Sabahın ilk ışıkları odanın perdelerinden sızarken, Dila sessizce kalkıp Ciwan'ın kıyafetlerini yatağın üzerine bıraktı. Ciwan banyoda duşun altında, suyun sesiyle kaybolmuştu.
Dila aynanın karşısına geçti, uzun saçlarını usulca toplamaya başladı. Tam tokasını takacakken, arkasında ılık bir nefes hissetti. Ciwan, ıslak saçlarından damlayan su damlalarıyla ona sarılmıştı.
"Gül kokulum..." diye fısıldadı kulağına. "Ne zamandır köye gitmedik. Bu öğleden sonra gelsem, gitsek... olur mu?"
Dila, aynadaki bakışlarını kocasına çevirdi. "Yorgun olmayacaksan olur," dedi hafif bir tebessümle.
"Yorgun olsam ne olur be..." diye mırıldandı Ciwan, kollarını biraz daha sıkarak. "Siz varken yorgunluk mu kalır? Size bakınca bile geçiyor yorgunluğum... benim."
Dila başını hafif yana eğdi, gözlerinde minnetle karışık bir sıcaklık vardı. "Tamam," dedi. "Ben hazırlık yaparım, gideriz."
Kahvaltı masasında Ciwan, gayet net bir tonla, "Biz bugün köye gideceğiz," dedi.
Cemşit Ağa tam ağzını açıp bir şey diyecekken, Besna Hanım elini kocasının elinin üstüne koydu. Sessiz ama kesin bir uyarıydı bu.
"Gidin oğlum," dedi yumuşak bir sesle. "Kızlar da bir havalanmış olur."
Cemşit Ağa, karısının niyetini anlamıştı. Besna Hanım, Dila'nın kocası ve çocuklarıyla geçireceği son huzurlu günleri bozmak istemiyordu.
"Size afiyet olsun," diyerek masadan kalktı.
"Ben de geleyim mi?" diye atıldı Berzan, gözlerinde hevesli bir parıltıyla.
Ciwan'ın yüzü anında ciddileşti. "Olmaz. Biz yalnız gideceğiz."
Dila hemen araya girdi. "Ne var, gelsin çocuk... Madem istiyor."
"Çocuk mu Dila?" dedi Ciwan, kaşlarını kaldırarak. "Yirmi beş yaşında çocuk mu olur? Hem... ben sizinle yalnız kalmak istiyorum."
Bu son cümle, konuyu kökünden kapattı. Dila hafifçe gülümsedi, ama Ciwan'ın bakışlarındaki sahiplenişi de fark etti.
Öğleden sonra
Ciwan direksiyonun başındaydı. Yaz güneşi yola vurmuş, asfaltın üstünde dalgalanan sıcak, tozla karışmıştı. Camlar yarıya kadar açıktı; rüzgâr, Dila'nın yüzüne çarpıyor, saçlarının birkaç telini savuruyordu. Arka koltukta Zerya ve Zarin, heyecanla köyde neler yapacaklarını konuşuyordu.
Ciwan arada bir dikiz aynasından onlara bakıp gülümsüyor, sonra bakışlarını Dila'ya çeviriyordu.
"Biliyor musun," dedi, "çocukken o dağların ardı bana dünyanın sonu gibi gelirdi."
Dila, gözlerini ufka dikip yavaşça gülümsedi. "Belki de dünyanın sonu değil... Tam da başladığı yerdir."
Yol, köyün taşlı sokaklarına bağlandığında, havada o tanıdık koku vardı: Taze kesilmiş ot, soba isi, ve çocukluğun hafızaya kazınan toprağı.
Ciwan arabayı köy meydanına çektiğinde, Dila hafifçe gülümsedi.
"Kaçıncı gelişimiz buraya... saymayı unuttum artık," dedi, gözleri etrafı tararken.
Ciwan direksiyondan elini çekip onun dizine koydu. "Her gelişimizde başka bir hatıra oluyor Dila. Bu seferki... belki de en değerlisi."
Zerya ve Zarin, arabadan iner inmez koştular. Dere kenarındaki eski söğüt ağacını görür görmez "Baba, geçen gelişimizde buraya salıncak kurmuştuk!" diye bağırdı Zerya. Ciwan gülümsedi, "O salıncağı hâlâ yerinde mi bakalım?" dedi.
Her gelişlerinde kapı önlerinden "Hoş geldiniz" sesleri yükseliyordu. Ama bu kez, Besna Hanım'ın konakta sakladığı o sessizlik, Ciwan'ın zihninde bir gölge gibi dolaşıyordu.
Dila hiçbir şeyden habersiz, kızlarla köyün taş sokaklarını adımlarken, Ciwan bir an durdu. Karısına ve çocuklarına baktı... Güneşin altında, bu topraklarda, bu evlerin önünde ne kadar huzurlu görünüyorlardı. İçinden, "Belki de bu, onların burada geçireceği son sakin gün," diye geçirdi.
