Adam çıktıktan sonra biraz daha odada kaldım. Yanan ateş yavaş yavaş sönüyordu ve camları titreten rüzgar soğuğunu odaya veriyordu. Üstümdeki elbise yünden olsa da içimden gelen ürperti bedenimin titremesine neden oluyordu. Gecenin karanlığı sanki ruhumu bir lanet gibi sarmıştı. Ne yapmalı nasıl yapmalı emin olamıyordum.
Düşünmek istemiyordum. Hayatım... Ailem.. Tüm anılar saldırıyor, darbe üstüne darbe indiriyordu. Sanki içinde bir şey durmadan beni yiyordu. Çok geçmedi onun endişe olduğuna karar verdim. İzin verirsem eğer beni yavaş yavaş tüketecekti.
Odada daha fazla kalamazdım. Önce Henry'nin yediği yemeğin tepsisini alıp onu mutfağa bırakmak için ilerledim. Bunu yapmak zorunda değildim. En son istediğim şey buraya alışmaktı ama bir şeyler yapmazsam kafayı yiyebilirdim.
Oda sıcaktı ama koridorlar dışarıdaki soğuğu sanki emiyordu. Titrememek için kendimi zor tutuyordum. Sonunda mutfak kapısını açtığımda Sarah'ın sözümü dinleyerek gitmiş olduğunu gördüm. Tepsiyi masaya bırakırken Addie Ruth'un bir şalı varsa mutlaka onu kullanmam gerektiğini aklıma not ettim. Her ne kadar bir doktorla aynı çatı altında yaşasam da beni iyileştirmek için pek gönüllü olacağını düşünmüyordum.
Mutfaktan çıkıp kaldığım odaya doğru ilerlerken aşçının koridordaki gaz lambalarını söndürdüğünü gördüm. Bana bakıp bir an sonra kafasını çevirdi. Nefesimi bıkkın bir halde vermekten kendimi alamadım. Hayır, bu kadını kazanmak kolay olmayacaktı. Leydi Lavender'ın en ateşli takipçisini kendi saflarıma katma gibi bir ihtimalim yoktu. Bu evde kalmak istemiyordum. Henry Blake aşık olduğu zaman gitmek için hazır olmalıydım. Ama yine de bu kadının ben gidene kadar bana saygı duyması gerekirdi. Yoksa buradaki hayatımı zindana çevirebilirdi.
Odayı bulmak benim için zor olmadı. İçeriye adım attığımda kimin yaktığından emin olmadığım şömine içeriyi ısıtmıştı ama yine de sıcaklık yeterli değildi. Beni bu ara ısıtacak bir şey olabilir miydi emin değildim. Sabah bıraktığım geceliği elime aldım. Bazen sakinliğim beni korkutuyordu. Hala burada olmanın şaşkınlığını yaşarken hem de ama tek bir amacım vardı.
Yaşamalıydım.
Sonrasını ise planlayacaktım.
Elimdeki geceliğe orada ne işi olduğunu anlamak ister gibi baktım. Oldukça yünlü ve sıcak tutacak, boynuna kadar bağlı bir gecelikti. Kendi zamanımda böyle gecelik görmemiştim ama bu soğuk havada, rüzgardan pencereler titrerken beni sıcak tutacağına emindim. Üzerimi hızlıca değiştirirken ateşe yakın durmaya özen gösterdim.
Yatağa girdiğimde burnuma dolan koku evimde gibi hissettirmemişti. Kat kat örtü ve kalın geceliğe rağmen bedenimin titremesine engel olamıyordum. Mide ağrımı ise aklıma getirmek bile istemiyordum. O kadar gergindim ki evin çıkardığı her ses irkilmeme neden oluyordu. Uyumalı ve kendime iyi bakmalıydım. Buraya gelebildiysem geri dönmenin de yolunu bulabilirdim. Evet, bunu yapabilirdim.
Daha fazla strese girmemek için kendimi rahatlatmaya çalışsam da uyumam yine de zaman aldı. Gece esen rüzgar ve sönen şömine yüzünden titreyerek yatakta ısınmaya çalışmıştım ama sanki evin her yerinden içeriye soğuk sızıyordu. Evin durumuna bakarak bunun normal olduğunu düşündüm. Geldiğim yerdeki gibi ısı yalıtım yoktu. Bu kendi zamanıma dair özlediğim diğer şeylerden sadece biriydi. Özlem ruhuma ilmek ilmek işliyordu.
Çok sonra uyuyakalmış olmalıyım odadaki ses ile gözlerimi araladım. Sabahın ilk ışıkları odayı aydınlatmaya başlamıştı. Sarah gece sönen şömineyi canlandırmakla meşguldu. Yanındaki kovanın dolu olmasından ilk önce benim odama geldiğini anladım. Ben bu kadar üşürken çocuklar geceyi nasıl geçirmişti? Onlar için endişendim. Sarah işiyle ilgilenirken bir şey söylememek adına uyuyormuş gibi numara yapmak zorunda kaldım. Uyanmadan önce kendimi evimde, eşimin yanında görmüştüm. Her gece uyumadan önce alnımdan öper, beni sevdiğini kulağıma fısıldardı. Sonrasında kollarında uyurdum. Yine o anlardan birini görüyordum rüyamda. Gözlerimi açıp kapının yanındaki sehpada ibrik ve porselen kapla karşılaşmak içimde anlatılması zor acıya sebep oldu. Hala geri dönememiştim üstelik dün yaşadıklarım kabus değildi.
Sarah gittikten sonra yataktan kalktım. Şömine alev alev yansa da içerisinin soğuğu hala kırılmamıştı. Dolabın içinde elime gelen en kalın elbiseyi hızlıca üzerime geçirdim. Tahmin ettiğim gibi Addie Ruth'un bir de şalı vardı. Kahverengi ve biçimsiz olmasına rağmen oldukça sıcak tutardı. Hemen omuzlarıma sarıp ibriğe doğru ilerledim. Buz gibi suyla yüzümü yıkamak hoş bir deneyim olmamıştı ama kendimi daha canlı ve sakin hissediyordum. Kapıyı açıp merdivenlerden inerken çizgi romanda ilerleyecek olayları düşünmeye başladım.
Yemek odasına girdiğimde çocuklar çoktan yerlerini almıştı. İkisi de mavi kıyafetlerin içinde çok tatlı görünüyordu. Onlara gülümsemekten kendimi alamadım. "Günaydın," dedim samimi çıktığını umduğum bir sesle.
Çocuklar bana cevap veremeden "Senin bu kadar erken kalktığın görülmüş şey değil," dedi Henry içeri girerken. Yine mavi gözleri o soğukluğunu koruyordu. Sanki onunla dün gece konuşup anlaşmamışım gibi bir tavır sergiliyordu. Bu adam ölümüme neden olacaktı. Mübalağ etmiyordum. Gerçekten ölümüme sebep olacaktı.
"Size de günaydın Bay Blake," dedim sandalyeme otururken. O ise sadece homurdanıp karşıma oturmakla yetindi.
Çocuklar babalarının gergin olmasından dolayı daha da susmuşlardı. Onların neşelenmesini istiyordum. Sanki herkesin kaderini bildiği bir tanrı rolündeydim. Bu çocukların bir kere mutsuz olmalarını okumuştum. Bir daha öyle olmalarını istemiyordum. Üstelik şimdi kanlı canlı yanımda duruyorlardı.
Tabağıma biraz peynir ve ekmek alırken bakışlarımı onlara dikmiştim. İkisi de yulaf lapalarını kendilerinden beklenilmeyecek bir olgunlukla tüketiyorlardı. Clara'nın birkaç kere şeker kabına bakışını yakalamıştım. Yulafın şekerle iyi gittiği benimde bildiğim bir gerçekti.
"Sarah neden Clara'nın yulaf lapasına biraz şeker koymuyorsun?" diye sorduğumda Henry'nin yemeğinden başını kaldırdığını göz ucuyla fark ettim. Söylediğim şey için itiraz edebilirdi ama kesinlikle cevabını da alırdı. Madem Addie Ruth ile çocukların iyiliği için evlenmişti. O zaman kararlarına da saygı duyacaktı.
Sarah kendimi tekrar ettirmeden ilerleyip Clara'nın neşeli bakışları eşliğinde tabağına bir kaşık şeker koydu. O sırada Allan'ın bakışlarını yakalamak benim için yeterliydi. "Sende biraz ister misin Allan?" diye sordum sanki bir yetişkinle konuşur gibi.
Allan iri kahverengi gözleri ile bana bakıp hızlıca başını salladı. "Evet, teşekkür ederim Bayan Blake."
Sarah ona da şeker verirken iç çekmemek için kendimi zor tuttum. Bu aile de fazla mesafe ve resmiyet vardı. İnsan yemek masasında kendini devlet dairesinde hissediyordu ki bizim devlet dairelerimizde bile bu kadar resmiyet yoktu.
Kahvaltının sonuna doğru Henry mendil ile ağını silip sandalyesini sesli bir şekilde iterek ayağa kalktı. "Benim şehre gitmem lazım," dedi bana bakmadan. Neden Addie Ruth ile aralarına mesafe koymuştu anlamıyordum ama üzerine gidecek değildim.
"Tamam," dedim sakinlikle. "Ne zaman dönersin, akşam yemeğini o saatte hazır edeyim."
Sonunda bir kış sabahındaki gökyüzünü anımsatan mavi gözlerini bana dikti. "Beni bekleme iki veya üç gün gelemeyebilirim," dedi ve ben daha ağzımı açamadan çocukların yanına gidip başlarından öperek veda etti.
Benimle fazla konuşmamıştı ve davranışından ne anlamam gerektiğini bilmiyordum ama işleri benim için pek kolaylaştırmadığının farkındaydım. Ellerimi çenemin altında birleştirip az önce Henry'nin oturduğu yere baktım. Kolonyasının kokusu hala odadaydı. Şimdi benim yerimde Addie Ruth olsa adamın hasta görmek yerine şehirde metresini görmeye gittiğini düşünürdu ama ben onun çocukların annesini bulmaya gittiğini biliyordum.
Yıllar önce abisi gayri meşru çocuklara sahip olduğunda yarı asil olan kadın çocukları babalarına bırakıp kaçmıştı. Abisi de çok geçmeden kazada ölmüş, çocukları daha kimseye tanıtamadan bu hayattan gitmişti. Dük unvanını çok isteyen küçük erkek kardeşinin mirasçı olan çocuklara zarar vereceğinden korkan Henry onları çocukları olarak tanıtmış ve unvandan feragat etmişti. Kardeşinin rahatlamasına yeterli olmalıydı ama hayır kardeşi onun yeniden unvanı isteme ihtimali yüzünden diken üstündeydi. Bu yüzden kırsal bir alanda doktorluk yapıyor ve aşık olup bir çocuk sahibi olmayacağından emin olduğu Addie Ruth ile yaşıyordu.
İşte Doktorun Karısı adlı kitapta doktor böyle biriydi.
Ve ben doktorun ilk ve önemsiz, harcanabilen karısıydım.
"Bayan Blake," diyerek düşüncelerimi böldü Allan. İri gözleri tüm tatlılığı ile bana odaklanmıştı . "Acaba Kavaklı koruya gidebilir miyiz?" diye sordu.
Kavaklı Koru. Burası bana tanıdık geliyordu. Kitapta orada daha sonra büyük sorunlara neden olacak bir şey oluyordu ama ne? Emin değildim. Ama ben daha Allan'a cevap vermeden cama vuran damlalar çocukların bakışlarındaki hevesi söndürmüştü.
Onlara gülümsemekten kendimi alamadım. "Merak etmeyin yağmur dinince gideriz. Neden o zamana kadar gül salonunda oynamıyorsunuz?"
Çocuklar yeniden hevesli bakışlarla başlarını salladılar. Onları mutlu etmek ne kadar kolaydı. Keşke babaları ile de aram bu kadar iyi ve hızlı bir şekilde düzelseydi.
Gül salonunda şöminenin yanında oturmuştum. Çocuklar ayı postunun üzerinde tuhaf bir oyun ile oynuyorlardı. Ahşaptan materyalleri olan oyunu bilmediğim için onları izlemeyi teklif etmiştim ama bir yandan zihnim kitaptaki olay örgüsünü sıralıyordum. En ufak olayları bile anımsamalıydım. Tüm yaşam şansım küçük ayrıntılarda gizliydi. Bir şey hatırlayacağım diye kendimi o kadar zorlamıştım ki başım ağrımıştı.
Çocukların bir süre sonra ellerindeki bezden yapılma topla oynadıklarını gördüm. Allan gülerek topu attı ama hızla gelen top Clara'yı geçip duvara vurdu. Bu sahne bana bir şeyi hatırlatmıştı. Evet, gözlerim birden ardında kadar açıldı. Şömineye doğru gelen topu almak isteyen Allan'ın koluna şömineden ateş sıçrayacak ve elinin üstünü yakacaktı. Bunu hatırlamamın tek sebebi Doktorun Addie Ruth ile bunun ve başka bir şey daha için kavga etmesine neden oluyordu. Sonra doktor bir hışımla evden çıkacak ve katıldığı o akşamki yemekte Leydi Lavender ile tanışacaktı.
Ama bu sahneye daha çok olmalıydı. Leydi Lavender'ın buraya gelmesine bir yıl vardı.
Top sanki beni duymuş gibi hareket edip şöminenin yanında düştüğünde Sarah'da içmem için çay getirmişti. Hemen koltukta doğruldum. "Allan ateşe yaklaşma, hem kapalı odada topla oynamamalısınız," dedim otoriter bir sesle. Allan bir an durdu ve yan yan topa baktı. Üstünde ki izlerden eski olduğunu anladığım top değerli olmalıydı onu almak için uzanmak istediğimde ise Sarah benden önce davrandı ama parmakları topu kavrar kavramaz acıyla haykırdı.
Şömineden sıçrayan kor elini yakmıştı.
Hemen kalkıp ona yardımcı olmak istedim ama beni nazikçe reddederek mutfakta yanıklar için doktorun bıraktığı bir merhem olduğunu söyledi. O odadan çıktığında kendimi koltuğa geri bıraktım. Kafamda oturmak üzere olan bazı düşünceler vardı. Bir kere Addie Ruth'un gölde düşmemesi gerekiyordu, düşen kişi Clara olmalıydı ama bir şekilde Clara değil Addie Ruth olmuştu. Üstelik o sahne kitapta bile yoktu. Az önce Allan'ın alacağı yarayı Sarah almıştı.
Aklımda netleşen düşünce yüzümün asılmasına neden oldu. Belki de ben olay örgüsünü değiştiremiyordum. Yaptığım müdahaleler onu sadece saptıracaktı. Bu da şu demek oluyordu; ben ölmesem bile benim yerime biri ölecekti. Bu düşünce ürpermeme neden oldu. Ölmem başlı başına kötü bir olaydı ama kendi yerime birinin ölmesine seyirci kalmak daha da kötüydü. İki ucu kapalı bir labirentte kalmış gibi hissediyordum.
"Bayan Blake bakın güneş açtı," dedi Clara. İlk defa benimle bu kadar canlı konuşuyordu. Onların heyecanlı haline bakarken yaşadığım karamsarlık derinlere kaçıyordu. Tıpkı güneşi gören gölgeler gibi. Çok geçmeden onlara katılmış kendimi kavaklı koruya doğru yürürken bulmuştum.
Yağmurlu hava sonrası güneş tüm kasveti götürmüş gibiydi. Çocukların şen kahkahaları da günü daha da güzelleştiriyordu. Yerler yağmur nedeniyle çamur olsa da neşelerinden bir şey kaybetmiyorlardı. Benimse aklım az önce keşfettiğim gerçekteydi. Bir şeyleri değiştirememek, sadece olayın başına gelecek insanı saptırmak çok kötüydü. Düşünceler iliklerime kadar korkmama neden oluyordu. Bir kere daha ölemezdim. Hayır, o zamana kadar bunun bir yolunu bulacaktım. Kendim ölmek istemediğim gibi masum birinin de ölmesini istemiyordum.
Kavakların sıra sıra dizildiği koruya geldiğimizde Sarah tarafından elimize tutuşturulan örtüyü ıslak çimlerin üzerine serdim. Sarah eline merhem sürmüş, yarası çoktan iyi olmaya başlamıştı. Bu bile başlı başına insanın içini rahatlatıyordu. Hem kendimi hem bu insanları nasıl koruyacaktım. Neşe ile cıvıldayan çocuklara baktım. Benim hiç çocuğum olmamıştı. Geçim derdi, iş sıkıntısı derken vakit bulamamıştık. Ben her ne kadar istesem de eşim her zaman ertelemişti. Bu konu yüzünden birkaç kere şiddetli tartışmalar yaşadığımızı bile hatırlıyordum. O zaman çocuklarımız olsaydı böyle mi olurlardı acaba? Bu düşünce eşimi hatırlatmış, kalbimin daha da ağırlaşmasına neden olmuştu.
İkisi ellerindeki topu birbirlerine atarken Allan biraz fazla sert atmış ve top küçük kızın ellerine bile değmeden kavaklı korunun hemen yanında bulunan ormana doğru sekerek ilerlemişti. "Ben getiririm Clara bekle," dedi Allan küçük kız kardeşinin gözlerinin dolduğunu görmüştü sanırım. Oynadıkları top yine uzak bir yere kaçmış olmalıydı. He ne kadar ikiz olsalar da kız kardeşini yaşça büyük abisiymiş gibi koruyup kolluyordu. Bu soğuk yerde kalbimi ısıtan tek şey onlardı. Çocuklara zarar gelmesini kesinlikle istemiyordum. Addie Ruth birçok kez onların başına bela açmış olabilirdi ama doğrudan onun dahil olmadığı bazı kazalar da olmuştu.
Kazalar....
Allan ormana doğru yürürken birden aklıma gelen şey ile ayağa fırladım. Bu gün aslında ne olduğunu hatırlamıştım.
"Allan," diye seslendim telaşla. Clara'nın burun çekmeleri bile daha sessiz bir hal almıştı sanki. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki kulaklarım uğuldamaya başlamıştı. Tanrım, hatırladığım şeyin olmasına daha vardı ama neden böyle oluyordu? Şimdi bunun olmasına izin veremezdim. Bunu kendim için istemiyordum. O çocuğun zarar görmesine katlanamazdım.
Allan topu almak için gittiğinde ayağı takılacak ve avcıların açtığı görünmez çukura düştüğünde bacağını çok kötü bir şekilde yaralayacaktı. Her ne kadar Henry'nin hemen iyileştirebileceği bir kırık olsa da şehirde olup geç kalmasından dolayı yara kötüleşecek ve Allan daha bu yaşta hafif aksayacaktı. Doktor ile Addie Ruth'un arasındaki son bağ da bu olaydan sonra tamamen kopacaktı. Allan durup bana baktı. Bu yüreği büyük çocuğun yaralanmasına nasıl izin verirdim.
"Orman tehlikeli Allan topu almasakta olur hem doktor bir tane daha yenisini alacaktır," dedim çocuğu ikna etmeye çalışırken ama çok telaşlı konuşuyordum ve kalbim sanki kulaklarımda atıyordu.
Allan bir ormana bir bana baktı. "Ama bayan Addie onu babamız verdi. Çocukken abisi ile oynadığı bir topmuş onu ormanda bırakırsak eminim üzülecektir. Hem hemen alır gelirim," dedi ve ileriye atılacağı anda onu hemen omzundan yakaladım. Onun gitmesine izin veremezdim ve belli ki çocuklarda topun ormanda kalmasına izin vermeyecekti. Allan'ı o ormana gönderip sonrasında hayatı boyunca bir kazanın acısını çekmesine izin veremezdim. Bir romanda olsak bile. Eğer bir yetişkin olsaydı acı çekmesine rağmen kemiği iyileştiğinde aksama sorunu olmazdı.
Eğer bir yetişkin olsaydı...
Daha ne olduğunu anlamadan kendimi Allan'dan uzaklaşıp ormana doğru yürürken bulmuştum. Birinin başına gelecekti. Bu ben neden olmayacaktım? Tanrım kendimden nefret ediyordum. Bunu yapmak zorunda değildim ama hangi insan göz göre göre bir çocuğun yaralanmasına izin verirdi. Eğer onu uzaklaştırsam bile daha sonra olay ikisinden birinin başına gelebilirdi.
Allan'ı arkada bırakarak ona döndüm. Gülümsedim. "Topu ben alırım," dedim sakin bir sesle kendimi şaşırtarak. Bu cesaretin sonu iyi değildi.
Yutkundum. Yapmam gerekeni biliyordum. Sadece birkaç adım. Sonra acı çeksem de Henry ayağımı ilk günkü kadar iyi hale getirebilirdi hem aramızdaki o tuhaf gerginlikte yok olabilirdi. Yine de buna değer miydi? Eğer çocuğu acıdan koruyabileceksem neden yapmayacaktım.
Topu ileride görmeme rağmen adımların daha da yavaşladı. Öyle ki bir kaplumbağa bile beni geçebilirdi. Sonunda topa yaklaştığımda bir şey olmama ihtimalini de düşündüm. Belki de değişebiliyordu. Sabah yaşanan olay tesadüften ibaretti kim bilebilir.
Sonra uzandım ve ufak bir adım attım.
Bedenim büyük bir güçle çukura doğru yuvarlandı.
Sonrası karanlık.
Gözlerimi açtığımda kendimi odamda buldum. Bilincim tam açık kalamıyordu. Canım o kadar yanıyordu ki bilincim bu acıya dayanamıyordu. Kendimde olduğum o anlarda birinde yaramın ağır olduğunu söylediğini duydum. Ama bir şey yapamıyorlardı. Kemik neredeyse parçalanıp etimi kesmişti. Bir büyü doktoru bunu halledebilirdi.
Acı dolu bir bekleyiş başlamıştı.
Ara sıra biri, beni sarsarak uyandırıyor ve tadından anlamadığım sıvıları dudağıma dayayarak bana içirmeye çalışıyordu. Birkaç kere ikizlerin ağladığını duymuş onlara sorun olmadığını söylemek istemiştim ama gözlerimi bile açamadım.
Zaman hızla mı geçiyordu, yoksa yaralanalı bir iki saat mi olmuştu emin değildim. Sadece bu acıdan kurtulmak istiyordum. Ölümü bile sıcak karşılayabilecek bir haldeydim.
Acım vardı. Ama kalbimdeki yoksa bacağımdaki acı mı beni daha zorluyordu bilmiyordum. Eşim yanımda olsaydı beraber doktora gider, muayene olurken elimden tutardı. Bana prenses gibi davranır çektiğim her acıyı kendisi yaşamak istermiş gibi etrafımda dolanırdı. Onun gözlerine bakmak, sıcak dudaklarını hissetmek ve kollarında olmak tüm acıları silip atmama neden olurdu. Ama o yoktu ben onsuz bu dünya da sıkışıp kalmıştım.
Şimdi yarı aydınlatılmış odada yatarken tek başımaydım. Belki de bedenimi mezara koymuşlardı. Bunu yaparken çektikleri acıyı düşünemiyordum. Ben artık onlardan çok uzaktaydım.
Yatakta yatarken ateşimin çıktığını hissediyordum. Gözlerim kapanıyor, acıdan bedenim şoka girmiş gibi titriyordu. Doktor gelmeden kimsenin yapabileceği bir şey yoktu. Arada gözlerim kapanıyor sonra eşimin ve ailemin olmadığı bu yabancı odaya yeniden gözlerimi açıyordum. Bir süre sonra uyuklamadığımı acıdan bilincimin gidip geldiğini anlamıştım ama kolumu kımıldatacak halim yoktu. Susamıştım. Bakışlarım yatağın yanındaki komodinde duran suya kaydı. Onu alabilecek kadar yakında değildim. Eğer eğer eşim olsaydı ona seslenmeden bakışlarımdan anlardı.
"Ahmet," diye fısıldadım sanki adını anmak onu bana getirebilecekmiş gibi. Ama sonra odanın kapısı açıldı ve içeriye biri adım attı. Hayır, biri değil. Benim canımdan çok sevdiğim eşimdi. Onun endişeli yüz ifadesine bakmak gözlerimin dolmasına neden oldu. Kaç gündür buradaydım ama ağlamayan ben şimdi göz yaşlarına boğuluyordum. "Geldin sonunda," dedim hıçkırıklarımın arasından. Gözlerim yaşlar yüzünden bulanık görüyor, onun güzel yüzünü göremediğim için kendime lanet okuyordum. Bu bir rüyaydı belki. Hiç bitmesini istemediğim bir rüya.
Bana doğru yaklaşırken bedenim daha şiddetli titremeye başladı. "Geldim," dedi bir an sonra. Sesi fısıltı halinde çıkmıştı.
Hıçkırıklarım yüzünden bir an konuşamasam da bir süre sonra "Seni özledim," dedim. Elini zorda olsa bulup tutmuştum ya da tuttuğumu sanıyordum. Ama o kocaman eliyle elimi tamamen kavramıştı. Uzanıp yüzüme gelen saçları kenara itti.
"Geldim, daha iyi olacaksın. Sana yardım edeceğim."
Elini yanağıma koyduğunda ona doğru yaslanıp gözlerimi kapattım. Artık yaşlardan onu görebilmem mümkün değildi. Elini bacağımın üzerine tüy hafifliğinde koysa da yine de bedenim irkildi. Eli elimi daha sıkı tuttu.
"Sakin ol hayatım, acını dindireceğim," dedi ve bir süre sonra sanki bacağımı saran ve bedenimin titremesine neden olan o acı yavaş yavaş çekilmeye başladı. Bedenim o kadar rahatlamıştı ki uykuya teslim olmaya başladığını hissettim ama uyumak istemiyordum. Gözlerimi açmaya çalışırken elini sıkmaya çalıştım. "Gitme, lütfen beni bırakma," dedim çaresizce. Gözyaşlarım yanaklarımdan durmadan akıyordu. Sıcak parmakların yanaklarımda gezindiğini hissettim. Gözyaşlarımı siliyordu. Sonra alnımda sıcak bir baskı hissettim.
"Buradayım," dedi ses. "Yanında kalacağım. Uyu."
Ne kadar istemesem de uyku bedenimi ele geçirirken zihnimin ufak bir kısmı az önce alnıma değen dudakların aslında pekte tanıdık hissettirmediğini düşündü. Ama çok geçmeden o küçük zihin parçamda uykunun gölgesinde kayboldu.