Yaklaştıkça ay ışığı yüzünü aydınlatıyordu. Yüzünü tam olarak gördüğümde korkuyla ürperdim. Bu adam bir doksan boylarında geniş omuzlu, bol kaslı bir adamdı. Boynumu küçük bir hareketle bile kırabilecek güçte gözüküyordu. Yanıma yaklaştıkça geri geri ilerledim, sırtım bir ağaca çarptığında durmak zorunda kaldım. Adam bana siyah dumanlarını gönderirken bir anda bir şey oldu. Sanki beyaz bir ışık önümde kalkan yapmış dumanın bana gelmesini engelliyordu. Sağ tarafıma baktım, baştan beyaz cüppeler giymiş iki adam ellerinde ki beyaz ışıkları karanlık insanlarına gönderiyordu. Karanlık adam bana bir duman daha gönderirken beyaz bir ışık onu engelledi. Dumanla ışık bir birine çarptığında büyük bir patlama oldu. Işık duman karışımı şey havada süzülürken gözlerim önü karardı. Gözlerim kapanmadan önce gördüğüm son şey havada çarpışan beyaz ışıklar ve siyah dumanlardı…
Gözlerimi zorlukla açtım, başımda ki ağrı beni öldürüyordu. Yattığım yerden doğruldum, bayılmadan önce ki aynı yerdeydim. Etrafımda aynı beyaz cüppeleri giymiş yüzlerce adam vardı. Aralarından biri uyandığımı görünce yanıma yaklaştı.
“İyi misin?” bu elçi Yazgan’dı.
Dudaklarımı ısırdım. “Sey, sanırım.”
Elini uzatarak kalkmama yardım etti. Fısıltıyla kulağına yaklaştım, “Bana neler oldu?”
“Karanlık ve aydınlık güçleri çarpıştığında oluşan duman yüzünden bayıldın.”
Etrafımda ki insanlara baktım, tekrar hızlıca Yazgan’a döndüm. “Burada neler oluyor?”
“Karanlık insanlarla küçük bir savaş yaptık ve kazandık seni evine götürmemiz gerekiyor.”
Zorlukla yutkundum. “Arabam, ormanın dışında ki sokakta.”
“Biliyorum, hadi gidelim.”
Yazgan’ın arkasından takip ettim. Arabanın yanına geldiğimizde ona baktım.
“Arabam bozuldu, muhtemelen çalışmayacak.”
Gülümsedi, “Bozulduğunu sanmıyorum, bunu onlar yapmıştır.”
Yazgan şoför koltuğuna yerleştiğinde yanına oturdum.
Yazgan, “Peşini bırakmayacaklar, aydınlık yeminini bir an önce etmen gerekiyor. Eve gidince ailene haber ver, seni bu gece aydınlık ülkesine götüreceğiz.”
Yutkundum, karşı çıkmak istiyordum ama hayatım tehlikedeydi. En iyisi şu yemini bir an önce etmemdi, yeminden sonra ne yapacağımı daha sonra düşünürdüm…
İki adam beni almak için geldiklerinde saat gece birdi. İkisi de diğer aydınlık insanları gibi uzun beyaz cüppe giymişti. Biri kırklı yaşlarında uzun boylu ve keldi, diğeri ise otuzlu yaşlarında kısa boylu ve siyah uzun saçlıydı. Biri kel biri uzun saçlı olunca aralarında ki zıtlık beni gülümsetti. Annem onları içeri davet etti, salona girdiklerinde beni süzdüler. Ben ise küçük bir sırt çantasıyla salonun ortasında dikiliyordum.
Kel olan,“Hazırsan bir an önce yola çıkalım.” Dedi.
Hızlıca kafamı salladıktan sonra babama sarıldım. Anneme sarıldığımda kulağıma fısıldadı.
“Çok dikkatli ol, seni seviyorum.”
Gözlerimin yaşardığını o an fark ettim. Bu durum benim için zor olabilirdi ama onlar için çok daha zordu. Gülümsemeye çalıştım.“Merak etmeyin ben iyi olacağım. Asya’ya bir akrabama gittiğimi söyleyin, yoksa beni çok merak eder.”
Annem kafasını salladı. “Merak etme, ben bir bahane uydururum.”