Akşamüstü güneşinin altın rengi köyün taş evlerinin duvarlarına vurduğu o saatlerde, dere kenarı çocuk sesleriyle dolmuştu.
Zerya ile Zarin, ayakkabılarını çıkarıp suya taş atma yarışına girmişti. Dila, ellerini dizlerinin üstünde birleştirmiş oturuyor, kızlarının neşesine gülümsüyordu.
Ciwan ise biraz geride, omzunu eski söğüt ağacına yaslamış, onları izliyordu. Dila başını çevirip göz göze geldiklerinde, aralarında söze gerek bırakmayan bir sıcaklık geçti. O bakışta hem "iyi ki varsın" vardı hem de "yanındayım."
Ama Ciwan'ın yüreğinde, Besna Hanım'ın sessizliği ve Cemşit Ağa'nın taş gibi sözleri bir diken gibi duruyordu. Her kahkaha, her oyun, her gülüş... ona bir yandan huzur verirken, bir yandan da "ya bu huzur bozulursa" korkusunu büyütüyordu.
Çocuklar yorulup Dila'nın yanına oturduğunda, Ciwan ağır adımlarla yaklaştı. Elini Dila'nın omzuna koydu, hafifçe sıktı.
bu hep anı hatırlayacağım. Güneş, su, çocuklar... ve sen."dedi içinden.
Dila, onun bakışındaki o derinliği fark etti ama sormadı.
Belki de bazı bakışların cevabı yoktu, sadece kalpte saklanırdı.
Gece serinliği köyün üzerine çökmüştü. Ay ışığı, evin önündeki taş avluyu gümüş gibi aydınlatıyordu. Çocukların odasından gelen derin nefes sesleri, evin içinde huzurun küçük bir melodisi gibiydi.
Dila, mutfakta sessizce iki ince belli bardağa çay doldurdu. Avlunun kapısını araladığında, cırcır böceklerinin sesi kulağını doldurdu. Sedirin üzerinde oturan Ciwan, uzaklara bakıyordu; yüzünde hem huzur hem de derin bir yorgunluk vardı.
Dila, bardağı ona uzatıp yanına oturdu. Bir süre hiç konuşmadılar; sadece yudumların buğusu ve kalplerinin atışları vardı aralarında. Sonra Dila, başını hafifçe ona çevirerek fısıldadı:
— Beni ilk buraya getirdiğin zamanı hatırlıyor musun?
Ciwan, gözlerinde yumuşayan bir ışıltıyla döndü.
— Hatırlıyorum... Nasıl hatırlamam? Yeni evlenmiştik. Baş başa kalmak için gelmiştik. Yine sen ve ben vardık sadece... Ne bir korku, ne bir acı... Sadece biz vardık.
Keşke hep diyip sustu.
Dila, dudaklarında ince bir tebessümle bekledi.
— Keşke...
— Keşke ne?
Ciwan'ın sesi kısık, bakışları derindi.
— Keşke hâlâ öyle olsaydık. Yüreğimize keder hiç uğramasaydı...
Dila, o anda kocasının kalbini kavuran kardeş acısını hissetti. Hiç tereddüt etmeden ona sokuldu, başını onun omzuna yasladı.
— Yüreğimize ne değerse değsin... Ben hep seninleyim. Ve hep seninle kalacağım.
Ciwan, onu kolunun altına aldı, dudaklarının kenarı titredi.
— İyi ki varsın, Dila... Sen olmasan ben yaşayamam.
Dila, gözlerini ona kaldırıp usulca gülümsedi.
— Sen de iyi ki varsın, ağam...diyerek.
Ciwan, o an tüm dünyayı susturur gibi dudaklarını karısının dudaklarına dokundurdu.
Ve o gece, farkında olmadan, huzur içindeki son gecelerinden birini yaşıyorlardı.
Konağa dönüşleri, köy yolundaki o dinginlikten çok uzak bir havada oldu.
Dila, kızları odalarına çıkarıp üstlerini değiştirdikten sonra mutfağa indi. Haftalık temizliğe gelen kadınlardan Emine Abla, ortalığı toparlarken bir yandan da hafif kısık bir sesle, ama bakışlarını Dila'dan kaçırmadan konuşmaya başladı:
— Dila kız... Sana bir şey diyeceğim ama... yanlış anlama dedi.
Dila, ellerini yıkarken başını kaldırdı.
— Hayırdır abla?
Emine Abla, etrafı kolaçan edip sesi biraz daha alçalttı.
— Dikkatli ol kızım... Konağın içinde, köyde herkes konuşuyor. Cemşit Ağa'nın... kuma alacak birini aradığını söylüyorlar.
