Bölüm (3)Fırtına öncesi sessizlik...

1246 Words
Birkaç gün geçmişti. Besna Hanım, Dila'ya karşı sessizliğini bozmamış, ne bir laf etmiş ne de göz göze gelmişti. Dila, sebebini bilmediği bu mesafeyi önce anlamamış, sonra anlamak istememişti. Ama kadın yüreği, havadaki soğukluğu sezmişti. Cemşit Ağa ise karısının bu halini fark etmiş, günlerdir kendi içinde tartmıştı. O akşam, odasında tespihini çevirirken, kararını verdi. Besna Hanım söylemiyorsa, o söyleyecekti. Normalde hiç yapmadığı bir şey yaptı ertesi gün: Öğleden sonra bastonunu alıp, konağın ağır kapısından çıktı ve doğruca oğlunun şirketine gitti. Kapıdan içeri girdiğinde, sekreter şaşkın bir ifadeyle ayağa kalktı. "Ağam, hoş geldiniz..." "Hoş bulduk kızım," dedi, bastonunun ucunu yere tık tık vurarak. "Oğluma söyle, misafiri var dedi." Ciwan, odasının kapısında babasını görünce kaşları hafifçe kalktı ama yüzünde belli etmedi. İçinden, "Hayırdır... Kokusu çıkar şimdi," diye geçirdi. "Baba... Hoş geldin," dedi, sesine hafif bir tebessüm katarak. "Hoş bulduk," dedi Cemşit Ağa. "Hele bir çay söyle de içelim." Ciwan, sekretere seslenip çay söyledi. İki adam, karşılıklı oturdu. Odanın sessizliğinde sadece bastonun yere vurduğu arada bir tıkırtı vardı. Cemşit Ağa, çay gelene kadar hiç konuşmadı. Çay tepsisi masaya bırakıldı, kapı kapandı. Ağa, ince belli bardaktan bir yudum aldı, ardından bardağı masaya bıraktı. Bakışlarını oğlunun gözlerine dikti. "Ciwan..." dedi, kelimeler ağır ağır dökülüyordu. "Bu soy meselesini konuşmamız gerek." Ciwan'ın kaşları çatıldı. "Ne meselesi?" "Biliyorsun... Ağalık babadan oğula geçer," diye başladı Cemşit Ağa, sesinde hem geleneklerin ağırlığı hem de bir babanın kesinliği vardı. "Senin iki kızın var. Allah bağışlasın... Ama oğlun yok. Anan Dila doğumdan sonra bir daha çocuk sahibi olamaz dedi olamaz değil baba hayatını tehlikeye atarsın dedi diye araya giren oğluna Bizim soyumuzun devam etmesi gerekiyor dedi." Ciwan, başını hafif yana eğdi, bakışları sertleşti. "Baba..." dedi, uyarır gibi. Ama Cemşit Ağa, elini kaldırıp sözünü kesti. "Dinle beni. Ben gelinimi kapının önüne koy demiyorum. O bizim kızımız gelinimiz değil,zaten böyle bişeye bende müsade etmem Ama bize erkek torun verecek birini bulmamız gerek. Sonrasına... sonra bakarız." Ciwan, sandalyesinde doğruldu. Yüzüne öyle bir ifade yerleşti ki, o an odadaki hava ağırlaştı. "Baba, sen ne dediğinin farkında mısın?"dedi. "Farkındayım," dedi Cemşit Ağa, gözlerini kaçırmadan. "Ben bu lafı sana bugün söylemezsem, yarın aşirette herkes konuşur. Ağa dediğin, soyunu garantiye almak zorundadır." Ciwan, çay bardağını alıp sertçe masaya bıraktı. "Benim soyumun garantisi Dila'dır. Başka da kimse değil." Cemşit Ağa, oğlunun gözlerindeki kararlılığı gördü ama sesini kısmadı. "O lafın büyüsü şimdi var... Ama yarın ne olur, bilemezsin." Odadaki sessizlik, bastondan düşen gölge kadar uzun sürdü. Ve o an Ciwan'ın dudaklarından çıkan kelimeler, babasının duvar gibi sözlerine çarpıp geri döndü: "Baba... Bu konu kapanmıştır." Cemşit Ağa, bastonuna dayanarak ayağa kalktı. "Kapanmaz, Ciwan... Sen kapattığını sansan da, hayat açar." Kapı, ağır bir tonda kapandı. Ciwan, yalnız kaldığında elini alnına götürdü. İçinde hem öfke hem de yaklaşan fırtınanın soğuk rüzgârı vardı. O akşam, konağın üst katındaki odalarda kadınlar telaşla hazırlanıyor, alt katta ise erkekler yavaş yavaş çıkışa doğru ilerliyordu. Köyde hatırı sayılır bir ailenin nişanı vardı; davet, baştan ayağa gösterişli olacaktı. Ciwan, şirkette işleri toparladıktan sonra doğrudan nişan alanına geçecekti. Ama sabahtan beri, babasının o soğuk, taş gibi sözleri zihninde dönüp duruyordu. "Bize erkek bir torun verecek birini bulalım..." Direksiyon başında, gözlerini yola değil, hafızasındaki o konuşmaya dikmiş gibiydi. İçinden, "Dila duyarsa... yıkılır. O bunu hak etmiyor. Bu meseleyi ne yapıp edip kapatmam gerek," diye geçirdi. Nişan alanına vardığında, kapıda onu karşılayanlarla ayaküstü selamlaştı. Gülüşmeler, hal hatır sormalar, tokalaşmalar... Ama zihni hâlâ biraz önceki düşüncelerdeydi. Derken... gözleri, kalabalığın arasında, biraz ilerideki masada oturan karısına takıldı. Dila... Başında zarif bir yazma, yüzünde her zamanki dingin tebessümü... Ama bu gece, o tebessüm başka türlü parlıyordu. Gözlerinin ışıltısı, salondaki bütün ışıklardan daha sıcaktı. Sanki o an, bütün uğultu sustu, bütün dertler dağıldı. Ciwan'ın bakışları sadece ona kilitlendi. Gözlerinin kenarındaki o yorgun çizgiler bile hafifledi; dudaklarının kenarı farkında olmadan kıvrıldı. O sırada Dila, yanındaki eltisiyle bir şeyler konuşuyordu. Kahkahaya benzeyen hafif bir gülümseme yayılmıştı yüzüne. Ama kocasının bakışlarını hissedince, başını çevirip ona baktı. Ve işte o an... İki bakış havada buluştu. Dila'nın yüzüne, içten, kocaman bir tebessüm yayıldı. Gözlerinde, "Sen geldin, artık her şey tamam," diyen bir ifade vardı. Ciwan, adımlarını yavaşlattı. O an bütün ağırlık, bütün sıkıntı, babasının sözleri... her şey silindi. Tam o sırada, arkasından küçük kardeşi Berzan yaklaştı. "Nereye daldın, ağam?" dedi, hafif alaycı bir gülüşle. Berzan merxas Ciwan, gözlerini hâlâ Dila'dan ayırmadan, dudaklarının kenarındaki tebessümü derinleştirerek cevap verdi: "Burada gördüğüm tek güzelliğe..." Berzan, abisinin karısına ne kadar aşkla bağlı olduğunu biliyordu. Tıpkı Ciwan'ın da Dila'nın ona koca bir aşkla bağlı olduğunu bildiği gibi. O an, salonda bütün gürültü, bütün kalabalık, bütün ışıklar sanki sadece iki yüreğin çevresinde dönüyordu. Nişan henüz bitmeden, Zerya ile Zarin kucakta uyuyakalmıştı. Dila, kızların başlarını omzuna yaslayarak Ciwan'a döndü: "Hadi gidelim... Üşümesinler." Kapıya yöneldiklerinde, tam çıkışta karşılarına Baran çıktı. Dila, onu görünce hafifçe tebessüm edip selam verdi. "Selam Baran," dedi, nazik bir tonla. Baran da hemen adımlarını hızlandırıp yaklaştı. "Nasılsın Dila?" "İyiyim," dedi Dila, gülümseyerek. Baran'ın bakışları hafifçe yumuşadı. "İyi ol... Hep iyi ol." Sonra gözlerini Dila'nın yanında, sert yüz ifadesiyle duran Ciwan'a çevirdi. "Peki sen nasılsın Ciwan?" İkisi de birbirinden zerre hoşlanmazdı. Ama akrabalık bağı, selamlaşmayı mecbur kılardı. Ciwan, soğuk bir sesle, "İyiyim," dedi, fazla uzatmadan. "Abim de mi burada?" diye sordu Dila. "Evet," dedi Baran. "O da burada." Dila, kucağındaki Zarin'in başını okşayarak hafifçe gülümsedi. "Biz gidelim. Kızlar üşümesin. Abime selam söylersin. Yarın uğrarım zaten." Ciwan, tek kelime etmeden kapıya yöneldi. Yol boyunca, direksiyon başında sessizdi. Ne radyoyu açtı, ne de Dila'yla konuştu. Çenesi kilitlenmişti. Konağa vardıklarında önce kızları yatırdılar. Dila, Zarin'in üstünü değiştirip battaniyesini düzelttikten sonra odadan çıktı kendi odasına geçtiğinde Ciwan, çoktan soyunmaya başlamıştı. Ceketini sandalyeye atmış, gömleğinin düğmelerini çözüyor, bakışlarını yere dikiyordu. Dila, "Nihayet uyudular," diyerek ayağındaki topukluları çıkarıp bir köşeye fırlattı. Ardından, henüz kıskançlık krizinin ortasında olduğunu fark etmediği kocasına yaklaşıp, "Fermuarımı açar mısın?" dedi. Ciwan, elbisenin fermuarını sessizce açtı. Ama o sırada kolunu Dila'nın beline dolayıp onun uzaklaşmasına izin vermedi. Başını eğip dudaklarını boynuna gömdü, derin bir nefes aldı. "Sen... benimsin," diye fısıldadı, sesi derin ve sahipleniciydi. Dila, tınıdaki kıskançlığı hemen fark etti. "Yapma Ciwan... Allah aşkına, yine başlamayacaksın değil mi?" dedi, hafifçe iterek. Ama Ciwan'ın kolu daha da sıkılaştı. "Benimsin... Bana ait." Dila derin bir nefes aldı. "Öyleyim Ciwan. Ve inan bana... senden başkasına ne ait olmak, gibi bir niyetim'de yok dedi." Ciwan, duymak istediğini duymuştu. Omuzları hafifledi, nefesi rahatladı. Dila arkasını döner dönmez, Ciwan ellerinden tutup onu tekrar kendine çevirdi. Gözlerini hiç ayırmadan, dudaklarına yapıştı. Öpücükleri, yalnızca kıskançlığın değil, sahip olmanın, kaybetme korkusunun ve aşkın ağırlığını taşıyordu. Ciwan, dudaklarını onunkilerden ayırdığında nefesleri hâlâ birbirine karışıyordu. Dila, gülümseyerek başını yana eğdi. "Beni öyle bir öpüyorsun'ki gören kıskanır sanki dünya'nın en güzel şeyine dokunuyor gibisin vallahi..." dedi hafif alayla. Ciwan'ın kaşlarının arasındaki çizgi yavaş yavaş açıldı. "Ben benim için bu dünyadaki en değerli şeysin seni bütün dünyadan kıskanıyorum," diye karşılık verdi. Dila, gözlerini kısarak ona baktı. "Baran'ı da mı?" Ciwan'ın yüzü bir an ciddileşti, dudaklarının kenarı gerildi. "O konuyu açma..." dedi sertçe. Dila hafifçe güldü, parmağını kocasının göğsüne dokundurdu. "Bak gördün mü... Kıskanıyorsun. Oysa ki... ben seni seçtim, Ciwan. İki çocuğumun babasını, ömrümün sahibini. Sen varken başkasına ne bakarım, ne de gülerim." Ciwan, bu sözleri duyunca başını eğip alnını onun alnına yasladı. "Biliyorum... Ama seni kaybetmekten korkuyorum, Dila." Dila, avuçlarını kocasının yüzüne koyup, dudaklarına küçük bir öpücük kondurdu. "Beni ancak sen bırakırsan kaybedersin... Ki sen de, bırakmazsın." Ciwan'ın gülümsemesi, az önceki kıskançlığı tamamen silip süpürdü. Onu kollarına alıp yatağa doğru çekti. "Tamam... Konu kapandı. Ama yine de..." diye fısıldadı kulağına, "beni deli etmeyeceksin." Dila gülerek, "Söz... Ama biraz deli bir koca, güzel oluyor," dedi. Ve o gece, aralarındaki kıskançlık yerini, birbirine daha sıkı sarılan iki kalbin sessiz anlaşmasına bıraktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD