Kahvaltıdan sonra Dila, mutfağa geçti. İki küçük fincana kahve doldurdu; biri kayınpederi, diğeri kayınvalidesi içindi. Kahvenin mis kokusu avlunun serin sabahına karışırken, ağır adımlarla taş masaya doğru yürüdü.
Cemşit Ağa, sırtını mindere yaslamış, bakışlarını avlunun ortasındaki küçük havuza dikmişti. Besna Hanım ise tespihini çeviriyordu. Dila fincanları bırakırken Cemşit Ağa, sanki özellikle ona duyurmak ister gibi sesini biraz yükseltti:
"Ruken gidiyor gitmesine... Bedir'i neden götürüyor? Özlüyorum keratayı."
İyi adamdır Cemşit Ağa, hoş adamdır... ama kız torunlarını torundan saymaz pek. Dila, bunu kabul etmek istemedi, ama sesini de çıkarmadı. Ciwan'ın hatırına...
O sırada Ciwan, şirkete varmıştı. Kapıdan girdiği gibi akşamdan kalma hâliyle gelen kardeşi Şehmuz'u gördü. Saçları dağılmış, gözleri kan çanağı gibiydi.
Ciwan, tek hamlede yakasına yapıştı, sertçe odasına itti.
"Neredesin lan sen? Eve gelmemek ne demek ulan?! Sen adam olmayacaksın! Karın yine çekip babasının evine gitmiş... Sonunda bizi rezil edeceksin!"
Şehmuz, başını öne eğdi.
"Olmuyor abi işte... Yapamıyoruz biz."
Ciwan'ın öfkesi daha da kabardı.
"O zaman günahına girmeyecektin kızın! Şerefsiz... Çiçek mi yaptırıyorsun, hediye mi alıyorsun, ne yaparsan yap! Karını, oğlunu alıp konağa getireceksin!"
"Peki abi," dedi Şehmuz, yutkunarak.
Şehmuz, abisinin dediği gibi bir çiçek yaptırdı. Ardından Ruken'in babasının evine gitti.
Ancak dönüş yolunda arabadaki hava gergindi.
"Senin yüzünden böyle oldu!" diye bağırdı Ruken.
"Benim yüzümden mi?!" diye karşılık verdi Şehmuz.
Kelimeler bir kılıç gibi havada çarpışırken, Şehmuz'un elleri direksiyonu daha sert kavradı. Bir anlık dikkatsizlik... Direksiyon hâkimiyeti kayboldu. Araç, yoldan çıkıp bariyerleri aştı, metalin çığlığıyla birlikte uçuruma savruldu.
Haberi alan Ciwan, nefesi kesilene kadar koşarak olay yerine geldi. Yolun kenarında, aşağıda, hurdaya dönmüş arabanın gövdesi görünüyordu. Rüzgâr, yanık lastik kokusunu yukarı taşıyordu.
"Kardeşim!" diye haykırdı, sesi dağlarda yankılandı.
Kurtarma ekiplerinden biri, yanında bekleyen Şerzan'a yaklaştı. Yüzü bembeyazdı, dudakları titriyordu.
"Ciwan Bey... başınız sağ olsun. Araçtakilerin hepsi... hayatını kaybetmiş."
Sözler, Ciwan'ın kulaklarında çınladı. Dizlerinin bağı çözüldü, olduğu yere yığıldı. Elleriyle yüzünü kapatıp feryat etti, ardından aniden ayağa kalkarak aşağı inmeye çalıştı.
"Bırakın! Kardeşimi alacağım!"
Şerzan, var gücüyle onu tutmaya çalıştı.
"Abi dur! Abi etme!"
Ciwan, gözyaşları içinde, hıçkırıklarla bağırdı:
"Oğlum... bunu anama nasıl derim ben?! Nasıl derim!"
Feryadı, dağların sessizliğinde yankılanıp kayboldu.
Güneş batmaya yaklaşırken konağın avlusunu sessizlik sarmıştı. Kuş sesleri bile çekilmiş, yalnızca uzaktan gelen rüzgâr uğultusu kalmıştı. Dila, mutfakta akşam yemeği için hazırlık yapıyor, ocakta kaynayan tencerenin kapağından buhar yükseliyordu.