Dila, bir anda elindeki havluyu düşürdü. Sanki biri başına sert bir darbe indirmişti. Boğazı düğümlendi.
— Ne... ne diyorsun sen abla?
Kadın, gözlerinde ciddi bir ifade ile başını salladı.
— Vallahi ben uydurmuyorum. Duyan duyana anlatıyor. "Ağa, soy için erkek torun istermiş" diyorlar. Sen yine de kulağına geleni hafife alma. Dikkatli ol kızım...
Dila'nın kalbi öyle hızlı çarpmaya başladı ki, kendi nefesini bile duyamaz oldu. Az önceki huzurlu köy gününün bütün sıcaklığı, yerini buz gibi bir soğuğa bıraktı. Dudakları titreyerek sadece şunu diyebildi:
— Yok... Yok öyle bir şey... Olamaz...
Ama içinde, çok derinden bir yerde, bu sözlerin yankısı korku dolu bir sessizlik gibi büyümeye başladı.
Dila, Emine Abla'nın sözleri kulaklarında uğuldayarak orada öylece kaldı. Gözleri istemsizce dolmuştu, boğazındaki düğüm konuşmasına izin vermiyordu.
Tam o sırada mutfak kapısından içeri giren Arjin, ablasının yüzündeki rengi görünce kaşlarını çattı.
— Abla... İyi misin sen? Ne oldu?
Dila cevap vermedi, sadece derin bir nefes almaya çalıştı. Ama ayaklarının bağı çözülmüş gibiydi. Bir adım attı, sonra dengesi bozuldu.
— Abla! — diye bağırdı Arjin, telaşla ona doğru koştu. Dila düşecek gibi olunca kollarıyla onu tuttu, panikle başını çevirdi:
— Ciwan abi!diye bağırdı.
Üst kattaki odasından sesleri duyan Ciwan, bir anda merdivenlerden indi. Gözleri Dila'ya takılır takılmaz yüzündeki ifade endişeye dönüştü.
— Yavrum! Ne oldu, iyimisin dedi?
Hızla yanına gelip onu kollarına aldı. Dila'nın başını göğsüne yaslayarak merdivenleri çıkmaya başladı. O sırada Arjin geriden, hâlâ endişeyle bakıyordu.
Ciwan, odalarına girer girmez Dila'yı yatağa oturttu. Önünde diz çöktü, elleri hâlâ karısının kollarındaydı.
— Arjin! Kolonya getir, hadi kızım!diye seslendi.
Arjin koşarak çıktı yukarı elinde kolonya ile Ciwan bakışlarını Dila'dan ayırmadan konuştu:
— Yavrum, ne oldu? Başın mı döndü dediğinde
Dila, hâlâ ne diyeceğini bilemez haldeydi. İçindeki fırtına, diline ulaşamıyordu. Birkaç saniye sessiz kaldı, sonra gözlerini kaçırarak,
— İyiyim... Sadece biraz başım döndü... — dedi.
Ciwan kaşlarını çattı.
— Durup dururken neden oldu peki?
Arjin, kolonyayı uzatırken Ciwan hâlâ cevap bekliyordu.
— İlaçlarını içmedin mi yoksa?
— İçtim... Merak etme, iyiyim. — dedi Dila, sesinin titremesini saklamaya çalışarak.
Ciwan, hâlâ ikna olmamıştı ama onun gözlerinde yorgunluk görünce konuyu zorlamadı.
— Tamam... Ama tekrar olursa bana hemen söyleyeceksin.
Dila başını salladı. İçinde ise başka bir şey vardı... Ciwan'ın gözlerine bakmak istiyor ama Emine Abla'nın sözleri boğazına düğümleniyordu. Onu huzursuz etmek istemediği için yutkundu.
O an, içinde sakladığı o korkunun, çok yakında aralarına gireceğini henüz bilmiyordu.
Gece herkes uyuduğunda Dila, yatağın kenarında oturmuş öylece boşluğa bakıyordu. Ciwan'ın derin nefesleri odada yankılanırken, kendi nefesinin daraldığını hissediyordu.
"Kuma..." Kelime beyninde dönüp duruyordu. Her tekrarında göğsünde bir taş daha ağırlaşıyor, boğazına düğüm düğüm oturuyordu. Ellerini dizlerine koydu, parmaklarını sıkıca kenetledi.
Ya doğruysa? Ya gerçekten Cemşit Ağa başka birini arıyorsa?
Bu düşünceyle midesi kasıldı. Bir anlık öfke, ardından derin bir hüzün sardı içini.
Ciwan'ın o gün ona bakışı geldi gözlerinin önüne... O sevgi dolu bakış, "Sen benimsin" diye fısıldayan sesi... Peki ya bu sözler, bir gün başkasına da söylenirse?
