Sevdiğinin arkasından bakmak insanın kalbine yük olurmuş. Yıllardır, bu yükle yaşamayı öğrenmiştim fakat her seferinde kalbimde ince bir sızı oluyordu. Yine arkasından bakıyordum ve hiçbir şey yapamıyordum.
Arkasına dönmesini bekledim. Asansörü çağırdı. Asansöre binene kadar içeriye girmek istemedim. Eskiden de izinden gelip dönerken araba gözden kaybolana kadar balkondan izlerdim. Yine hiçbir şey değişmemişti. Arkasından bakan bendim. O ise giden…
Sanki omzunun üstünden bakar gibi olmuştu. Çok anlık olduğu için kuruntu olduğunu anladım. Omuzlarımı aşağıya doğru indirip içeriye girerken bir kadın “Doğan!” diye seslendi.
Doğan kafasını çevirmek zorunda kaldı. Ben de sese doğru baktım. Orta yaşlı, bakımlı, kızıl saçlı ve esmer bir kadındı. Göz göze geldiğimizde merakla bana baktı. Doğan bedenini tamamen bize doğru çevirdi.
“Reyhan abla?”
Reyhan abla dediği kadın bana ve Doğan’a bakıp dururken kapının önünden süslü bir terlik giyip yanımıza yaklaştı. Doğan da yanımıza doğru yürüdü. Yürürken bakışları bendeydi.
“Doğan, bu güzel kız kim?” diye sordu.
Doğan’ın bakışları bana kaydı. Bakışları yine kalbimin hızını artırdı. Yine beni delip geçecek gibi bakıyordu. Belki de ona aşık olduğum için bana öyle geliyordu. Gözlerimiz birbirindeyken Reyhan abla hafifçe öksürdü.
İrkilerek ona baktım. Bizden bir cevap bekliyordu. Doğan’dan ses çıkmayınca ben kendimi tanıttım. Elimi uzattım. “Tuana.”
Gülümseyip elimi tuttu. “Reyhan. Doğan’ın komutanı Timur’un karısıyım.” dedi.
Asker eşiydi hem de Doğan’ın komutanın eşiydi. Bu bina zaten askeri lojmandı. Herkes askerdi. Doğan susmaya devam ediyor, bizi izliyordu. “Öyle mi? Tanıştığıma çok memnun oldum.”
Gülümseyerek bana bakarken “Doğan’ın evine ailesi hariç kimsenin geldiğini görmedim. İlk defa evinde bir kız görüyorum. Yoksa sevgili misiniz? Bizim yakışıklı bekarımız gönlünü birine mi kaptırdı?” diye sordu, heyecanlı bir sesle.
Sevgili… Bu kelime bize çok uzaktı. Olmasını çok isterdim. Birinin bizi yakıştırması bile hoşuma gitmişti.
“Hayır, sevgilim değil.” dediğinde Reyhan ablanın yüzü asıldı.
“Tüh, çok da yakışırdınız. O zaman bu güzel kız kim?”
Yakışır mıydık? Yine göz ucuyla ona baktım. O da bana bakıyordu. Sonunda konuştu. “Tuana. Dursun amcanın kızı. Arkadaşım Taner’in kız kardeşi. Abisi sayılırım.”
Abisi sayılırım… bu cümlenin altında her defasında kalbim eziliyordu. Sözlerine devam etti. “Birkaç günlüğüne buraya geldi. Zaten gidecek. O zamana kadar benim evimde kalacak.”
Kaşlarımı çatarak ona baktım. Bilerek yapıyordu. Gitmeyi düşünmüyordum. Buradan gitmeye niyetim yoktu. İstesem de gidemezdim. Burada yapmam gereken işler vardı. Benden başka kimsenin bilmediği işler…
“Ne gitmesi? Ben buraya atandım. Öğretmenim. Yani bundan sona buradayım. Gitmeye niyetim yok. Yarın belgeleri okula bırakacağım. Buna alışsan iyi olur, Doğan abi…”
Abiyi bastırmıştım. Doğan da homurdanarak bana baktı. Reyhan abla ikimize gülerek bakıyordu. Sonra da bana döndü.
“Demek öğretmensin. Çok sevindim. Ben de öğretmenim. Yani emekli öğretmen desek daha iyi olur. Sen Doğan’a bakma. Mardin’e hoş geldin. Bundan sonra sık sık görüşürüz. Sıkıldığın zaman bana gelebilirsin. Sana her yeri gezdiririm. Seni çok sevdim, Tuana. Enerjine bayıldım.” dedi.
