Bir hafta…
Tam yedi gün geçti o geceden.
Ne o anı unutabildim, ne kokusunu, ne de gözlerindeki o bakışı.
Ama en çok da o sabahı unutamıyorum.
Sessizce gitmesini…
Gözlerimin içine bir daha bakmamasını…
Sokak sokak yürüdüm.
“Belki karşıma çıkar,” dedim.
Ama her sokak sessizdi. Her taş yerli yerindeydi.
Sanki o gece hiç yaşanmamıştı.
Sadece benim içimde yankılanan, bana ait bir sır gibi kaldı.
Melisa defalarca mesaj attı, kapımı çaldı.
Ama ben açmadım.
Ne konuşacak gücüm vardı, ne de yüzüne bakacak cesaretim.
Evde de huzur yoktu.
Annemin gözleri her sabah şiş.
Babam sessiz ama her an patlamaya hazır.
Abimden hâlâ haber yok.
Ve biz, her geçen gün biraz daha dağılıyoruz.
Derken…
O sabah.
Yine bir gürültüyle uyandım.
Annemin sesi yankılandı evin içinde.
“Hamza! Kapıya bak, koş! Kim bu saatte?!”
Yataktan kalkıp pencereye koştum.
Köyün ortasında duran siyah araçları görünce kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu.
Aslan Akbey’in ailesi gelmişti.
Ve başlarında… Aslan.
Gözüm ona takıldı.
O kadar zamandır ilk kez gördüm onu.
Ama yüzünde o geceye dair hiçbir iz yoktu.
Ne bir sıcaklık… ne de bir anı.
Sertti. Soğuktu.
Ve beni görmedi bile.
Babam kapıya koşarken, adamlar içeri doldu.
Avlu bir anda kalabalıklaştı.
Hasan Akbey’in sesi sertti, tokat gibi indi havaya.
“Oğlunuz nerede?! Hâlâ gizliyorsanız, bu evin taşını toprağını yakarım!”
Babam öne çıktı, sesi gergin ama kontrollüydü.
“Biz de arıyoruz. Oğlum ne halt ettiyse kendi başına yaptı.”
Hasan Akbey gözlerini kıstı.
“Cezanızı çekeceksiniz. Kızımı alan adam sizin soyadınızı taşıyor. Yarın değil, şimdi istiyorum onu.”
O an Aslan konuştu.
Sesi… yabancıydı.
“Konu nettir. Bu aile bize düşmanlık etti.
Bundan sonra hiçbir temasımız olmayacak.
Güney ortaya çıkmazsa, bedelini herkes öder.”
Tam bir adım atacakken, ağzımdan onun adı döküldü.
“Aslan…”
Duymadı. Ya da duymamayı tercih etti.
Başını çevirmedi bile.
Sanki orada yoktum.
Sanki hiç olmamışız.
Annem, o an yanıma geldi. Gözleri dolu doluydu ama sesi titremedi.
“Biz de perişanız… Evimize böyle dalmak, ne demek?”
Hasan Akbey öne eğildi, tehdit gibi bir sesle konuştu:
“Oğlunuz bulunmasın… o zaman görün siz.”
Adamlar odalara dağıldı.
Her yere baktılar.
Sanki biz suçluyduk.
Sanki haksız olan bizmişiz gibi.
Aslan… bir kelime bile etmeden, herkesin ardından yürüdü.
Bir an bile dönüp bana bakmadı.
Ve sonra… hepsi çekip gitti.
Avlu toz içinde kaldı.
Ben ise… olduğum yerde.
Donmuş gibi.
Koşarak odama çıktım.
İçimden geçen tek şey vardı:
“Hiç olmamış gibi…”
O geceyi düşündüm.
O dokunuşları. O gözleri. O sesi…
Sonra bu sabahki hâlini.
O kadar soğuk.
O kadar uzak.
Masamın üzerindeki çerçeveyi aldım, yere fırlattım.
Ardından tabloyu…
Sandalyeyi…
Ne varsa parçaladım.
Sanki bir şeyler kırılırsa içimdeki çöküş dağılacak sandım.
Ama olmadı.
Ağladım.
Boğazıma oturan o yumruyu bir türlü yutamadım.
Kapı çalındı.
Annemin sesi geldi, endişeyle:
— “Alev… Ne oluyor içeride?”
Cevap vermedim.
Kapı tekrar çalındı.
Bu kez sesi daha yüksekti.
“Aç şu kapıyı, kızım!”
Kapıyı araladım.
Gözleri odayı taradı. Dağınıklığı görünce kaşları çatıldı.
“Ne yaptın buraya?
Bu hâlin ne?
Bir şey mi oldu sana?”
Konuşamadım.
Sadece oturdum, sustum.
Yanıma geldi. Sessizce saçımı okşadı.
Çocukken yaptığı gibi.
“Canın çok yanıyor belli… Ama anlatmıyorsun.
O adamlar bir şey mi dedi sana?”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır. Kimse bir şey demedi.
Sadece… çok yoruldum.
Her şey üzerime geliyor anne.”
Bir an sustu.
Gözlerime baktı.
“Güney yüzünden mi bu hâlin?
Biliyorum… hepimizi kırdı.
Ama sen neden kendini bu kadar harap ediyorsun?”
Gözyaşlarım aktı.
“Çünkü herkes bağırıyor. Herkes suç arıyor.
Ama kimse bana ‘nasılsın’ demiyor, anne.”
Bir süre sessiz kaldı.
Sonra yumuşak bir sesle konuştu:
“Yanındayım ben.
Sadece biraz dinlen.
Eşyaları sonra toplarız.
Kalbin ağrıyorsa, bırak geçsin…
Ama kendini böyle parçalama.”
Başımı eğdim.
“Tamam.”
Ama içimde fırtına dinmiyordu.
Ve bir ses sürekli bağırıyordu:
“Konuş. Git. Sor. Ne oldu de…”
Ve gittim.
Hasan Akbey’in konağının önüne.
Saatlerce bekledim.
Sokağın başını gözledim.
Sonra… o siyah cip döndü köşeden.
Aslan içindeydi.
Kapı açıldı.
İndi.
Kalbim çarptı.
Ellerim buz kesildi.
Ama yürüdüm.
“Aslan…
Bir dakika. Lütfen.”
Döndü bana.
Bakışları… bambaşkaydı.
“Burada ne işin var?”
Yutkundum.
Kelimeler düğümlendi ama susturamadım kendimi.
“Konuşmamız lazım.
O gece… seninle yaşananlar…
Hiç mi bir şey ifade etmedi?”
Yüzü ifadesizdi.
Bir süre sustu.
Sonra başını öne eğdi, derin bir nefes aldı.
Gözlerime bakarak konuştu:
“Alev, o geceyi çoktan unuttum.
Sen de unut.”
Sanki biri kalbime bıçak sapladı.
“Unutmak mı?
Ben her detayı hâlâ hatırlarken… sen unutabildin mi?”
Sert bir ifadeyle konuştu.
“Yanlış zamandı. Yanlış yerdeydik.
Bir hataydı. O kadar.”
Sesim titredi.
“Ben sana inandım.
Kendimi sana emanet ettim.
Bu kadar mıydım senin için?”
Gözlerini kaçırmadı.
“Ne bekliyordun?
Ailelerimiz, geçmişimiz, düşmanlıklarımız…
Hepsi ortadayken, ne hayal ettin?”
Kendimi tutamadım.
“Peki… neden yaklaştın o zaman?
Neden bana öyle baktın?”
Aslan’ın sesi sertleşti.
“Git buradan, Alev.
Daha fazla olay çıkmadan.”
Bir adım attı.
Yanımdan geçti.
Arkasına bakmadan konağa girdi.
Kapı ardından yavaşça kapandı.
Ben… orada kaldım.
Elim havada.
İçimde sadece kırgınlık.
Ve sessiz bir kabulleniş.
&&&
Aslan konağa girdiğinde sessizlik duvar gibiydi. Merdivenlerden çıkarken yukarıdan gelen ayak sesleri durdurdu onu. Hanzade iniyordu. Gözlerini oğluna dikmişti.
“Kimdi o kız?”
Cevap vermedi Aslan. Ceketinin düğmesini çözdü, yere bıraktı. Holdeki koltuğa oturdu. Derin bir nefes aldı ama huzur bulamadı. Kadın yaklaşmaya başladı.
