gelirdi.
Ve Arya, kendine bile itiraf edemese de... o geceyi unutmak istemiyordu.
Arslan telefonun ucunda sessizdi.
“Konuşmayacak mısın?” diye sordu, sesi alışıldık soğukluğunun aksine çatallıydı.
Arya gözlerini kapattı.
“Bunu... neden yaptık?” diye fısıldadı.
Sessizlik.
“Ben cevap beklemiyorum Arslan. Sadece bilmek istiyorum. Bu… tek seferlik miydi? Yoksa yıllardır susturduğumuz bir şeyin dışavurumu muydu?”
Arslan derin bir nefes aldı. Derince yutkundu.Gözleri kararırken
“Bilmiyorum,” dedi.
Ama sesi, onun her şeyi bildiğini söylüyordu.
Sadece itiraf edemediğini.
Arya ayağa kalktı. Üzerine geçirdiği ceketi sıkıca sardı kendine.
Gözlerinde, rüzgarın değil, pişmanlığın yaşları vardı.
Ama aynı zamanda... o gözlerde bir parıltı belirmişti.
Güçlü bir şey.
Yavaş yavaş içini ele geçiren bir karar.
“Beni istemiyorsan, beni unut. Ama beni oyunun bir parçası yapma Arslan. Ben kukla değilim.”
Telefonu kapattı.
Gözlerini gökyüzüne çevirdi.
İstanbul’un kirli ışıkları arasında bir yıldız parlıyordu.
Karanlık, hâlâ hüküm sürüyordu.
Ama Arya... artık o karanlıkla savaşmaya hazırdı.
Gece sessizdi.
Arslan, gömleğinin düğmelerini gevşetirken geniş salonun ortasında hareketsiz duruyordu. Camdan dışarı bakıyordu ama gözleri hiçbir şeyi görmüyordu. Düşüncelerinin girdabında, yine kendi karanlığına gömülmüştü.
Arya.
Adını bile içinden söylemek istemedi.
Ama onun teni hâlâ ellerindeydi.
Nefesi, boynundaydı.
Bile isteye onun sınırlarını yerle bir etmişti.
Elindeki viski bardağını sıktı. Cam çatladı, parmaklarını kesti. Ama o acıyı bile hissetmedi.
Acıyı çoktan arkada bırakmıştı.
Çünkü Arslan Demir için acı… tanıdıktı. Evde gibi hissettiren bir his.
Çocukken öğrendi bazı şeyleri:
Birine güvenmek, ölmek gibiydi.
Zayıflık göstermek, hedef olmak demekti.
Ve sevmek? Sevmek en büyük lanetti.
Babası, gözlerinin önünde annesini öldürdüğünde sadece dokuz yaşındaydı.
Polisler geldiğinde, Arslan sessizdi.
Gözyaşı yoktu.
Çığlık yoktu.
Sadece cam gibi keskin gözlerle olan biteni izliyordu.
Ve o gün, bir söz verdi kendine:
"Bir daha asla sevmeyeceğim."
Ama Arya…
O lanet olası kız…
İçini bir şeyleri değiştiriyordu.
Onun yanında, kontrol kayboluyordu.
O gözlerde kendini görmek istemiyordu. Ama görüyordu.
Zayıflığını. İnsani yönünü. Geçmişini.
Duvarın köşesindeki kasaya uzandı. Parolayı tuşladı. Küçük siyah bir kutu çıkardı içinden. Kutuyu açtı… içinden eski bir kolye çıktı.
Kırık, paslı, ama hâlâ saklıyordu onu.
Annesine aitti.
Arslan kolyeye baktı. Elini yumruk yaptı. Nefesi sıklaştı.
Bu kolyeyi her gördüğünde annesinin son bakışlarını hatırlıyordu.
Ve babasının soğuk yüzünü.
İşte bu yüzden, sevmemeliydi Arya’yı.
Ona yaklaşmak… onu annesi gibi tehlikeye atmaktı.
Ama dokundu.
Öptü.
Sahip oldu.
Şimdi geri dönemezdi.
Telefonuna gelen son mesaj: "Beni oyunun bir parçası yapma."
Parmakları ekrana gitti ama cevap yazmadı.
Çünkü Arya oyun değildi.
Ama onu oyun gibi oynarsa… belki uzaklaşırdı.
Belki canı yanmazdı.
Derin bir nefes aldı.
“Beni istemiyorsan, beni unut,” demişti Arya.
Unutmak mı?
Gözleri duvardaki tabloya kaydı.
Tablonun arkasında ne olduğunu bir tek o biliyordu.
Silah.
Belgeler.
Ve Arya’nın babasıyla ilgili dosyalar.
Çünkü bu bir tesadüf değildi.
Arya, sadece arzunun değil, geçmişin de bir parçasıydı.
Babası onun annesinin ölümüne neden olan adamlardan biriydi.
İntikam…
Tuzla karışık kan gibiydi tadı.
Ve şimdi o tat… Arya’nın teninde kalmıştı.
Arslan gömleğini çıkarıp banyoya yürüdü.
Aynaya baktı.
Kendine.
Yabancı bir adam gibi.