Gülümsedim. Yalnız kalmak istemiyordum. En azından arkadaşım olsun istiyordum.
“Teşekkür ederim. Çok mutlu olurum çünkü burada hiç arkadaşım yok. Sadece Ankara’da tanıştığım tıp okuyan bir arkadaşım vardı. Mardin’de yaşıyor. Babasının ailesi çok ünlü bir aşiret. Bana hep bahsederdi. Onunla da birkaç senedir hiç konuşmadım. Belki onu bulabilirim.” dedim, dudaklarımı büzerek.
Doğan kaşlarını çattı. “Aşiret? Doktor? Bahsettiğin kişi Zeynep olabilir mi?” diye sordu.
Zeynep’i tanıyor muydu? “Onu nereden tanıyorsun?” diye sordum.
“Zeynep benim en yakın arkadaşım Boran’ın karısı.”
Bu kadarı da tesadüf müydü? Ama çok mutlu olmuştum. Bu sayede Zeynep’le görüşebilirdim. Hatta onun Gökmen diye bir arkadaşı vardı, benden hoşlanıyordu ama kalbim dolu deyip reddetmiştim.
Reyhan abla “Zeynep’i de çok severim. O zaman en kısa zamanda hep beraber görüşelim, Tuana.” dedi.
“Teşekkür ederim, çok incesiniz.”
Bana sarıldı ve sırtımı sıvazladı. Gerçekten çok samimi birine benziyordu. Doğan hala memnuniyetsiz bir şekilde bana bakıyordu. Telefonu çalınca erkana baktı.
“Timur komutan arıyor. Gitmem gerek.”
Bana son kez bir bakış atıp gitti. Arkasından bakarken Reyhan ablanın sözleriyle ona döndüm. “Ona aşıksın.”
“H-hayır. O, benim abimin en yakın arkadaşı. Çocukluğumuz beraber geçti. Abim sayılır.”
Kafasını iki yana salladı. “O senin gözünde abi değil. Sizin aranızda çok büyük bir çekim var. Bence Doğan da sana karşı boş değil.” dediğinde olumsuz anlamda kafamı salladım.
“Öyle bir şey yok.” diye kestirip attım. Bu konunun hemen kapanmasını istiyordum. Doğan’ın kulağına giderse yüzüme bile bakmazdı. O beni kız kardeş olarak görüyordu.
“Anladım. Sen öyle diyorsan öyle olsun ama burada olman bir şeyleri değiştirebilir. Bir şey olursa ben 14 numaradayım. Gece saat kaç olursa olsun kapımı çalabilirsin. Ben artık senin ablan sayılırım.”
“Sağ ol, Reyhan abla.”
Reyhan abla evine girince ben de içeriye girdim. Sırtımı kapıya yasladım. Bir süre öyle durdum. Aşık olduğum bu kadar belliyken Doğan neden anlamıyordu? Ya da bana karşı boş değilse neden belli etmiyordu? Kafam yine karmakarışık olmuştu. Buraya üzüleceğimi bile bile gelmiştim.
Salona doğru adım attım. Etrafa bakınırken telefonum çalmaya başladı. Çantamın içinden çıkartıp ekrana baktım. Arayan kişiyi görünce direkt açtım.
“Mardin’de misin, Tuana?”
“Evet, yeni indim.”
Karşı tarafın konuşmasını bekledim. “Başlıyoruz. Kimseye hiçbir şey söylemedin, değil mi? Özellikle de Yüzbaşı Doğan’a…” dediğinde derin nefes aldım.
Ondan bir şey saklamak zor değildi. Senelerdir hislerimi zaten saklıyordum. Bunu da saklayabilirdim.
“Söylemedim.” dedim.
“Güzel, iki güne Mardin’e geleceğim. Görüşeceğiz. Kendine dikkat et. Bu süreçte okuldaki işlerini hallet. Orada olman hepimiz için önemli.”
“Yarın halledeceğim, efendim.” dedim.
“Sana güveniyorum, Tuana. İki gün sonra seni arayacağım.” dedi ve telefonu kapattı.
Telefonu masanın üzerine bıraktım. Koltuğa oturdum. Koltuk bile Doğan gibi kokuyordu. Kokusunu içime çektim. Birkaç dakika sonra annemler aradı. Onlarla da konuşup uyumak için oda aradım. İki oda vardı ama biri kilitliydi. Geriye bir oda kalmıştı. Odaya girdiğimde Doğan’ın kokusu daha fazla arttı. Burası onun odasıydı. Derin derin içime çektim. Yatağı hafif dağınıktı. Şaşırmamıştım. Küçükken de yatağını hiç toplamazdı. Kısa bir duş alıp yatağa uzandım. Doğan’ın yatağında, onun kokusuyla uyudum.