“Kapının önünde seninle konuşan kız… Kaçırılan kızın kardeşiymiş. Doğru mu?”
Bu kez başını kaldırdı Aslan. Gözlerini kaçırmadı.
“Evet.”
Kadının yüzü aniden gerildi. Öfkesi saklanmıyordu.
“Delirdin mi sen? Bu aile bize ne yaşattı unuttun mu? O kızla ne işin olur senin?”
Aslan yerinden kıpırdamadı.
“Bu bizim meselemizdi. Konuşmamız bitti.”
Hanzade geri adım atmıyordu.
“Bitti mi? Ne bitti? Ne zaman bitti? Ne yaşandı aranızda?”
Aslan ayağa kalktı. Gölgesi kadının üzerine düştü.
“Merak etme anne. İntikamımızı aldım. Hem de en güzel şekilde.”
Sözleri merdiven boşluğunda asılı kaldı. Kadın irkildi.
“Ne demek bu? Ne yaptın sen?”
Aslan sustu önce. Sonra gözlerini kıstı.
“Onlara en hassas yerlerinden vurdum. Fazlası gereksiz.”
Kadın bir adım daha attı.
“Onunla bir şey mi yaşadın? Sakın bana o kıza bağlandığını söyleme.”
Aslan’ın bakışları kararmadı. Ama bir adım da geri çekilmedi.
“Bu aile için gerekeni yaptım. Senin bize yıllarca öğrettiğin şey neydi anne? Onur. Güç. Kontrol. Hepsi yerli yerinde. Ama artık… sus.”
Kadın dişlerini sıktı. Bakışları titreşti. Ama geri çekildi.
“Eğer bu yaptıklarının bir bedeli olursa… bu evi yakarım. Senin duygularına da gururuna da izin vermem.”
Aslan sesi kısık ama netti.
“Bitti dedim.”
Kadın merdivenleri çıktı. Kapıyı sertçe kapattı.
Aslan yerinde kaldı. Gözünü duvardaki boşluğa dikti. İçinde bir şey kırılmıştı sanki. Ama dışarıdan bakıldığında, tek bir çatlak bile görünmüyordu.
Alev’in ağzından
Eve dönerken gözümde yaş yoktu, ama boğazımda bir yumru sıkışmıştı. Kapıyı yavaşça kapattım. Yorganı üzerime çekip karanlıkta kaldım. Nefes almak zorlaştı. Boğuluyordum. “Ben ne yaptım?” diye düşündüm.
Sabaha karşı telefon titredi. Melisa’dan mesajdı:
“Sana hâlâ kırgınım. Ama seni merak ediyorum. Konuşmak istersen buradayım.”
Cevap yazamadım. Bir saat sonra kapı çaldı. Açmadım. Melisa anneme sormuş, odaya kadar gelmiş.
Kapının ardından seslendi: “Aç şu kapıyı Alev. Sessizliğin beni delirtiyor.”
Kapıyı açtım. Karşımdaydı, gözlerimden her şeyi okudu.
“Ne oldu?” diye fısıldadı.
Yutkundum, gözlerim doldu.
“O… beni görmedi bile.”
“Görmedi mi?” diye sordu.
“Gözümün içine bile bakmadı. Sanki hiç yaşanmamış gibi. Sanki ben hiçbir şey ifade etmemişim gibi…”
İçeri girdi, oturdu, ellerimi tuttu.
“Alev, sana ne demiştim? Bu adamlar bizim dünyamızdan değil. Biz onlar için sadece eğlence, geçici bir hevesiz belki de.”
“Ama… ben ona inandım. O gece öyle değildi.”
“O geceydi işte, Alev. Ve sen kalbini bıraktın.”
Susuyorum. Haklı. Ama içim kabarıyor, nefesim kesiliyor, gözyaşım düşüyor.
“Bu bana yapılmazdı. Bunu hak edecek ne yaptım ben?”
Sarılıyor. Ama içimde bir boşluk büyüyor.
“Toparla kendini, ne olur. Bu gurursuzluk senin alnına yazılmış değil.”
Derin bir nefes alıyorum. Yara çok taze.
Ama o sabah anladım ki:
Aslan Akbey beni unuttuysa bile, ben kendimi unutmayacağım.