Adamlar önde ben arkada kapıdan çıktık, son bir kez arkama baktım. Annem ağlayarak el sallıyor babam ise kızarmış gözlerle bana bakıyordu. Bu sahneyi daha fazla görürsem gitmekten vazgeçebilirdim. Gülümsemeye çalışarak el salladım ve önüme dönerek yürümeye devam ettim. Önümde çok eski, mavi renk ve boyaları yer yer dökülmüş bir kamyonet duruyordu. Çantamı kamyonetin kasasına attım. Kel olan şoför koltuğuna yerleşti, ben yanına uzun saçlı olan ise kapı tarafına oturdu. Adam arabayı çalıştırdığında konuşmaya başladım.
“ Sizinle yolculuk edeceğime göre isimlerinizi bilmem gerekiyor. Tabi size Edi’yle Büdü diye seslenmemi istemiyorsanız.”Bir kahkaha patlattım.
Kel olan bu durumdan rahatsız olmamış gibi sert bir ifadeyle duruyordu. Ama taktığım lakaptan hoşlanmadığını biliyordum. Kapı tarafındaki adama baktım, oda hala sert ifadesini koruyordu. Bunlar şaka denen şeyden anlamıyor muydu? İsimlerini söylemelerini bekledim fakat ağızlarından tek kelime bile çıkmadı, pekala bunu onlar istedi.
“Madem adınızı söylemiyorsunuz,” kel olana baktım. “Sen Edisin,” uzun saçlıya baktım. “Sende Büdü, bundan sonra size böyle sesleneceğim.”
Surat ifadeleri bir nebze olsun değişmedi. Bu sıkıcı adamlarla yolculuk yapacak olacağımı düşününce sıkıntıyla iç geçirdim. Dirseklerimi arabanın önüne yasladım, ellerimi yanaklarımın yanına koyarak kafama destek verdim.
“Peki, yolumuz kaç saat sürecek?” yanağıma koyduğum ellerim yüzünden sesim dudak bükerek konuşuyormuşum gibi çıkmıştı. Hoş zaten bu şekilde durmasaydım da umutsuzca dudak bükerek konuşacaktım. Edi sonunda konuştuğunda dikkatimi ona verdim.
“ İki saati arabayla, bir saati yürüyerek geçireceğiz. Yani toplamda üç saat, evin aydınlık ülkesine bu kadar yakın olduğu için şanslısın.”
Sırttım, kesinlikle şanslıydım. Bu adamlarla üç saatten fazla vakit geçirirsem sıkıntıdan patlayabilirdim. Bir anda aydınlık ülkesinin nasıl bir yer olduğunu merak ettim. Bu adamlara sorarsam büyük ihtimalle anlatmayacaklardı ama şansımı denemeliydim.
“Aydınlık ülkesi nasıl bir yer?”
Büdü derin bir nefes aldı. “Çok soru soruyorsun.”
“Evet ve sizde hiçbirine cevap vermiyorsunuz. Bütün aydınlık insanları sizin kadar sıkıcı mı?”
Büdü gözlerini devirince konuşmaya devam ettim.
“En azından buranın nerede olduğunu söyleyin, yani normal insanların ulaşabileceği bir yerde mi?”
Büdü, “ Bir ormanın içinde ki mağarada.”
Kahkahalarla güldüm, “Siz mağarada mı yaşıyorsunuz? Bildiğin mağara adamı gibi yani.”
Büdü’nün sesi sertleşmişti. “Hayır, o mağarada ülkemize giden bir geçit var.”
“Haa, anladım.” Dedim şaşkın bir ifadeyle. Normal insanların ulaşamaması için bu çok mantıklıydı.
Yol boyunca konuşmayacaklarını bildiğim için arkama doğru yaslandım ve kendimi uykunun huzurlu kollarına teslim ettim.
“Hadi uyan.”
Gözlerimi araladım, araba durmuştu ve Büdü uyanmam için beni sarsıyordu. Doğruldum, camdan baktığımda önümde büyük bir orman gördüm. Arabadan indim, kamyonetin kasasından çantamı alarak sırtıma taktım ve onları takip etmeye başladım…
Bir saattir yürüyorduk ve bu adamlar hiç mola vermemişti. Edi’ye döndüm.“ Ayaklarım beni taşımıyor, hani yolumuz bir saat sürecekti?”
Edi, “Az kaldı…” bir anda durdu ve sustu. Büdü de aynı şeyi yapınca yanına giderek yüzüne baktım.
“Hey, neler oluyor?”
Büdü hızlıca eliyle ağızımı kapattı. İşaret parmağını dudağına değdirerek “Şiştt...” dedi.
Elini ağızımdan çekince odaklandım. Bir anda çatırtı sesi gelince korkuyla Büdü’nün koluna yapıştım.
Fısıldayarak, “Neler oluyor?” dedim.
Büdü, “Takip ediliyoruz, aydınlık ülkesine gidemeyiz geri dönmeliyiz.”
Gözlerim kocaman açıldı. “Dur bir dakika, peşimizde birileri var ve biz yakınımızda ki aydınlık ülkesine sığınmak yerine onca yolu geri mi döneceğiz.”
“Evet.” Dedi sakin bir tavırla.
Alaycı bir şekilde gülümsedim. “Eğer ölmezsek, yani bir ihtimal, nereye gideceğiz?”
“ Saklanabileceğimiz bir yer bulmalıyız.”
“Neden aydınlık ülkesine gitmiyoruz ki?”
Omuzlarımdan tutarak beni kendine çevirdi.“Bak anlayamadığın şeyler var. Karanlık yüz yıllardır ülkemizi bulmaya çalışıyor, eğer bulurlarsa ülkemizi içinde ki aydınlık insanlarına güç veren kalbi bulur ve yok ederler. Böylece hepimiz normal insanlara döneriz, karanlık önünde engel olmadığı için bütün dünyayı ele geçirir.”
“O zaman sizde onların ülkesini bulun.”
“Bunu yapmadığımızı mı sanıyorsun? Bizde onların ülkesini arıyoruz ve karanlık kalbi yok etmeyi amaçlıyoruz.”
“Bu kalp bildiğin atan kalp mi?”
“Evet, fakat nasıl yok edildiğini bilmiyoruz. Onlar belki bunun bir yolunu bulmuştur ve bizim kalbimizi yok edebilirler. Biz onların kalbini bulsak bile yok edemeyiz.”
“Hah,” dedim dalga geçerek. “Belki de karanlık tarafta olmalıydım, siz sanırım biraz beceriksiziniz.”
Gözleri sinirle parladı ve o anda gözlerinin açık kahverengi olduğunu fark ettim. Aynı benim gibi, demek ki bütün aydınlık insanlarının göz rengi böyleydi. Savaş ve gördüğüm diğer karanlık insanının gözlerinin siyah olduğunu hatırladım, demek ki onların da göz rengi siyahtı. Dikkatimi tekrar Büdü’ye verdiğimde yumruğunu sıkmış ve titremekte olduğunu fark ettim.
“Sakın,” dedi tehditkâr bir tonda. “Sakın bir daha bunun şakasını bile yapma.”
Birkaç adım geriledim. Bana zarar vermeyeceğini biliyordum, sadece sinirlenmişti. “Tamam, sakin ol. Sadece bir şakaydı, kendi tarafımı satacak değilim.”
“Güzel,” dedi tıslayarak.
Bir anda siyah dumanlar bize doğru geldiğinde Büdü ani bir hareketle beyaz bir top oluşturdu ve etrafımızı bir kalkan gibi sardı. Panikle Edi’ye baktım, o da bir topun içindeydi. Nerden geldiğini göremediğim siyah dumanlar kalkanlarımıza çarpıp duruyordu. Büdü omuzlarımdan tutarak beni kendine çevirdi, ben korkudan titriyordum.
“Kalkan bu büyülere fazla dayanamaz. Ben kendimi feda edeceğim ve sen arkana bile bakmadan kaçacaksın.”
Bir anda şok oldum, o az önce ki sert adam gitmişti ve benim için kendini feda edecekti.
“Hayır, buna izin veremem!” diye bağırdım.
Gözlerimin içine baktı. “Bunu yapmalısın Güneş.”
İsmimi bilmesine şaşırdığımda gözlerime yansıyan ışığa baktım. Edi havaya büyük beyaz bir top gönderiyordu.
“O da ne?” dedim şaşkın bir ifadeyle.
“Yardım çağırıyor, eğer zamanında gelirlerse kurtulabilirim. Sen beni düşünme ve git.”
Kalkanımızda büyük bir delik açıldığında tekrar gözlerime bakarak fısıldadı. “Hadi git.”
Kalkan parçalanarak yok olduğunda arkama bakmadan koşmaya başladım. Arkamdan ışın kılıçlarının birbirine çarparken çıkardığı ses gibi sesler geliyordu. Muhtemelen büyülerin çarpışma sesleriydi. Koştum, nereye gittiğimi bilmeden ormanın derinliklerine doğru ilerledim. On dakika kadar koştuktan sonra sesler çok uzaktan gelmeye başladı. Ne yapacağımı bilemeyerek bir ağaca yaslandım ve bir ses duydum.
“Saklanamazsın, ortaya çık!”
Yakalanmıştım, ayaklarımın titremesine engel olamayarak ağacın arkasına baktım. Birkaç metre ileride ellerinde siyah dumanlar olan biri ortalıkta geziniyordu. Nefesimi tutarak bekledim. Ayak sesleri yaklaştığında koşmaya başladım. Sesleri çok yakınımdan geldiğinde adam bağırdı.
“Hemen durmazsan seni öldüreceğim. Mantıklı düşün bana arkan dönük ve bir büyü göndermem ölmene yeter.”
Haklıydı, durdum ve yavaşça önüme döndüm.“Ellerini havaya kaldır!” diye emretti.
Yavaşça kaldırdım ve bana yaklaşmaya başladığında geri geri yürüdüm. Sırtım ağaca çarpınca durmak zorunda kaldım. Gelen adamın yüzünü göremiyordum. Ay ışığı yüzünü aydınlattığında yaşadığım şokla gözlerim kocaman açıldı. Bu oydu Savaş!
Aramızda ki mesafe bitip yüz yüze geldiğimizde soğuk nefesini yüzümde hissetmeye başladım.
Kulağıma eğildi ve fısıldadı,“Korkma, sana zarar vermeyeceğim…”
Bir şok dalgası yüzümden geçerken bu anı bir yerden hatırladığımı fark ettim. Aydınlık insanı olmadan önce her gece gördüğüm rüyaların aynısıydı. Belki de bu an öleceğim andı ve bu yüzden rüyalarımda görüyordum. Savaş güvenimi kazanmak için zarar vermeyeceğini söyleyerek karşılık vermemi engelliyordu. Savaş birkaç adım geri çekiydi ve ellerini kaldırdı. Siyah dumanları görünce gözlerim kocaman açıldı ve bana göndermesiyle yere yığılarak gözlerim kapandı…
Gözlerimi açtığımda havada uçuyordum. Sağıma baktım, ağaçlar yanımdan geçerken ilerlediğimi anladım. Hızlıca doğruldum, siyah bir bulutun üstündeydim ve Savaş önümde yürüyordu. Yerden ne kadar yüksekte olduğuma baktım, atlayabileceğim bir yükseklikti. Hemen planımı kurdum, ona hissettirmeden buluttan atlayacak ve kaçacaktım. Yanımda ki sırt çantamı taktım, derin bir nefes aldım ve atladım. Ani bir hareketle koşmaya başladım, dakikalar sonra olduğum yerde donduğumda Savaşın gülme seslerini duydum. Önüme geçtiğinde suratıma baktı.
“Amacın ne senin, benden kaçabileceğini mi düşündün?”
Bana yaptığı şey her neyse hareket edemiyordum. Sinirle yüzüne baktım. “ Sen ne yapmaya çalışıyorsun?”
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılırken, “Seni karanlık ülkesine götürüyorum.” Dedi.
Büyülerimi kullanmayı bilmememe rağmen daha önceki karşılaştığım adama bir büyü göndermiştim ve bunu yeniden yapabilirdim. Çaktırmadan ellerime baktım ama Savaş bunu fark etti.
“Aklından bile geçirme derim çünkü büyü yapmanı geçici bir süreliğine engelledim. Yani başka bir aydınlık insanı büyüyü bozmadıkça güçlerin olmayacak. Bu büyü sık yapılır ve bu yüzden aydınlık ve karanlık insanları en az iki kişiyle gezer.”
Gözlerimi devirerek gülen suratına baktım. Eğer hareket edebilseydim yüzüne bir yumruk geçirirdim. Çok sinir bozucu biriydi. “O zaman şu büyüyü bozda hareket edebileyim.Dediğin gibi güçlerim engelliyse sana zarar veremem.”
Kurtulmak için çabalarken siyah dumanları gönderdi ve yere çakıldım. Savaş bir kahkaha patlatınca yerden kalkarak üstümü temizledim.
“Bir daha ki sefere haber verirsen çabalamayı bırakırım ve yere düşmem.” Dedim sinirden burnumdan soluyarak.
Omuz silkti. “Bunu aklımda tutarım.”
Aklıma bir anda Edi’yle Büdü geldi.
“Yanımda ki adamlara ne oldu?”
“Onlar iyi, biz beş kişiydik ve aydınlık insanlara yardımları yetişti. Ben senin yanında olduğum için onlarca aydınlığa karşı dört kişi kaldılar. Karanlık insanlarının hepsini öldürdüler. Ben ise seni kaçırdım.”
“Hah,” dedim sinirli bir şekilde. “Beni ülkene götürünce ne yapacaksın? İşkencelerle öldürecek misin?”
“Bir taşla iki kuş vuracağım, hem yeminini etmediğin için karanlığa yeni biri kazandıracak hem de senden aydınlık ülkesinin yerini öğreneceğim.”
Kahkaha attım. “Kusura bakma ama aydınlık ülkesinin yerini bilmiyorum.”
“Bildiğini biliyorum.”
“Emin ol bilsem sana söylemezdim ama gerçekten bilmiyorum.”
“Buna inanmamı bekleme.”
“İster inan ister inanma.”
Omuz silkince konuşmaya devam ettim. “Sen gerçekten de kötü birisin.”
“Sen karanlığa tekrar kabul edilmem için giriş biletimsin. Bunu yapmak zorundayım.”
Tek kaşımı kaldırdım. “Karanlığa kabul edilmek derken?”
“Karanlık insanı olduğum halde neden normal bir yaşam sürdürdüğümü hiç düşündün mü?”
“Bunun senin seçimin olduğunu sanıyordum. Yani normal bir yaşamı tercih ettin diye düşündüm.”
Kahkaha attı. “Hiçbir karanlık insanı normal yaşamı tercih etmez. Biz senin halkın gibi satıcı değiliz.”
Normal bir yaşamı seçtiğim için beni yargılıyordu ve işin tuhaf tarafı normal yaşamı seçtiğimi biliyordu. Bunu nerden bilebilirdi ki?
“Peki, o zaman neden normal bir yaşam sürdürüyordun?”
Derin bir nefes aldı. “Bir hata yaptım ve karanlık ülkesinden atıldım. Belki bilmiyorsun ama aydınlık ve karanlık insanları normal insanlarla yaşamazlar. Kendi ülkelerinde yaşam sürerler, tabi senin aydınlık insanlarının bazıları hariç. Onların arasında kendi halkını satarak normal bir yaşam sürmeyi tercih edenlerde var.”
“Halkıma satıcı deyip durma!” diye çıkıştım. Hoş halkım hakkında hiçbir şey bilmiyorken onları korumam tuhafıma gitmişti. Sakinleşmeye çalışarak ekledim. “Demek ki beni oraya götürerek kralının gözüne gireceksin.”
“Evet ve görevime devam edeceğim. Normal insanlar gibi olmaktan çok sıkıldım.”
Sırıttım. “Hiç düşündün mü, beni oraya götürdüğünde ülkenizin yerini öğreneceğim ve halkıma yerinizi söyleyeceğim.”
Dudaklarının kenarı alaycı bir şekilde kıvrıldı.“Oraya gittiğinde karanlık insanı olacaksın ve halkın artık biz olacağız. Bu yüzden yerimizi söyleyeceğini sanmıyorum.”
“Eğer olmazsam?”
“ O zaman seni öldürürler.”
“Hah, demek ki beni öldürürler. Neden bunu şu an sen yapmıyorsun? Hem böylece onca yolu giderek zahmete girmemiş olursun. Çünkü aydınlık ülkesinin yerini bilmiyorum ve asla bir karanlık insanı olmayacağım.”
Omuz silkti. “Sen bilirsin, o zaman seni öldürürler ve bunu ben yapmayacağım. Dediğim gibi ülkeme giriş biletimsin ve seni öldüremem.”
“Aydınlık ülkesinin yerini bilmediğimi anladıklarında biletin geçersiz olacak.”
“Hiçbir şey yapmadan durmak yerine bunu denemeyi tercih ederim, hadi düş önüme.”
“ Gelmezsem ne yapacaksın?”
Sırıttı. “Seni bağlar, karanlık bir bulutun üstüne koyar ve peşimden sürüklerim. Sen karar ver, ya yol boyunca bağlı kalacaksın ya da özgür bir şekilde yürüyeceksin.”
Dudaklarımı ısırdım. Bu zorbayla baş edemezdim ve bağlı olmam kaçmamı engelleyebilirdi. Yol boyunca kaçmanın yolunu arayacak ve bulacaktım. “İkinciyi seçiyorum.” Dedim ve önden yürümeye başladım. Arkamdan alaycı bir şekilde gülümsediğini bildiğim için arkama bile bakmadım…