DERYA:
Ay, geceyi gümüş bir örtüyle sarmıştı.
Rüzgar, dağların eteğinde usulca esiyordu.
Kamp sessiz, ateş ise hâlâ diri…
Ben, tam da olması gerektiği gibi: ayakta, tetikte, görevde. Ama içim…
İçim hiç bu kadar karışık olmamıştı. O anlarda Can’ın sesi hâlâ kulaklarımdaydı:
“Hem bak, bu ateş sihirli bir şey. Yanında durunca kalbin konuşuyor.”
Gülümsedim istemsizce. Kendi kendime yakalanmış gibi çevreme baktım. Sonra tekrar yürümeye başladım. Göğsümde bir şeylerin hafiflediğini hissettim. Ağır zırhımın altından sızan o sıcacık bir duygu umut.
Can.
O adam…
Kahkahası kadar yüreği de geniş biriymiş meğer. Bu gece beni güldürdü, düşündürdü, hatta ilk kez birine bu kadar yaklaştım.
Disiplinim, kurallarım, içtimam hepsi buz gibi sıralanmıştı kalbimin girişinde. Ama Can, bir cümlesiyle kapıyı araladı.
“Belki senin için sadece bir adamım, geçici, şakacı… Ama ben sana karşı kendimi hiç geçici hissetmiyorum. Ve Derya…
Ben senden bir şans istiyorum. Sadece bir tane. Seni tanımak için, sana dokunmadan önce kalbini öğrenmek için, birlikte susmak için… Bir şans.”
İçimi ısıtan o cümle, hâlâ yankılanıyordu içimde. Ben ki duygularımı göğsümün en ücra köşesine hapseden Derya… Şimdi onları saklayamıyordum.
Yerden bir taş aldım, parmaklarımda çevirdim.
Birkaç adım daha attım. Sonra kamp ateşine uzaktan baktım.
İki adam Savaş ve Can.
Savaş ona saygım sonsuz.
Ama Can…
Ona… Kalbimden fazlası vardı belki de artık.
Birden arkamdan gelen çıtırtıyla irkildim.
Refleksle elimi silahıma götürdüm.
Ama o tanıdık adımları hemen fark ettim.
Tuğrul, sabaha hazırlık için çevreyi kolaçan ediyordu.
Bana göz ucuyla baktı, başıyla selam verdi.
Ben de aynı şekilde karşılık verdim.
Sonra yine sessizce yürümeye devam ettik, farklı yönlere.
O an fark ettim: Bu kampta herkesin içinde farklı bir yangın vardı. Kimimiz geçmişle kavgalıydık. Kimimiz gelecekle kaygılı.
Ama en çok da kalbimize cesur olamamanın acısını taşıyorduk.
Ayaklarım beni yeniden kamp alanına getirdi.
Ateş sönmeye yüz tutmuştu. Nöbetimin sonuna yaklaşmıştım. Ama gece, kalbimde yeni bir şeyin başlangıcına ev sahipliği ediyordu.
“Belki… Bu sefer, izin veririm. Birinin içeri girmesine. Ama yavaşça…”
SAVAŞ: “Vedaların Sessizliği”
Sabah sessizdi. Ama içimdeki gürültü, bütün ormanı bastıracak kadar yüksekti.
Gözümü ilk açtığımda Seher’in çadırının fermuarı kapanmıştı. Gri sabah ışığı yüzüne vurmuş, yine o buz gibi haline bürünmüştü.
Göz göze gelmemek için ne kadar çabalasa da…
Ben ona her baktığımda, gözlerim zaten çoktan onu bulmuş oluyordu.
Etraf hareketlenmişti. Tuğrul, Elif’in çadırını sökmek için yanında belirmişti.
Gülümsediler. Daha doğrusu Tuğrul Elif’in yanağına aniden bir öpücük kondurduğunda, Elif’in utangaç ama mutlu tebessümü havaya karıştı.
Ben göz ucuyla izledim. Bir yanım o halin güzelliğine sevinirken…
Diğer yanım kendi hâlimle yüzleşiyordu.
Seher karşımda çantasını büyük bir sessizlikle toplarken içimde bir yer kanıyordu.
Can yine her zamanki gibi neşeliydi ama bu sabah farklı bir ışıltısı vardı. Derya’nın çevresinde dolanıyor, bir şekilde onun dikkatini çekmeye çalışıyordu. Derya… Bu defa uzak durmuyordu. Can’ın omzuna çarpan hafif tebessümleri, “belki” demeye başlamıştı bile.
Çadırımı toplayıp sırtıma attım. Ama gözüm hâlâ Seher’in ellerindeydi. Her katladığı eşya, bana ait bir cümleyi daha içine katlayıp kaldırıyor gibiydi. Çoktan yanına gidip yardım etmek istedim. Ama onun o mesafeli duruşu…
Koca bir “dur” tabelası gibiydi bana.
Ve sonra dönüş başladı.
Araçların yanına ulaştığımızda, kamp eşyaları sırayla askeri araca yüklendi. Herkes bir şekilde vedaya hazırlanıyordu ama benim kalbim, o vedaya hiç hazır değildi.
Seher motorunun yanına yürüdü. Çantası sırtında, kaskı elindeydi. Bir an cesaretimi topladım, göz göze geldik. Bir adım attım yanına.
“İstersen motorunu ben kullanayım. Bu süreçte yoruldun, dinlenirsin.”
Sesim düşündüğümden daha yumuşaktı.
Ama yüzüme bile bakmadan o kelimeleri bırakıverdi:
“Kendim kullanacağım.”
Ve sırtını dönüp gitti. Yine kaçtı. Bana bir adım bile fazla gelmiyordu artık.Ama ben hâlâ onun peşinden bir adım atmaya razıydım.
Yolda gözüm hep onun üstündeydi.
Motorun üzerinde rüzgarla savrulan saçları…
Duruşundaki o güç…
Sırtında taşıdığı geçmiş, gözlerime koca bir ağırlık gibi oturdu.
Karargaha vardığımızda ekipmanlar hızla askeri araçtan Can’ın arabasına yüklendi.
Ben hâlâ onun gelişini, gidişini izliyordum.
Ve veda anı geldi.
Can yanıma yaklaştı, tokalaştık. Elini sıktım, bana güldü:
“Eyvallah komutan. Her şey için sağ olun.”
“Ne demek Can. Dikkatli olun.”
Sonra Derya’ya döndü, küçük bir vedalaşma, bir iki laf aralarında anlamadığım ama hissettiğim bir şeyler vardı.
Elif önce bana döndü. Gözlerinin içi gülüyordu.
“Teşekkür ederim Savaş Komutanım.”
Elini sıktım. Sonra Tuğrul’a sarıldı. Ve Derya’ya da sıkı sıkı sarıldı.
Sıra Seher’e geldi.
Tuğrul’a döndü. Sarılırken gözlerini kaçırmadı.
Derya’ya sarıldığında bir an sessizce gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı.
Sonra bana döndü.
Yaklaştı. Karşımda durdu. Bana ilk defa bu kadar yakındı ama aynı anda bu kadar da uzak.
Gözlerinde beni delip geçen o tanıdık bakışla elini uzattı.
Elini sıktım. Sıcağı avucumda yanıyordu ama onun sesi buz gibi bir gerçek gibiydi:
“Bazı şeyler olduğu yerde kalmalı Savaş.
Bir daha karşılaşmayalım. Lütfen.”
O cümle, yüreğimin orta yerine bıçak gibi saplandı. Dilimin ucuna bir sürü şey geldi ama hiçbirini söyleyemedim. Sadece içimde yanmakta olan o korla, sesimi sabitledim:
“Peki… Sana söz.
Mecbur kalmadıkça karşına çıkmayacağım.”
Sonra gitti. Ardından öylece baktım. Elimi hâlâ indirememiştim.
O bir tokalaşmaydı ama benim için bir vedadan fazlasıydı.