**
Sabah gözlerimi açtığımda dibimde bana bakan Doğan görmeyi beklemiyordum. Bu kadar yakında ne yapıyordu? Şaşkın şaşkın ona bakarken hemen geri çekildi. Eli, ayağına dolaşmıştı. Sonra da elini ensesine koyup okşadı. Ben gözlerimi ovuştururken yatakta oturur hale geldim.
“Ben de seni uyandırmaya gelmiştim. Kahvaltı hazır.” derken ses tonu biraz kısık çıkmıştı. Sonra boğazını temizledi.
“Ben içerideyim. Hazırlanıp gelirsin.” deyip bakışları anlık olarak bacaklarıma kaydı.
Yüzü kızarmıştı. Ben bacağımı hemen pikeden içeriye soktum. Doğan odadan çıktı. Aynadan kendime baktım. Yüzüm kızarmıştı. Aynı o gün gibi… Yani dudaklarımız ilk defa birbirine değdiği gün… elim dudaklarıma gitti. Ne zaman aklıma gelse ellerim dudaklarıma giderdi. Yataktan kalktım ve üzerimi değiştirdim.
İçeriye gittiğimde Doğan çay dolduruyordu.
“Sen ve kahvaltı hazırlamak? Rize’de bu hünerlerini neden hiç görmedik?” diye sordum.
“Abartma, Tuana. Altı üstü simit, kaşar peyniri ve çay.”
Masaya baktığımda gerçekten de simit ve kaşar peyniri vardı. “Olsun, sonuç olarak masaya koyman bile bir mucize.”
Gözlerini kıstı. Rahatsız olmuştu. “En sevdiklerimi almışsın,” diye konuyu değiştirdim.
“Biliyorum.” dediğinde gözlerimiz yine birbirine değdi. “Hadi, masaya geç,” dedi.
Kahvaltı yaparken arada göz göze geliyorduk, onun haricinde ikimiz de sessizdik. Sürekli telefonumdan saate bakıyordum. “Neden sürekli telefona bakıyorsun?”
Ayağa kalktım. “Okula gitmem gerek.”
Salondan odaya doğru giderken kolumdan tuttu. “Tuana…” dediğinde ona döndüm. Kafamı kaldırıp ona baktım. Sırtım kapının pervazındaydı. Eli de kolumdaydı. Gözleri gözlerimdeyken “Dün gece düşünmedin mi?” diye sordu.
“Neyi?”
Sinirlendi. “Biliyorsun, bilmezlikten gelme. Neyi sorduğumu anladın.”
Kafamı salladım. “Düşünmeme gerek yok. Sana dün de söyledim. Burada kalacağım.”
“Yine inadın seninle. Yanlış yapıyorsun. Bu şehir sana göre değil! Burada kalamazsın!” dedi, sert bir sesle. Sesi yükseldikçe yüzü de bana yaklaşıyordu.
“Eğer istemiyorsan senden yardım isteyen yok. En kısa zamanda kendime ev tutacağım. Yani benimle ilgilenmek zorunda değilsin. Giderim ve başımın çaresine bakarım!”
Yüzü daha fazla sertleşti. Yüzlerimiz arasında az mesafe kalmıştı. “Tuana ben sana bunu mu söylemek istedim? Beni delirtiyorsun. Neden bunu yapıyorsun? Ne demek istediğimi anlıyorsun ama sanki seni burada istemiyorum gibi konuşuyorsun. Anlasana! Sana bir şey olsun istemiyorum. Korkuyorum!”
Yine sustuk ve gözlerimiz konuştu. Gözlerini asla gözlerimden çekmedi. O kadar yakındı ki kalbim çok hızlı atıyordu. Gözleri anlık olarak dudaklarıma kaydı. Oraya bakınca anlık yutkunduğunu fark ettim. Gözleri hemen gözlerime çıktı. Yine ifadesizdi. Dudaklarımı dişlememek için kendimi zor tutarken nefeslerimiz birbirine karışıyordu.
“Neden?” diye sordum.
Saçma bir soruydu ama sormak istemiştim. “Çünkü sen benim…” dediğinde sustu. Devamında ne diyeceğini biliyordum. O kelimeleri duymak istemiyordum.
“Kız kardeşim sayılırsın.” dediğinde yine kalbim paramparça oldu. Bu kelimeler her zaman benim kalbimi ikiye ayırırdı.
“Sen ne söylersen söyle! Buradayım! Görevimi yapacağım.”
Kolumu bırakıp geri çekildi. “Sana ne söylersem söyleyeyim. Zaten kalacaksın. O zaman güvende olmanı bilmen lazım. Ben buraya fazla gelmiyorum. Genelde karargâhta kalıyorum. Burada kalacaksın. Güvende olursun. Bunu kabul ediyor musun?” diye sordu.
Doğan’ın evinde kalmak… onunla daha fazla görüşmek demekti. Ya da buraya hiç gelmeyecekti.
“Senin düzenini bozmayacaksam…” dediğimde kafasını iki yana salladı.
“Bozmazsın. Kabul ediyor musun? Hem baban seni bana emanet etti. Burası askeri lojman. Ben yanında olmasam da güvende olursun.”
“Kabul ediyorum. Teşekkür ederim, Doğan… abi…” deyip ona sarıldım.
Yanaklarımız birbirine değmişti. Ondan ayrılırken hiç yapmamam gereken bir şey yaptım. Yanağını öptüm. Doğan kaskatı kesildi. Tek kelime edemedi. Omdan ayrılıp birkaç adım geri gittim. “Gidip hazırlanayım.”
Odaya gittiğimde dudaklarım yana doğru kıvrıldı. Onu öpmüştüm. Hata mı yapmıştım? “Tuana, benim çıkmam gerekiyor. Biraz hızlı ol, seni okula bırakayım.”
“Tamam, geliyorum.” diye bağırdım.
Üstüme ceket takımı giyip saçlarımı sımsıkı bir at kuyruğu yaptım. Yüzüme sadece güneş kremi sürdüm. Makyaj yapmayı fazla sevmezdim. Evrak çantamı da alıp çıktığımda Doğan beni bekliyordu.
Beni süzdükten sonra “Çıkalım.” dedi.
Bir an ikimizi karı koca gibi hayal ettim. Hayali bile güzeldi. Atandığım lise ve askeri lojman arası yarım saatlik bir yoldaydı. Yollar çok ıssızdı. Gidene kadar konuşmadık. Doğan, asker olduğundan bu yana daha da sessizleşmişti. Aslında sessizleştiği kişi bendim. Okulun önüne geldiğimizde dağın başında olduğunu fark ettim.
Neden buraya atanmamı istedikleri belliydi. “Görüşürüz.”
İnmeden kolumdan tuttu. “Okulun önünden yarım saatte bir otobüs geçiyor. Otobüs direkt askeri lojmanın önüne gidiyor. Eğer otobüs gelmezse taksi çağır.”
Bana bir kart uzattı. Kartı elinden aldım. “Tamam. Görüşürüz. Akşam gelir misin?” diye sordum.
“Gelmem…” dediğinde sesi netti.
Az önce ne hayal etmiştim? Şimdi ne oluyordu? Aptalsın Tuana… Hiçbir şey söylemeden arabadan indim. Okula doğru ilerledim. Ben içeriye girene kadar gitmedi. İçeride müdürü bulup belgelerimi teslim ettim.
Okul müdürü çok gençti. Ercan Bey kısaca bana okul hakkında bilgi verdikten sonra bir saatte işim bitti. Şansıma otobüs gelmişti. Ücreti ödeyip boş bir yere oturdum. Her yer kuru topraktı. Karadeniz gibi yeşil dağlar yoktu. Biraz garipsesem de buraya alışacaktım. Telefon sesimle düşüncelerime ara verdim. Doğan arıyordu.
Hemen açtım. “Ne yaptın?”
Beni merak etmişti. “Şimdi eve dönüyorum.”
“Neyle?”
“Otobüs.” dediğimde araba bir anda durdu.
Herkes bir ağızdan konuşmaya başladı. Bakışlarımı ön cama doğru çevirdim. Ellerinde AK-47 yani keleş ya da kalaşnikof tüfekli, sarı puşili, sadece gözleri açık birkaç kişi otobüsün önünü kesmişti. Onların asker olmadığı belliydi. Kaşlarımı çattım. Grubun en önündeki aracın camını tıklattı.
“Aç kapıyı yoksa ateş ederim!”
Şoför, kapıyı açıp ellerini havaya kaldırdı. Aralarındaki en irisi arabaya bindi. Herkes tedirgindi ve korkuyordu. Ben ise hepsini teker teker inceliyordum.
“Herkes dışarı çıksın! Hemen! Bir daha tekrar etmeyeceğim!” diye bağıran sert erkek sesiyle Doğan “Ne oluyor?” diye sordu, telaşla.
“Teröristler önümüzü kesti.”