At arabası büyük, kum taşından yalının önünde durduğunda kapılarını yalının baş kahyası Benjamin açarak iki kardeşi yaşlı yüzünde büyük bir gülümsemeyle karşıladı. “Parzaki sizi çok özledi hanımım!”
“Hoş geldiniz.” diyerek hafif bir reverans ile geriye çekildi. Réene kocaman bir gülümseme ile araçtan indi. Derin bir nefesi içine çekerek adamınkine benzer bir neşe ile şakıdı.
“Yuvamıza döndük Adrién!” diyen sesi kendilerini üst katın pencereleri ardından izleyen kadına ulaştı. Baş kahya girişe ilerleyen kadını ve kardeşini üç adımlık bir mesafeden, yolun iki yanında yükselen devasa heykellerin arasından geçerken takip etti. On bir kuşak boyunca idalık görevini üstlenmiş olan Swarovski kadınlarının üzerlerine atlayacakmış gibi duran heykelleri insanı ürkütüyordu. Kapıyı üzerinde gümüş rengi parlak bir göğüs plakası olan general Mina açtı. Koyu saçları ensesinde sıkı bir topuz yapılmış ve çatılı kaşları altında minicik kalan gözleri ile hanımının gelişini izliyordu. Réene içi içine sığmayan bir mutlulukla içeriye girdi. Cam kubbeli büyük giriş hala bıraktığı gibiydi. Büyük taş merdivenlerin üstü gösterişli bir halı ile döşenmişti ve üç büyük sütunu çepeçevre sararak üst kata çıkıyordu. Girişte küçük taşlarla yere döşenmiş bir oda genişliğinde büyük bir Parzaki haritası vardı. Ve şu an haritada çok koyu bir kırmızı taşla işaretlenmiş olan yerde duruyordu. Girişin duvarları büyük aile tabloları ile doluydu. Hemen sağında kalan üçüncü tabloda annesinin deri eldivenli sağ eli obsidyen kılıcının kabzasında dinlenirken, sol eli oturduğu oyma granit tahtın kolunda sıkı bir yumruk halini almış bir resmi vardı. Koyu kahve saçları tepede sıkı bir örgü ile toplanmış, çatılı kaşları altından koyu yeşil gözlerinin öfkesi sanki canlıymışçasına tüylerini ürpertiyordu. Bu tablonun yapıldığı günü hatırlıyordu. Adrién henüz beş yaşına bile girmemişti ve bütün gün sadece küçük bir şortla arka bahçede oradan oraya koşturarak manasıyla çiçekler açtırmıştı. Tablo yapılırken sağ alt köşesine vurduğu küçük elinin izi yağlı boyanın üzerinde katılaşmış ve koyu renk karmaşasında kamufle olmuştu. Réene’nin gözleri o ize kaydı. Kardeşinin, el ayasının küçük bir bölümü ve üzerinde minik minik dört parmak izi gizleniyordu. Merdivenlerin arkasında kalan büyük cam kapılar doğrudan cam kubbeye bağlanıyordu ve buzlu camla arka bahçe gözlerden sakınılıyordu.
Merdivenlerin başında yüzü asık otuzlarının başında görünen bir kadın belirdi. