Bölüm 2: Hypatia’nın Kızları - I

2043 Words
At arabası dolunayın aydınlattığı büyük saray yolunun önünde durduğunda kapıları iki taraftan da açıldı. Adrién arabadan indiğinde bir anlık bir duraksamanın ardından ablalarını takip etmeye başladı. Devasa boyutlardaki saray ile neredeyse küçük dilini yutuyordu ama ablası Réene her zamankinden daha soğuk kanlı görünüyordu. Bu saraya daha önce gelmiş olmalı diye düşündü Adrién. Uzun kireç taşından bir yolu geçtikten sonra beyaz merdivenleri çıktılar, dört metrelik altın işlemeli dev kapıların üzerinde kapının neredeyse iki katı gibi duran altın kanatlar vardı. Demek bu yüzden melekler sarayı deniyor diye düşündü. Önde ablası Réene, onun arkasında Dewa ve kendisi ve onların peşinde de Parzaki generali Mina, danışmanlardan Alec, Maria ve Parzaki valisi Deniz ile küçük bir grup olarak saraya ilerlediler. “Çok parlak değil mi?” diye sordu Dewa. Alabildiğine altın işlemeli beyaz saraya bakarak. İkisi kol kola girmiş önlerinden ilerleyen Réene’yi takip ediyorlardı. Réene o an kendini tam sınırda hissediyordu. Yıllardır yüz yüze gelmekten bıktığı o kadar çok insan vardı ki. Üstelik her geçen gün sayıları da büyük bir hızla artış gösteriyordu. Eğer birisi adını söylese manası kontrolden çıkacakmış gibiydi. Bugün istediği tek şey olabildiğince az göze batmaktı. Adrién Réene’den gelen bir homurtu duydu ama ne dediğini anladığı pek söylenemezdi. Kapıya ulaştıklarında yüksek rütbeli askerlerin önlerinde duran general Petra’nın kendilerini karşıladıklarını gördü. Başta general olmak üzere, koridorun her iki tarafına dizilmiş olan askerler kılıç tutan ellerini arkalarına saklayarak kusursuz bir koordine ile kendilerini selamladılar. İşin aslı Adrién için şaşırtıcı bir durumdu. Daha önce general ile karşılaşmıştı ve o kadının birisine reverans yapabileceğini hiç düşünmemişti ama görünüşe göre Réene için durumlar her zaman farklıydı. Artık bu duruma şaşırmıyordu. Ablası Cevher’in en güçlü soyundan geliyordu. Réene Petra ve askerlerin selamını görmezden gelerek yoluna devam etti. Bu geceyi atlatabilirse… O an Réene’nin aklında dolanıp duran tek düşünde buydu. Genç kadın beyaz koridorlardan rüzgar gibi esip geçerken, sanki dik omuzlarının üstünde bir ordu taşıyormuş gibi göz korkutucu görünüyordu. Görevli bir kadın kendilerini karşılayıp, küçük gruba kabul salonuna kadar eşlik etti. Taş kapılar ağır ağır iki yana çekilerek açıldı ve kendilerini oval beyaz bir odada buldular. Altı metrelik, on üç kadın heykeli elleri ile göğü gösteren cam çatıyı havada tutuyorlardı. Zemin altıgen ay taşları ile döşenmişti. Sedefli ve parlak görünüyordu. Odanın tam ortasında dev bir havuz, içinde ise kocaman bir karmaşa vardı. Adrién kalabalık odanın içine doğru yavaşça adımlarken dikkatini havuzdan çekmeyi bir türlü başaramadı. Onlarca insan heykeli dev bir yığın haline gelmişlerdi. Kollar, bacaklar ve birbirine dolanmış vücut uzuvları ile birbirlerinden ayrılmaları imkansız bir hal almışlardı. Heykellerin bir kısmı su altında kalmıştı, geri kalanı birbirlerinin üstüne basarak yukarıya çıkmaya çalışıyor gibi görünüyordu. Gece göğünü olduğu gibi gösteren kavisli cam tavanın merkezinde küçük bir kaynaktan heykel yığınının içinden göğe uzanmış bir elin avucuna su akıyordu. Odada yankılanan su sesi insan seslerini bastırıyordu. Kapının tam karşısında iki heykel arasında altın kanat işlemeleri olan cam bir duvar vardı ve arkasında kalan Vahja’nın şehir ışıkları gökyüzündeki yıldızları andırıyordu. Altı taht bu cam duvarın hemen önünde duruyor, konuklar ile Vahja manzarası arasında kalıyordu. Havada dağınık şekilde asılı duran irili ufaklı sarı küreler odayı aydınlatan temel ışık kaynaklarıydı. Cam duvar dışında duvarlara yaslanmış olan her iki heykel arasında dev kapılar vardı. Hemen hemen her yaştan kadınlar ve erkekler ve tam olarak hangi cinsiyete ait olduğu ayırt edilemeyen birkaç kişi daha vardı. “Çok kalabalıkmış.” Dedi Adrién. “Öyle… törende tüm yönetim erkanının burada olmasına dikkat ederler.” diye açıkladı Dewa. “Melekler, idalar, varisler, mirasçılar valiler ve senatörler… sanki hepsine gerek varmış gibi.” Diyerek burnundan soludu Réene. Havuzun soluna doğru ilerleyerek aralarında beyazları görünen kül rengi saçları topuz yapılmış bir kadına doğru ilerlemeye başladı. Kadın, sağ omzu üzerinden sırtına dökülen çok ince beyaz bir elbise giyiyordu. Réene’ye sırtı dönük bir şekilde kendisiyle hemen hemen yaşıt gibi duran birkaç kadınla konuşuyordu. Dewa ve Adrién kendisini takip ederken, kadınların bakışları Réene’ye döndüğünde beyaz elbiseli kadın da geriye dönüp bakma ihtiyacı hissetti. Ellilerinin ortasında olan kadın mesafeli duruşuna rağmen içten bir gülümseme sundu ve gözleri ışıldadı. “Kutsal mana, Réene seni bu törenler dışında hiç göremeyecek miyim?” diye söylendi. Sesi ne kadar neşeli çıkıyor olsa da Réene sesinin tınısındaki soğuk rüzgarları hissedebiliyordu. “Seni gördüğüme sevindim.” diye mırıldandı Réene sessizce. Aralarında kolayca gözden kaçabilecek bir gerginlik vardı. Réene’nin arkasından gelen Adrién’in yükselen sesi duyuldu. “Hala!” iki kadın da kendisine onaylamayan bakışlar atarken. Kolunu Dewa’nın kolundan kurtararak hafifçe öksürdü. Dewa ise genç adamın bu halini kıkırdayarak izliyordu. İki kadının yanına ulaştığında daha alçak bir sesle konuşmaya başladı. “Yani. Merhaba… Hanımım.” diyerek yaşlı kadının önünde reverans yaptı. Bu sırada kadının arkadaşları Réene’yi selamlayarak sessizce uzaklaştılar. Bunu gören Adrién heyecanlı sesiyle tekrar konuştu. “Seni çok özledim hala. Nasılsın?” “Bende seni çok özledim bal böceğim.” diyen kadına ve kardeşine “Yaşlanmamaya yemin etmiş gibisiniz Hilal hanım.” dedi Dewa. Zarif bir el hareketi ile bukleli saçlarını geriye atarak omuzlarını öne çıkarırken salonda gözlerini gezdiriyordu. “Güçlü rakiplerden hoşlanmam.” dedi. Hilal onun bu haline gülerek elini havada iki yana savurdu. “Hepsi senin olsun. Erkeklere tahammül edebilecek kadar genç değilim.” derken Dewa ile kıkırdadılar. Hilal Adrién’e dönerek bir eliyle koluna tutundu. “İlk toplantın nasıldı?” diye sordu genç adama merakla. “Oldukça sıradan. Sadece raporları ilettim ekstra bir durum olmadı. Bir de Jeanne idası, görevini kızına devredecekmiş o yüzden önümüzdeki ay için bir davette bulundu.” dedi Adrén. Hilal’in gözleri o kadar çok açıldı ki kaşları neredeyse saçlarına değecekti. Sesi hissettiği şaşkınlıkla bir anlık yükseldi. “Yine mi hamile!” Adrién kendisini bir baş sallaması ile onaylarken kadın sözüne devam etti. Bu sırada Réene salonun içerisinde gözlerini gezdiriyordu. “Bu kadını takdir mi etmeliyim yoksa haline acımalı mıyım emin olamıyorum.” dedi hala şaşkın sesiyle. Réene ikiliye bileklerini ovarak çelişkili bir bakış attıktan sonra “Törenden sonra sizi bulurum.” diyerek yanlarından ayrıldı. Dewa ve Adrién kendilerini baş sallaması ile onaylarken, Hilal sol eliyle kendisini kışkışladı. Törenden önce gidip melekleri – saray hanımlarını- selamlamalıydı. Havuzun yanından geçip tahtlarında mağrur bakışlar ile kendilerini selamlayanlara bakan kadınlara doğru ilerledi. Yanlarından geçtiği yahut kalabalıkta gözüne takılan tanıdık ve tanıdık olmayan yüzlere bakıp geçerken, kalabalık bir grubun içindeki Vivien’in imalı gülümsemesine denk geldi. Kadının kendisini sevmediğini biliyordu ama yine de kendisiyle düşman olmayı göze alacak kadar akli dengesini yitirmemiş olduğunu umuyordu. Şu an en son ihtiyacı olan şey kendini ifşa edecek bir düşmandı. Bakışlarını başka bir yere çevirerek onu görmezden geldi. Odada bulunan konuklar kendisine kaçamak bakışlar atıyor. Yakalananlar tedirginlikle başka yönlere dağılıyordu. Omuzlarından bir pelerin gibi dalgalanarak kendini takip eden manası salondaki mana karmaşasının içinden yükselen gerginliğin ve huzursuzluğun üstüne bir çığ gibi düştü. Manadan ne kadar uzak dursa da o ve manası birbirinden ayrılamazlardı. O yaşamalı manası da onu var etmeliydi. Tahtlarında oturan altı kadının karşısına geldiğinde başını dikleştirdi ve donuk bakışlarla sağ elini cansız bir şekilde savururdu. Mana hızla beyaz eldivenli parmak uçlarından kaçındı. Bu büyük oranda saygısızlık olarak algılanacaktı ama zaten onlara saygı duymadığı hiç saklanmamış bir gerçekti. “Cömert davetiniz için müteşekkirim.” dedi gözlerini kırpmadan. “Yalnız mı geldin?” diye sordu Davena ılımlılıkla. Kahve saçları sağ omzunun üstünde kalın bir örgüyle toplanmıştı. Yüzü genel olarak ifadesizdi ama her zaman olduğu gibi dudaklarında nazik bir tebessüm vardı. “Kardeşlerimle birlikte geldim.” diyerek soruyu cevaplarken ki üslubu kadınların gözlerinden kaçmamıştı. “Bir erkek kardeşin olduğunu duymuştum. Kaç yaşındaydı?” diye sordu Celene. Beyaz saçları örgüler halinde altın bir başlığın altında toplanmıştı. Askıları omuzlarından düşen beyaz elbisesinin üzerine altın işlemeli bir göğüs zırhı giyiyordu ve hasta gibi görünüyordu. O da en az Réene kadar donuk bir ifadeye sahipti ve açık bir şekilde genç kadının varlığını yok saydığı her halinden belliydi. Bildikleri soruları sorarak keyfini kaçırmalarını görmezden gelerek cevapladı Réene. “On dokuz.” “Bugün kendisiyle tanışma onuruna erişecek miyiz?” diye sordu Davena. Kadının suratına bir tokat patlatma arzusunu göz ardı ederek sorusunu cevapladı. “Bunun için sarayıma bir buyruk yollamamış mıydınız?” diye sordu. Davena güzel yüzüne yayılan gülümsemesi ile kendini yanıtladı. “Babası kadar yakışıklı olduğunu duyduk. Merak ediyoruz...” Gerilen sinirleri ile mana Réene’nin arkasında devasa bir dalga gibi yükseliyor ve yükseliyordu. Réene’nin kendisini yönlendirmesini bekliyordu. Önündekiler bir anda vurup onları alabora etmek için. Bu sırada üstünde bir bez parçasından daha fazla kumaş bulunmayan çok koyu tenli kabarık kıvırcık saçlı bir kadın, altın zincir ve mücevherlerle kaplanmış neredeyse çıplak halde yanlarına geldi. “Réene!” Kadın harfleri uzatarak konuşuyor ve değişik bir yüz ifadesiyle kendine bakıyordu. Réene sıkı dişleri ile kadına döndü ve etli bacaklarını açıkta bırakan derin yırtmaçlara baktı. Kadın Réene’nin donuk bakışlarına alışkın bir tavırla konuştu. “Seni burada görmek ne kadar güzel. Sevgili Adrién’nin geldiğini duydum.” derken bilmiş bir gülümseme takılarak tahtta oturan kadınlara döndü. “Bağışlayın hanımlarım. Réene’yi çok uzun zamandır görmemiştim.” diyerek bacaklarını tamamen göz önüne seren eteğinin ucunu kenara çekerek kadınları selamladı. Yumuşak hareketlerle kıvrılan bedeni zarafetle eğiliyor ve yeniden doğruluyordu. Kesinlikle Réene’nin tam aksi bir tavrı olduğu kesindi. Celene sağ elinin parmaklarını hafifçe kaldırıp bırakırken işaret parmağına taktığı pençeye benzeyen tuhaf takısı ışıldadı. Asla değişmeyen donuk ifadesiyle kadını süzdü ve devam etmesi için işaret verdi. Réene, Davena’nın hemen yanında oturan dalgalı sarışın kadına hızlı bir bakış attı. Juliet yorgun yüzüyle kalabalıkta gözlerini gezdiriyor ayaklarının altında tepinen manayı susturmaya çalışıyordu. Réene baktığı yere dönünce havuzun yakınlarında sohbet eden bir grup kadına baktığını gördü. Kadınlar uzun boylu ve atletik görünüyorlardı. Réene, Newa adasının varisleri olduklarını tahmin etti. Réene başka bir reveransa gerek görmedi ve açıkçası Barbara’nın araya girmesinden hoşnut bir halde öylece arkasını dönüp gitti. Birkaç saniye sonra kadının kendisine hitaben sesini işitti. Hemen peşinden meleklerin huzurundan ayrılmış olmalıydı. “Hemen gidiyor musun yoksa? Eğitimsiz olduğunu biliyordum ama bir hanımın huzuruna çıktığında nasıl davranacağı bilirsin sanmıştım.” Kadının aşağılayan sesi Réene’yi kendine döndürdü. Meleklerin kendisinin hanımı olduğunu sanıyorsa çok yanılıyordu. Buz gibi sesiyle kadını olduğu yere çiviledi. “Bir dahaki sefere hanımına saygılarını güzelce sunsan iyi edersin.” Barbara Réene’nin karşısında rencide oluşunu büyük ölçüde gizleyerek kehribar rengi gözlerini irice açarak konuşmasına şen şakrak bir sesle devam etti. “Ah! Elbette… Kusuruma bakma bazen çok anlayışsız oluyorum.” dedi eğlenerek. Réene genelde bu tür insanlarla anlaşamazdı ama Barbara özellikle eceline susuyor gibiydi. “Sevgili Kamala’yı özlemişsindir. Git hadi paylaşacak çok şeyiniz vardır. Sıra kimde? Onda mı yoksa sende mi?” diyerek kocaman bir gülümsemeyle yakınlarda ki genç bir adamın yanına doğru ilerledi. Réene’nin duyduğu şeyle dünya dönmeyi bıraktı ve yer ayaklarının altından kaydı. Mana gökten düştü ve ruhunu parçalara ayıran bir şiddetle kendine vurdu. Geldiği gibi uygun adım havuzun yanından karşı tarafa geçerken yüzünde az önce allak bullak oluşunun kırıntısı bile yoktu. Duruşunu asla bozamazdı. Şartlar ne olursa olsun ve durum ne kadar kötü olursa olsun. Onun duruşu Parzaki’nin duruşuydu. İdaların hissetmeye de hissettiklerini göstermeye de hakları yoktu. Onlar insan değildi... İnsan oldukları an bunun bedelini öderlerdi ve Réene bunu en ön koltuktan izleyerek öğrenmişti. Kamala… Suyun sesi uğultu halinde kulağına dolarken sanki odanın ışıkları söndü ve her yer karardı. Yanından geçip gittiği insanların yüzleri dalgalı suyun yüzeyine yansıyan ışık gibi bir görünüp bir kayboluyorlardı. Mana her zamankinden çok ona karışmaya çalışırken gerçeklikle olan bağlantısını koparmamaya çalışıyordu. Mana saç uçlarına ve ince elbisenin altından gergin sırtına küçük elektrik akımları göndererek gardını düşürmesi ve yıllar sonra yeniden bir olmak için onu kışkırtmaya çalışıyordu. Nereye gittiğini unuttuğu adımları ile insan kalabalığa temas etmemeye özellikle dikkat ederek yürüyordu. Ta ki karşısında kıvrımlı vücudunu saran beyaz elbisesi içinde kumral, oldukça güzel bir kadın belirene kadar. Otuzlarının başında çok, çok güzel bir kadındı ama kesinlikle yirmilerinden daha büyük göstermiyordu. Nazik gülüşüne ve bir peri kızını andıran masum yüzüne baktı. Kamala… Yüzünün masum görüntüsüne kanmamayı öğrenecek kadar yakından tanımıştı kendisini. Mana ense kökünden kuyruk sokumuna doğru keskin bir vuruş yaptı ve soğumaya yüz tutmuş olan nefreti yeniden harlandı. Kamala kendini fark etti ve o güzel yüzü korkuyla çarpıldı. Rengi soldu, ecelini gören birinin tedirginliği ile insan kalabalığının içine karıştı. Réene’nin öfkesi yükseldi ve bir duman gibi beyninin içinde tütmeye başladı. Mananın ağırlığı odaya çökerken çevrede bulunan konukların gözlerinde oluşan korkuyu gördü. Sanki bir canavarın önüne yemek olarak atılmışlar gibi görünen ifadeyi. Kendisinden korkup o kadını bağırlarına basıyorlardı. Hissettiği hüznü, acıyı ve kandırılmışlığı yok sayarak yoluna devam etti. Gece yarısına kadar sanki göğsünün ortasından bir hançerle vurulmamış gibi insanların sohbetlerine dahil oldu. Ve Réene ne kadar öğrense ve ne kadar çok şey bilse de asla ama asla insanların kendisine yeni şeyler öğretemeyeceği bir günün gelmeyeceğini anladı. Pek çoğu onu eze eze büyüten gerçekler olsa bile.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD