İnsan için en büyük işkencenin çeşitli fiziksel yaralanmalar olduğunu düşünürdüm eskiden. Canımın yanmasını istemediğim gibi başka bir insanın canının yandığını da görmek istemezdim. Ahmet ile haberleri bile izleyemezdim ki bunun için bana kızardı. Hayat buydu ondan saklanarak olan olayları olmamış gibi davranamazdım ona göre. Her ne kadar nefret etsem bile onunla haberleri izlerdim. Belki abartıyordum ama dünyada ki kötülük bazen nefes almamı engelliyordu.
Ama şimdi işkence benim için farklıydı.
Uyurken kendimi evimde kahvaltı hazırlarken görüyordum. Bir yandan mutfağı dağıtırken diğer yandan eşimin ve benim sevdiğim kahvaltılık atıştırmalıkları hazırlıyordum. Ahmet uyanıp mutfağa geldiğinde her zamanki gibi dağınıklığıma kızıyor ama o tatlı gülümsemesi ile gözlerime bakarken onu ciddiye alamıyordum. Gülüşünü ne zaman görsem nefesimi keserdi. Sonra iki adımda yanıma ulaşıyor ve kollarını arkamdan belime sarıyor. Boynumda onun dudakları, yüzümde bir gülümseme daha harika bir sabah olamaz diye düşünüyorum.
Sonra...
Gözlerimi açıyorum ve yeniden kendimi o kasvetli odada görüyorum. Ben gerçekten öldüm mü bilmiyorum. Eşimin ve ailemin hayatlarına devam edip etmediğini bilmiyorum ama sanki ben değil de onlar ölmüş, dünyada beni tek başıma bırakmışlar gibi hissediyorum. Üstelik bilmediğim bir dünya. Kurgu olan bir dünya.
Kendime gelmeye çalışırken odayı inceliyordum. Şöminenin sıcaklığı tüm odaya yayılmıştı. Kendimi zorlama gereği duymadan başıma gelenleri hatırladım. Acaba ne kadar süredir uyuyordum? Gözlerimi odanın etrafında gezdirmeye başladığımda yatağım ucunda uyuyan adamı gördüm. Henry Blake yatağın yanındaki sandalyede oturmasına rağmen başını yatağın üzerine koymuş ve öyle uyuya kalmıştı. Onu yanımda görmek şaşırmama neden oldu. Daha gelmesine zaman vardı. Yine de şimdi yatağımın yanında uyuyordu. Birden gözlerimden yaşlar boşalmaya başladı. Eşimi özlemiştim. Bana soğuk, yargılayan nefret dolu gözleri değil, sevgi ve şefkatle bakan gözleri özlemiştim.
Kendime gelmeliydim. O an ayağıma doğru bakışlarımı çevirdim. İlk zaman verdiği acıyı vermiyordu ağrı ama yine de sarılıydı ve zonkluyordu. His olması güzel bir şeydi. Bu ayağımın hala bana ait olduğunu gösterirdi. Biraz kımıldatmak istediğimde bacağıma giren ağrı ile dudaklarımın arasından bir inilti çıktı. Henry'nin uyanması için bu yeterli olmuştu. Hemen yataktan başını kaldırıp uyku mahmuru gözlerini bana dikti.
"Ağrın mı var?" diye sorup cevap beklemeden elini bacağıma uzattı. Gözleri kızarmıştı. Yorgun olduğunu görmek için dahi olmaya gerek yoktu. Saçları bütün gece burada olduğunu kanıtlar derecesinde karışıktı. Onun bu kadar ilgili olması şaşırmama neden oldu. Her ne kadar oğlu yerine yaralansam da onun bunu bilmesine imkan yoktu. Onlara ormana götürdüğüm için bana kızması bile gerekirdi.
"Ben iyiyim sorun yok lütfen gücünü harcama," dedim elimden geldiği kadar hızlı bir şekilde. Her ne kadar büyü gücüyle harikalar yaratsa da sonuçta kendi enerjisinden gücünü alıyordu. Yine de elini uzattığı yerden çekmedi ve bacağımı hafif bir sıcaklık sararken bedenimin rahatladığını hissettim.
Önce bakışları ayağımdaydı. Şöminenin sıcaklığı ve iyileşmenin verdiği o rahatlık bedenimin mahmurlaşmasına neden oldu. Uykudan uyanmama rağmen gözlerim yeniden ağırlaşmıştı. Bir an uyuduktan sonra göreceğim o rüyaları düşündüm. En çok özlediğim insanlarla gördüğüm rüyalar. Korkuyla gözlerimi ardına kadar açtım.
"Yapma," dedim ağlamaklı bir sesle. Dudaklarım titriyor kelimelerin çıkmasıyla gözyaşlarımın serbest kalacağını biliyordum. Henry bana baktığında kafası karışmış gibiydi. Gözlerinin arkasında ise çok tanıdık gelen ama çıkaramadığım bir duygu vardı. Bana acıyordu. Ah bu kesinlikle onun için yeni bir şeydi.
"Sadece iyi olmana yardım etmek istiyorum Bayan Addie, en azından bunu yapmama izin ver," dedi uykulu sesiyle. Artık uyuduğum süre boyunca başımda beklemiş olduğunu anlamıştım. Bu durumdan ne anlam çıkarmam gerektiğini bilmiyordum. Addie Ruth'u önemsemeyen bir insan için fazla ilgili davranıyordu. Belki kaza anında evde olmadığı için kendini suçlu hissediyordu kim bilir.
"Ben iyiyim," dedim kuruyan dudaklarımı dilimle ıslatmaya çalıştım ama sanki suyu sıkışmış bez gibiydim. Bakışlarım su dolu sürahiye kaydığında daha tek kelime etmeden beni anlamış hemen cam bardağa suyu doldurmaya başlamıştı. Bana uzatmadan önce tek kolunu uzatıp ayağımı zorlamadan oturma pozisyonuna getirdi. Yaklaştığında üstündeki at kokusunu almıştım. Bu da bana eve vardığı gibi yanıma geldiğini anlatıyordu. At kokusunun yanı sıra tarçın ve kendine has kokusunu alıyordum. Rahatsız edici değildi. Hatta bu koku karışımı kendimi güvende bile hissettirmişti.
Yastığa yaslanıp oturduğumda bardağı elime vermek yerine dudaklarıma yaklaştırdı. Garip davranıyordu ama o kadar susamıştım ki bunu düşünmedim bile. Bardakta ne kadar su varsa içtim. İçtikçe ne kadar susadığımı daha iyi anladım. Sahi ne kadar zamandır uyuyordum.
Sonunda bardak boşaldığında yataktan kalktı. "Bir bardak daha ister misin?"
Bana bakarken kaşları çatılmıştı. Sinirli görünmüyordu hem kimse ondan bana bakıcılık yapmasını istememişti. Daha çok canı sıkkın gibiydi. "Başka bir bardak daha ister misin?" diye sorusunu yeniledi.
Cevap vermeden önce başımı salladım. "Hayır, şimdilik yeterli. Ben acaba ne kadar süredir uyuyorum?" diye sordum. Okuduğum romanda Allan uzun bir süre bilinçsiz yatmıştı.
Henry bardağı bırakıp kendini yeniden sandalyeye bıraktı. "Ben geldiğimde bir önceki gün yaralandığını söylediler," dedi gözlerini gözlerime sabitlemişti. "Ben eve geleli de iki gün oldu."
Tam olarak üç gündür uyuyordum.
Bu benim için bile fazlaydı.
"Yaran çok kötü durumdaydı," diye devam etti Henry. Bir yandan da yatak örtülerini düzenliyordu. Bunu şefkat göstermekten çok düşüncelerini toplamak için yaptığı belliydi. Omuzları gergin parmakları sinirle hareket ediyordu. Darmadağınık saçlarının yorgunluktan çok sürekli elini geçirmesinden kaynaklanan bir karmaşaya sahipti.
"Geldiğimde çocuklar endişeliydi, ikisi de ağlıyordu ve sen odaya girdiğimde gördüğüm manzara çok kötüydü." İfadesiz bir yüzle bakışlarını bana dikti.
"Neden o gün ormana gittin Bayan Addie. Sen kendi çıkarın olmayacağını bilsen nefes bile almazsın." Öne doğru uzanıp dirseklerini dizlerine dayadı. Şimdi gözleri daha yakındı. Sorgularcasına bana bakıyordu. Sanki yaşanılanların içinden hangisinin doğru hangisinin rol olduğunu anlamaya çalışır gibiydi.
"Tamam, gittin belki bunu anlayabilirim ama çocuğun topu için ormanın tehlikeli olduğunu bile bile içerisine yürümek hem de tam av mevsiminde, babası av sırasında yaralanıp ölen biri için oldukça cüretkar bir hareket," dedi şüpheci bir tavırla.
Sanırım beni sorgulayabilmek için iyileştirmişti. Böyle şüpheci bir adamla nasıl yaşayacak ve hayatta kalacaktım bilmiyordum. Gözlerinin içine bakarken sakin kalmaya çalıştım. Onun bu davranışlarına karşı dikkatli olmalıyım.
"Çocuklar bunalmıştı, onları dışarı çıkarmak istediğim. Siz burada olmadığınızdan belki farkında değilsiniz ama çocuklar hareket etmek istiyor," dedim sert bir sesle. Bana yardım ettiği için ona minnettardım yine de bu karşısında geri adım atacağım anlamına gelmiyordu. Henry Balke bir panter gibiydi. Arkama bakmadan kaçıp gitmek ölümümü hızlandırmaktan başka bir işe yaramazdı. Onun karşısında cesaretle dikilmek ise alacağım darbenin azalmasına yarayabilirdi.
Bana bir süre daha baktıktan sonra arkasına yaslandı. Gözleri düşünceli bakıyordu. Emindim ki geçmişte yaşadığımız bazı anları düşünüyor ve benim nasıl bir amaçla böyle davrandığımı kendisi anlamaya çalışıyordu.
"Çocuklar nasıl," diye sordum merakla. Benim için endişelenmeleri beni üzmüştü. Allan zarar görmediği içinse mutluydum. Bu romanda belli ki zarar görecek biri olmadan olayları aşamıyordum. Benim de o arabaya kesinlikle binmemem gerekiyordu. Bayan Lavender ile aralarında aşk başlamadan Henry Blake ise olmayan arkadaşlığımızı iyileştirmeliydim.
Henry başını bana çevirdiğinde bakışlarında ki o sertliğin kaybolduğunu gördüm. Çocukları gerçekten çok seviyordu. "İyiler. Onlara senin iyi olduğunu ve yakında ayağa kalkacağını söyledim."
"Peki, öyle mi? Yakın zamanda ayağa kalkabilir miyim?"
Benim bu sorum dudaklarının kenarında bir titremeye neden oldu. "Bu soruyla benim gururumu kırıyorsunuz Bayan Addie," dedi. İlk defa şakaya yakın bir cümle kurmuştu. Bir an şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım.
"Tedavimi sağlayan civardaki tek doktoru kızdırmak istemem," dedim sakin bir ifade ile. Onunla konuşurken kendimi uçurumun kenarında yürüyormuş gibi hissetmekten kendimi alamıyordum. Yanlış bir hareketim uçurumun dibini boylamama neden olabilirdi.
Benim cevabımdan sonra yüz ifadesi ciddileşti. "Neden davranışlarınız değişti emin değilim Bayan Addie ama inanın ne amaçlıyorsanız gerçekleştirmeyeceğim," dedi emin bir sesle. Sonra oturduğu yerden kalmak için hareketlendiğinde onu böyle göndermek istemediğime karar verdim.
"Benim istediğim tek şey sizin arkadaşınız olmak," dedim hızlıca. Bu itirafım doğrulurken donmasına neden oldu. Delici bakışlarını bana diktiğinde gülümsedim. "Sanırım beraber pyalaşacağımız zaman böyle daha rahat geçer siz ne dersiniz?"
Sonunda doğrulduğunda bakışları hala bendeydi. Düşünceli hali umutsuzluğa düşmeme neden oldu. Benimle yakın olmak istememesini anlayabilirdim. Evet, Addie Ruth ile evlendiğinde ona neden evlendiğini açıkça söylemesine rağmen genç kadın her anında adama eziyet etmek için elinden geleni yapmıştı. İkisinden çocuğu olmasını istiyordu ama Henry zaten çocukları olduğundan istemediği gibi kadının müsrifliğinden ve şımarıklığından yorulmuştu. Birden anlayışlı davranmak adamın şüphelenmesine neden oluyordu.
Kapıya doğru gitmeden önce başını salladı. "Bunu yapabiliriz sanırım," dedi tok sesiyle ve benim konuşmamı beklemeden kapıya doğru ilerledi. Tam kapıyı açacaktı ki aklına bir şey gelmiş olacak bana döndü. "Bu arada Ahmet kim?"