Avlunun kapısı gıcırdayarak açıldı. Ciwan, ağır adımlarla içeri girdi. Üzerinde hâlâ toz, yüzünde tanınmaz hâle gelmiş bir solgunluk vardı. Omuzları çökmüş, bakışları sönmüştü.
Dila, eşini görür görmez elindeki kaşığı bırakıp yanına koştu.
"Ciwan... ne oldu? Yüzün bembeyaz... İyi misin?"
Ciwan, dudaklarını açmak istedi ama boğazı düğümlendi. Gözleri doldu, bakışlarını Dila'dan kaçırdı. Arkadan Besna Hanım ve Cemşit Ağa da avluya çıktı.
"Ne var oğlum, niye böyle bakıyorsun?" diye sordu Cemşit Ağa, endişeyle.
Ciwan, titreyen ellerini yüzüne kapadı. Bir adım geri attı, nefesini toparlamaya çalıştı. Ama kelimeler dudaklarından dökülürken sesi çatladı:
"Şehmuz... Ruken... Bedir..."
Dila'nın yüreği sıkıştı.
"Ne olmuş onlara?"
Ciwan'ın sesi, rüzgârın uğultusuna karışan bir feryada dönüştü:
"Kaza yaptılar... Hepsi... Hepsi gitti..."
Besna Hanım'ın dudaklarından bir inilti koptu. Elini göğsüne bastırdı, ayakta duracak hâli kalmamıştı. Dila hemen koşup kayınvalidesini tuttu. Cemşit Ağa, bir an ne diyeceğini bilemedi; sonra elleri titreyerek bastonuna yaslandı.
Ciwan, avlunun ortasında dizlerinin üzerine çöktü. Gözyaşları, toza karışıp toprağı ıslattı.
"Bunu sana nasıl derim, ana... nasıl derim?" diye hıçkırdı.
Besna Hanım, titreyen sesiyle, "Oğlum..." diyebildi yalnızca. Dila, hem kadını hem de Ciwan'ı tutmaya çalışıyor, gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
O an, konağın sessizliğini yalnızca acının sesi doldurdu. Herkes, kendi içinde aynı yangını hissediyordu; ama Ciwan'ın yüreğinde, kardeşinin ve yeğeninin gidişiyle açılan boşluk, dağların sessizliğinden daha derindi.
Konağın kapısı günlerdir hiç kapanmamıştı. Gelen gidenin ayak sesleri, avlunun taşlarını aşındırmıştı. Her köşede siyah başörtülü kadınlar, fısıltılar, dualar, Kur'an sesleri...
Ama en çok da Besna Hanım'ın feryatları yankılanmıştı göğe:
"Ah benim kuzum... Ben seni toprağa mı verecektim?!"
O feryatlar, sadece avluyu değil, mahallenin her taşını, her penceresini inletmişti.
Dört erkek kardeşten biri toprağa girmişti.
Konağın erkekleri dimdik durmaya çalışıyordu; ama her birinin yüreği yanıyordu.
En çok da Ciwan'ın...
Ağalık yükü omuzlarında öyle ağırdı ki, acısını bile olduğu gibi yaşayamamıştı. Hep dik durmuş, misafire, dosta, düşmana karşı yüzünü asla düşürmemişti.
Gece çöktüğünde, taziye evinin uğultusu yavaş yavaş yerini sessizliğe bıraktı. Konağın avlusu boşaldı. Herkes odalarına çekildiğinde, terasta yalnız bir adam kaldı.
Ciwan, elinde sigarasıyla oturuyordu. Birini bitiriyor, ötekini yakıyordu. Dumanı, karanlığa karışıp kayboluyordu; ama içinde biriken yangın, hiçbir dumanla dağılmıyordu.
Adımların sesi geldi. Dila, sessizce yanına oturdu. Hiç konuşmadan, kocasının elindeki sigarayı aldı, yere attı.
İnce sesi, geceyi yararak çıktı:
"İçine atma... Bak belli etmemeye çalışıyorsun ama ben gözlerindeki yangını görüyorum."
Ciwan, başını çevirmeden, boşluğa bakmaya devam etti. Sanki yutkundu, ama boğazındaki düğüm çözülmedi. Sonra... gözünden tek bir damla yaş süzüldü.
Dila, sessizce kollarını onun boynuna doladı.
O an, Ciwan'ın bütün yükü, bütün acısı taşar gibi oldu. İlk kez, hıçkıra hıçkıra ağladı karısının kollarında.
"Kardeşim... Gitti Dila... Kardeşim gitti..."
Her "gitti" de, Dila'nın yüreğinde bir bıçak gibi saplandı. Ciwan'ın omuzları sarsılıyor, nefesi hırıltılı çıkıyordu. Dila, onun sırtını okşayarak, kendi gözyaşlarını da saklamadan, sadece sıkıca sarıldı.
Terasta, sigara dumanının yerini, bir adamın yıllardır içine attığı acının kokusu aldı.
Gecenin ağır sessizliği, sabahın ilk ezanıyla bozuldu.
Konağın avlusuna ince bir sis çökmüştü; hava, taze pişen ekmeğin kokusundan çok, hâlâ tazeliğini koruyan yasın ağırlığını taşıyordu.
Ciwan, terastan aşağıya indiğinde göz kapakları şiş, bakışları yorgundu. Geceyi neredeyse hiç uyumadan, Dila'nın kollarında hıçkırıklara boğularak geçirmişti. Ama güneş doğduğunda, omuzlarına yine o görünmez yük bindi.
Avluda erkekler toplanmış, baş sağlığına gelen birkaç köylüyle konuşuyordu. Gözler, doğal olarak, konağın ağasına çevrilmişti. Ciwan, derin bir nefes aldı; kalbindeki yangını, yüzüne yansıtmamak için dudaklarını sıktı.
Yanına gelen Şerzan, kardeşinin hâlini anlar gibi baktı.
"Abi, sen biraz dinlen, ben ilgilenirim," dedi.
Ciwan başını iki yana salladı.
"Yok... Ağalıkta dinlenmek yok, Şerzan. Hem bizim acımızı kimse görmesin; düşman sevinsin istemem."
Besna Hanım, kapının eşiğinde durmuş, oğluna bakıyordu. Gözleri hâlâ yaşlıydı; ama onun da bildiği bir şey vardı: Ciwan bu eve hem evlat hem de baba olmuştu.
Dila, mutfaktan çıkıp eşinin bakışlarını yakaladı. O gözlerde hâlâ geceki kırık adam vardı, ama yüzünde sert bir maskeyle duruyordu. İçinden, "Senin yükün bana fazla ama seni de ben taşırım, Ciwan," diye geçirdi.
Ciwan, misafirleri karşılamak için ağır adımlarla kapıya yöneldi. Arkasında hâlâ kardeşinin yokluğu, önünde ise mecbur olduğu hayat...
O gün, güneş sadece gökyüzünde değil, Ciwan'ın içinde de doğmak zorundaydı.
Kazanın üzerinden altı ay geçmişti. Acı, herkesin içinde hâlâ tazeydi ama hayat, mecburen kaldığı yerden devam ediyordu.
Cemşit Ağa, her kahveye gidip gelişinde, kulaklarına bir şeyler çalınıyordu. Kahvenin köşesindeki ihtiyarlar, gençler, köyün dedikoducuları... Herkesin dilinde aynı konu:
"Ciwan'ın oğlu yok."
"Ağalık babadan oğula geçer... Peki, kızla olur mu?"
"Soy ne olacak?"
O sözler, günlerce, haftalarca Cemşit Ağa'nın zihninde dönüp durdu. Bir akşam, güneş inerken avlunun serinliğinde, karısını karşısına aldı.
Besna Hanım, elinde tespihiyle sedire oturmuş, sessizce dua ediyordu. Cemşit Ağa, bastonunu yere dayadı, yüzü sertleşmişti.
"Besna," dedi, sesinde hem yorgunluk hem de kararlılık vardı.
"Ağalık babadan oğula geçer. Ciwan'ın iki kızı var, ama oğlu yok. Biliyorsun... Dila doğumdan sonra bir daha çocuk sahibi olamaz demiş doktorlar."
Besna Hanım başını kaldırdı, kaşları çatıldı.
"Etme ağam... Dila'ya yazık. O kız sana, bu konağa yıllardır gelinlik etmiş. Hem Ciwan ona sevdalı. Böyle şey olur mu?"
Cemşit Ağa derin bir nefes aldı, tespihin ritmini bozan baston tıkırtısıyla sözüne devam etti:
"Ben gelinimi sokağa atacağım demedim, Besna. Ama bize... erkek bir torun verecek birini bulalım. Sonrasına... sonra bakarız."
Besna Hanım'ın parmakları tespihin tanelerinde durdu. İçinde öfke, acı ve çaresizlik birbirine karıştı. O an susmayı seçti... Çünkü biliyordu ki bu mesele açıldığında, konağın duvarlarına bile ağır gelir.
Ciwan konağa girdiğinde, akşamın serinliği avluya sinmişti.
Dila, kızlarının odasında, onlara masal okuyordu. İnce sesi, odanın içinde yumuşak bir rüzgâr gibi dolaşıyor, Zerya ile Zarin battaniyelerine sarılmış, gözlerini kocaman açmış dinliyordu.
Kapı usulca aralandı. Ciwan'ın iri gölgesi eşikten içeri süzüldü.
Kızlar babalarını görür görmez fırladılar yataktan.
"Baba!" diye bağırarak boynuna atıldılar.
Ciwan'ın kolları, iki küçük bedeni birden sardığında, derin bir nefes aldı. İşte o an, yaşamak için hâlâ bir sebebi olduğunu hissetti. Günün bütün yorgunluğu, kızlarının sıcak kollarında eriyip gitti.
Biraz oyun, biraz kahkaha... Sonra Dila, onları tekrar yataklarına yatırdı, üstlerini örttü. Odadan çıktıklarında, Ciwan derin bir nefesle, "Çok yorgunum," dedi.
"Soyun, dökün, yat hemen," dedi Dila. Bir adım atmıştı ki Ciwan elini uzatıp onun kolundan tuttu. Onu kendine çekti, gözlerinin içine baktı.
"Sen de gel... Kokun olmadan uyuyamam."
Dila hafif gülümsedi. "Tamam... Sen yatağa geç, hemen geliyorum."
Geceliğini giyip odaya girdiğinde Ciwan çoktan uzanmıştı. Dila, başını onun göğsüne koydu. Ciwan saçlarına bir öpücük kondurdu.
"Şimdi... dinlenebilirim," dedi, gözleri kapanırken.
Gece boyunca sesizce uyudular.
Sabah, Dila gözlerini, yatakta zıplayan kızlarının sesiyle açtı.
Erkek değillerdi belki ama, Ciwan'ın onları erkek gibi büyütme çabası sayesinde çoktan "erkek çocuğundan beter" bir hâl almışlardı.
"Ah, vallahi şimdi 'imdat!' diye bağıracağım!" dedi Dila, yorganı başına çekerek.
Üçü birden kahkaha attılar.
"Vallahi sizinle uğraşamam!" diyerek kendini odadan dışarı attı.
Koridorun sonunda, kapının önünde kayınvalidesini gördü.
"Hayırdır ana, bir sıkıntı mı var? Bir şey mi istedin?" diye sordu, merakla.
"Yok buke," dedi Besna Hanım, başını hafifçe sallayarak. "Ben terasa çıkacaktım."
Ama kendi içinde fırtınalar kopuyordu.
Nasıl konuşacaktı oğluyla?
Nasıl açacaktı şu kuma meselesini?
Ve... nasıl söndürecekti Dila'nın gözündeki ışığı?..
Besna Hanım'ın ayakları terasa yöneldi, ama yüreği ağır ağır, başka bir yükün altında eziliyordu.