Kendi kendine kızdı. Saçmalama Dila... Ciwan seni seviyor, hemde her halinle bunu biliyorsun.
Ama yine de içindeki korku, kulağına sinsice fısıldadı: Ya sevgi yetmezse? Ya soy... her şeyin önüne geçerse?
Gözleri doldu. Ciwan'ı uyandırmamak için yavaşça kalktı, pencerenin önüne geçti. Bahçedeki ağaçların gölgeleri, ay ışığında ince ince titriyordu. Dila'nın kalbi de tıpkı o gölgeler gibi, bir rüzgârla savrulacak kadar kırılgandı.
Ben ne yaparım onsuz? diye düşündü.
Bir yandan gitmek, bu dedikodulara teslim olmadan önce kendi gururunu korumak istiyordu. Ama öte yandan... Ciwan'dan kopmak, nefesini bırakmak gibiydi.
Pencereden başını çevirip uyuyan adama baktı.
Keşke bana hep böyle baksa... Keşke şu köyde, dağda geçirdiğimiz o gecelerdeki gibi olsak hep...
Ve o an fark etti ki, asıl savaşı başkasına karşı değil, kendi içine çöreklenen bu korkuya karşı verecekti.
Sabah güneşinin solgun ışığı odanın içine süzülürken Dila, mutfakta kahvaltı tepsisini hazırlıyordu. Yüzünde her zamanki gibi sakin bir ifade vardı ama içi, geceden beri çarpan kalbinin yankısıyla doluydu.
Masaya reçelleri dizerken elinin titrediğini fark etti. Derin bir nefes aldı, "Belli etme... hiçbir şey belli etme," diye telkin etti kendine.
Ciwan, banyodan çıktı, giyinip indi aşşağı saçları hâlâ ıslaktı. Avluda masa kuran Dila'ya bakıp gülümsedi.
"Ne güzel kokular bunlar, açlıktan öleceğim," dedi.
Dila, zoraki bir tebessümle karşılık verdi.
"Birazdan hazır olur," dedi, sesini olabildiğince normal tutmaya çalışarak.
Kahvaltıda, çocukların neşeli sesleri havada dolaşıyor, Ciwan arada şakalaşarak gülüyordu. Dila da arada gülümsemesine gülümsüyordu ama her bakışında, aklının gerisinde o cümle vardı: 'Cemşit Ağa kuma alacak birini arıyormuş...'
Çatalını eline aldığında fark etti ki, iştahı yoktu. Ciwan fark etmesin diye önündeki ekmeği bölüp reçele batırdı. Konuyu çocukların okulundan, köydeki akrabalara getirdi. Her şey normal görünüyordu... ama içten içe, sanki görünmez bir buz tabakası kalbinin üzerinde büyüyordu.
Ciwan bir ara onun yüzüne uzun uzun baktı.
"Bir şey mi var? Çok sessizsin bu sabah..." diye sordu.
Dila hemen başını salladı.
"Yok... sadece biraz uykusuzum," dedi.
Ciwan onun cevabına ikna olmamış gibi baktı ama üstelemedi.
O an Dila, yüreğinde büyüyen bu huzursuzluğu bastırmak için daha da fazla gülümsemek zorunda kaldı. Ama gözlerinin kenarındaki o gerginlik, ne kadar uğraşırsa uğraşsın, saklanamıyordu.
Dila, akşamüstü mutfakta tezgâha yaslanmış, düşüncelere dalmıştı. Kalbi küt küt atıyor, kulaklarında hâlâ Emine ablanın sözleri çınlıyordu. O sırada mutfağa giren Arjin, ablasının yüzündeki rengi görünce hemen yaklaştı.
— "Abla, senin rengin solmuş... bir şey mi oldu?" dedi endişeyle.
Dila gözlerini yere indirdi, derin bir nefes aldı.
— "Arjin... böyle bir dedikodu varmış. Cemşit Ağa'nın kuma aradığına dair. Şervan sana bir şey dedi mi? Dedi ise söyle bana..."
Arjin'in yüzü bir anda ciddileşti.
— "Yok abla... olsa senden nasıl saklarım ben? Vallahi billahi söylemez miyim? Kim çıkardı durup dururken bu sözü?"
Dila kaşlarını çatıp başını hafifçe salladı.
— "Durup dururken çıkan bir söz olsa, Emine abla bana söylemezdi. Emin olmasa dile getirmezdi..." dedi, sesi hem kırgın hem kaygılıydı.
İki kadın bir süre sessiz kaldılar. Arjin, ablasının gözlerindeki endişeyi görünce, bu konunun sandığından daha büyük olduğunu anladı. Dila ise, içinde büyüyen bu kuşkunun ağırlığını ilk kez dile getirmenin rahatlığıyla ama aynı zamanda korkusuyla yutkundu.
Akşam yemeği hazırlıkları sürerken, Ciwan henüz eve gelmemişti. Dila, mutfakta sofranın son eksiklerini tamamlıyordu ki, Cemşit Ağa kapının eşiğinde belirdi.
— "Kızım, gel... seninle biraz konuşalım."
Dila, elindeki tepsiyi bırakıp ağır adımlarla oturma odasına geçti. Karşısına oturduğunda Cemşit Ağa'nın sesi yumuşak ama içinde taşıdığı konu ağırdı:
— "Bilirsin, seni kendi öz evladım gibi severim. Ayağına taş değsin istemem. Sen de bizi öyle seversin, bilirim. O yüzden önce seninle konuşmak istedim..."
Dila, duyacağı şeyi tahmin etmişti. Kalbi sıkıştı, elini göğsüne götürdü.
— "Yapma baba..." dedi, sözünü kesti.
Cemşit Ağa bakışlarını kaçırmadan devam etti:
— "Mecburuz kızım... Soyumuzun devamı için buna mecburuz. Sen akıllı, güçlü bir kadınsın. Makul davran."
— "Yapma baba, kurban olayım. Ben bunu hak edecek ne yaptım size?"
— "Bu seninle ilgili bir şey değil Dila. Bunu Ciwan'a da söyledim."dediğinde
Dila, sanki dünyanın altı ayaklarının altından çekilmiş gibi hissetti.
— "Ciwan da mı biliyordu?.." diye fısıldadı.
— "Ben kızı buldum. Senin de rızan olsun istiyorum."
— "Benim rızam yoktur!" dedi Dila, sesi bu kez sertti. "Bu konağa başka kadın girerse, ben kızlarımı da alır giderim."
Cemşit Ağa, Dila'nın ilk kez bu kadar net karşı duruşuna şaşırdı. Dila başka hiçbir şey demeden kalktı, odasına çıkıp kapıyı kilitledi. Yatağa oturur oturmaz gözyaşları yanaklarından süzüldü.
Bir süre sonra Ciwan konağa geldi. Karısını ortalıkta göremeyince Arjin'e sordu:
— "Ablan nerede?"
— "Odasında abi, pek iyi değil. Kapıyı kilitlemiş, çaldım ama açmadı."dedi.
— "Neden, ne oldu?" diye sordu Ciwan.
Arjin, hırsla:
— "Abi, bunu nasıl yaparsınız? Ablamın üstüne nasıl kuma getirirsiniz?"
Ciwan'ın yüzü bir anda karardı.
— "Ne diyorsun sen Arjin? Ne kuması?"
— "Çemşit Baba, kuma almak için rızasını istemiş ablamın."
— "Allah kahretsin!" diye haykıran Ciwan, merdivenleri ikişer üçer çıktı. Kapıya yaslandı:
— "Dila! Kurban olayım aç kapıyı!"diyerek.
Bir süre bekledi. Sonunda kapı açıldığında, karşısında gözyaşlarına boğulmuş karısını gördü. Yanına yaklaştı:
— "Kurban olduğum, ağlama..."diyip
— "Yaklaşma!" dedi Dila, sesi titrek ama sertti.
— "Yok öyle bir şey, gel konuşalım..."
— "Konuşmak mı? Artık senin sesini bile duymak istemiyorum Ciwan! Biliyormuşsun ve bana söylememişsin! Bunu kabul etmeyeceğimi biliyorsun. Bu konakta bir saniye bile durmayacağımı biliyorsun!"
— "Tamam dedi Ciwan ... korkuyla konuşmam, hiç konuşmam ama gitmekten bahsetme."
Dila başını salladı:
— "Bana bunu yaptın ya Ciwan... İki gün önce cenneti yaşatıp iki gün sonra cehennem ateşine attın ya... Ne diyeyim sana?"
Ciwan, çaresizlikle:
— "Özür dilerim Dilam. Yemin ederim ben olmaz dedim. Babam kendi başına kalkışmış bu işe."
Dila gözyaşları içinde haykırdı:
— "Ölürüm Ciwan, ölürüm... Öldürürüm! Yine de bunu kabul etmem. Bunu bil!"
Dila'nın banyoya kapanan silueti gözden kaybolur kaybolmaz, Ciwan'ın yüzü karanlık bir gölgeye büründü. Adımlarını duvarlar bile duydu; koridoru sert adımlarla geçti, çalışma odasının kapısını iterek açtı.
Cemşit Ağa, elindeki tespihi ağır ağır çekiyordu. Gözlerini kaldırdı, ama oğlunun yüzündeki öfkeyi görünce durdu.
— "Bunu nasıl yaparsın, baba?" diye patladı Ciwan, sesi titreyen ama içinde barut taşıyan bir öfkeyle.
Cemşit Ağa sakin ama keskin bir tonla cevap verdi:
— "Siz yapamadınız, ben yaptım. Hem... üstüne kuma gelen ilk kadın o değil. Alışır."
Ciwan'ın yumrukları sıkıldı.
— "Nasıl alışır baba? O kız size evlatlık etti! Yıllardır baş tacı etti! Yapma... Hem Şervan var, ağalığı ona bırakayım. İstersen Berzan'a bırak. Ama bunu karıma yapamam."
Cemşit Ağa tespihini bıraktı, sertçe doğruldu.
— "Olmaz Ciwan. Bu ailenin başı sensin. Hem ben her şeyi hallettim. Serhad'ların kızı Jinda gelin olarak gelecek bu eve. Kararımı verdim. Hem böylelikle aradaki husumet de kapanacak. Babasıyla konuştum bugün."
Ciwan, babasının son cümlesini duyduğunda bir adım geri çekildi.
— "Ne yaptın baba sen?.."
Ama iş işten geçmişti. Cemşit Ağa, öyle bir hamle yapmıştı ki, Ciwan'ın eli kolu bağlanmıştı. Sözler, masanın üzerinde ağır bir kaya gibi kaldı.
Ciwan odanın kapısını sessizce kapattı. Yatakta sırtını dönmüş yatan Dila'yı gördü. Adımlarını hafifleterek soyundu, gömleğini sandalyeye bıraktı.
Yatağa girdiğinde, Dila'nın omuzlarına düşen saç telleri kokusunu taşıyordu. Ciwan kollarını usulca karısının beline doladı, yanağını ensesine yasladı.
— "Seni çok seviyorum..." diye fısıldadı kulağına.
Dila'nın nefesi belli belirsiz titredi ama gözlerini açmadı. Ciwan onun uyumadığını biliyordu; nasıl bilmesin... Yıllardır aynı yastığa baş koyduğu kadının en küçük nefes değişimini bile tanırdı.
Ama o an... kendi içine bakınca, ne yapacağını bilemedi. Babasının söylediği sözler beyninde dönüp duruyordu. Onu kaybetmekten korkuyor, aynı zamanda "nasıl engellerim" sorusunun altında eziliyordu.
Ciwan, Dila'nın sıcak teninde huzur aramaya çalışsa da içindeki fırtına dinmedi. Dila ise, gözkapaklarının ardında sakladığı kırgınlığını, "Sakın ağlama" diye kendine telkin ederek susturuyordu.
O gece, ikisi de uyumuş gibi yaptı. Ama sabaha kadar uyumayan sadece yastıklarının arasında yankılanan sessizlik oldu.
Diğer yandan...
Uzakta, taş duvarlı büyük bir konağın terasında, Jinda avuçlarını birbirine kenetlemiş, ay ışığında ileri geri adımlıyordu. Yüreği pır pır... Kuma olarak bile olsa Ciwan'a gelin gidecek olmak, onun için utanç değil, kutlanacak bir mucizeydi.
Yıllardır uzaktan uzağa âşık olduğu adam... Adını her duyduğunda kalbinin ritmini değiştiren, bir kez bile göz göze geldiklerinde bütün ömrünü bağladığı adam... Nihayet ona kavuşacaktı.
— "Hayırdır keçe, niye uyumadın?" diye sordu annesi Şehri Hanım, teras kapısından çıkarken.
Jinda gözlerini yere indirdi.
— "Uyku tutmuyor ana... İçimde bir huzursuzluk var. Bir aksilik olacak diye ödüm kopuyor."
Şehri Hanım kızına yaklaştı, ellerini omuzlarına koydu.
— "Korkma... Hiçbir aksilik olmayacak. Ciwan Ağa, eğer annesine bir evlat acısı daha yaşatmak istemiyorsa seni kabul edecek. Hem baban ne dedi, duydun... Bu iş olacak."
Jinda, annesinin sözleriyle biraz sakinleşti. Yine de içindeki heyecanı bastıramıyordu.
— "İnşallah ana..." diye mırıldandı.
— "Hadi şimdi git uyu. Yakında hayatın değişecek."
Jinda o gece uyuyamadı. Gözleri kapansa bile zihninde hep aynı sahne vardı: Ciwan'ın gözlerine bakmak, adını kendi dudaklarından duymak, ve "artık karımsın" dediğini işitmek...
Sabahın erken saatleriydi. Güneş, konağın perdelerinden süzülüp odayı yeni yeni aydınlatırken, Dila çoktan uyanmıştı. Ciwan hâlâ derin uykudaydı. Sessizce kızların odasına geçti,
"Hadi bakalım, dedene gidiyoruz," dedi fısıltıyla.
Konağın ağır kapısı gıcırdayarak açıldı. Dila'nın elinden tutan kızlar, uykunun mahmurluğunu geride bırakmış, sabah serinliğine karışan gülüşlerle Seyithan Ağa'nın avlusuna adım attılar.
Avluda oturan Seyithan Ağa, onları görür görmez ayağa fırladı.
— "Oy benim kuzularım gelmiş!" diye gürledi, kollarını açarak kızları öptü kokladı
Kızlar, "Biz koyunlara gideceğiz!" diye sevinç çığlıkları atıp koşarken, Seyithan Ağa'nın gözleri kızının yüzüne takıldı.
— "Gülüm... Ne oldu sana? Niye soldun böyle?"
Dila, dilinin ucuna gelen kelimeleri yuttu. Henüz zamanı değildi. Dudaklarında yarım bir gülümsemeyle,
— "İyiyim baba. Erken uyandım, ondan sana öyle gelmiştir," dedi.
O sırada konakta Ciwan uyandı. Elini uzattığında yatağın boş olduğunu fark etti. Önce kızların odasına baktı, ama ne Dila vardı ne kızlar. İçine tarifsiz bir huzursuzluk düştü. Merdivenleri hızla inerken,
— "Arjin!" diye seslendi.
— "Efendim abi?"diyen genç kadına
— "Dila'yla kızlar nerede?"diye sordu.
— "Babasına gitti ablam abi."diye cevap verdi arjin
Ciwan, cebindeki telefonu çıkarıp aradı. Dila'nın telefonu titrediğinde açmak istemedi, ama ısrarı bildiği için cevapladı. Babasından biraz uzaklaşıp,
— "Efendim?" dedi soğukça.
— "Neredesin Dila? Kızları alıp gitmişsin, insan bir haber verir."
— "Buradayım Ciwan, ne istiyorsun? Babamı görmeye geldim."
— "Bana haber vermeden, sormadan... Öyle mi?"
— "Senin bana sormadan yaptığın şeylerin yanında, benimki masum kalır."
Ciwan'ın sesi sertleşti:
— "Ben bir şey yapmadım Dila! Yemin ederim yapmadım. Hadi, al kızları gel."
— "Gelmeyeceğim. Bu gece buradayım... Tabi şimdilik."dedi ve
Telefon kapandı. Ciwan, o "şimdilik" kelimesinin ne anlama geldiğini anlamıştı... ve bu onu düşündüğünden çok daha fazla korkutuyordu.
Sofra sessizdi. Çatal sesleri, tabaklara değen metalin soğuk tınısıyla yankılanıyordu. Ciwan, bir süredir babasına bakıyordu; gözlerinde kararlılık, dudaklarında öfke saklıydı. Nihayet çatalla önündeki lokmayı bırakıp, ağır ağır konuştu:
— "Bu kuma meselesini kapatacaksın baba. Eğer bu yüzden karımdan olursam... siz de evladınızdan olursunuz."
Cemşit Ağa, oğlunun bu sözünü sakin ama sert bir bakışla karşıladı.
— "Kapatamayız Ciwan. Hem soyumuz için... hem de sulh için evleneceksin o kızla. Eğer ananın yüreğini bir daha yakmak istemiyorsan, bir kardeşini daha toprağa vermek istemiyorsan... kabul edeceksin. Etmek zorundasın."
Ciwan'ın çenesi kasıldı.
— "Benim ailem var baba. Karım var, kızlarım var!"
— "O kadın, o kızlar... bu ailenin içinde kalır. Ama Jinda da gelecek bu eve. Karınla konuş, ikna et onu. Kabul ettir. Üç gün sonra gidip isteyeceğiz o kızı."
Cemşit Ağa, son cümlesini bir emir gibi masaya bıraktığında, sofradaki sessizlik artık dayanılmaz bir baskıya dönüşmüştü. Ciwan, gözlerindeki öfkeyi saklamadan masadan kalktı. Adımlarının sertliği, içindeki fırtınayı ele veriyordu.
Gece Avluda çay buğusu, gece serinliğinde ağır ağır dağılıyordu. Seyithan Ağa, Bedirhan Ağa ve Ferzan sohbet ederken, kapı birden sertçe açıldı. İçeri Ciwan girdi. Herkesin bakışları ona döndü.
— "İyi geceler," dedi kısa ama net bir sesle.
— "İyi geceler oğlum, hoş geldin," dedi Bedirhan Ağa.
Ferzan, mecburen mırıldandı: "Hoş geldin."
Ciwan'ın gözleri Dila'ya kaydı.
— "Sizi almaya geldim."
Dila, sakin ama kararlı bir sesle, "Biz bu gece burada kalacağız, demiştim sana. Kızlar çoktan uyudu," dedi.
Seyithan Ağa araya girdi:
— "Madem geldin, sen de kal oğlum."
Dila istemese de, Ciwan'ın "Olur" demesiyle sesini çıkarmadı. Çaylar içildi, sohbetler uzadı, sonra yataklar açıldı. Herkes odalarına çekildiğinde Dila, kanepede uyuyan kızlarının üstünü örtüp kontrol etti, ardından yatağa geçti.
Ciwan, sessizce yaklaştı.
— "Niye böyle yapıyorsun, Dila? Kurban olduğum... niye bakmıyorsun yüzüme?"dediğinde
Dila başını çevirdi, sonra derin bir nefes alıp gözlerinin içine baktı:
— "Korkuyorum çünkü. O gözlerde başka bir kadın göreceğim... başka birinin gölgesi düşecek diye korkuyorum, Ciwan."
— "Yapma..." dedi Ciwan, sesi çatallandı.
Dila devam etti:
— "Ne yaptıysa baban yaptı. herkes ardımdan konuşuyor. Bir erkek çocuk doğurmadım diye bana reva görülen bu mu? Benim
tek tırnağı kırılsa dünyayı yıkacağım iki tane dünya güzeli kızım var."
Ciwan, dudaklarını sıktı:
— "Ben sana da onlara da ölürüm. Yemin ederim babamın böyle bir şey yapacağından haberim yoktu."
Dila, gözlerini kısmış, adeta yüreğinin en derin yerinden konuşuyordu:
— "Ama artık biliyorsun, Ciwan. Ne yapacaksın? Düşündün mü?"
— "Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum... Yemin ederim bilmiyorum. Arada kaldım, hangi tarafa dönsem uçurum gibi."
Dila, gözleri buğulu bir kararlılıkla, "Madem bilmiyorsun... git buradan. Aklındakilerin cevabını bulmadan da çıkma karşıma. Ama bil ki... öyle bir şey olursa ben olmam. Ben sevdiğim adamı... kocamı başka bir kadınla paylaşmam. Bunu bil, ona göre hareket et," dedi ve kalkıp odanın kapısını açtı.
— "Şimdi git."
Ciwan, Dila'nın sözleriyle odadan çıktı ama konağa gitmedi. Arabanın farları geceyi yararak köyün dışına çıktı. Uçurum kenarında durdu, kapıyı sertçe çarpıp indi. Ay ışığı kayalıkları gümüş gibi parlatırken, derinlerden gelen dalga uğultusuna kendi sesi karıştı.
— "Yeter!" diye avazı çıktığı kadar bağırdı.
Kollarını yumruk yaptı, alnı damarlıydı. Kalbinde hâlâ ilk günkü gibi yanan Dila aşkı vardı ama ailesi ile sevdiği kadın arasında sıkışıp kalmıştı. Nefesi ağırlaştı, gözleri doldu. Kendini, ne ileri ne geri adım atabilecek hâlde buldu.
Ertesi gece de Dila dönmedi konağa. Bu kez Ciwan'ın sabrı taşmıştı. Çaresizlik ve öfke birbirine karışmıştı içinde. Durumu uzaktan izleyen Cemşit Ağa, işin bu şekilde çözülemeyeceğini anlayınca kalkıp Celep Konağı'na gitti.
Seyithan Ağa, avluda oturmuş, elindeki tespihi çekiyordu. Karşısında beliren Cemşit Ağa'yı görünce kaşlarını hafifçe kaldırdı.
oturur oturmaz,
— "Allah var, her zaman sana gıpta ettim," diye başladı Cemşit Ağa. "Adam, öyle bir evlat yetiştirmiş ki... hepimize yetişiyor dedim. Kızını kendi kızım gibi sevdim... ama Dila artık fazla oluyor."
Seyithan Ağa, bu sözleri anlamlandıramadı.
— "Anlamadım?"
Cemşit Ağa, derin bir nefes aldı:
— "Biliyorsun, Allah onlara bir erkek evlat vermedi. Ben de hem soyumuzun devamı hem de Serhad'larla aramızdaki husumeti bitirmek için kızları Jinda'yı gelin almaya karar verdim."
Seyithan Ağa'nın sesi sertleşti:
— "Bunun benim kızımla ne alakası var?"
Dedi yaşlı adam.
Cemşit Ağa, gözlerini kaçırmadan konuştu:
— "Kız, Ciwan'a gelin gelecek."
Bu sözle birlikte Seyithan Ağa yerinden doğruldu. Yüzündeki damarlar belirginleşmişti.
— "Ne diyorsun sen, ağa? Kızıma kuma getireceksin, sonra bunu kabul etmedi diye o mu suçlu olacak?"
Avlunun sessizliği, iki ağanın arasındaki sert nefes alış verişlerine karıştı. O an belliydi ki bu mesele, iki aile arasında kopacak büyük bir fırtınanın habercisiydi.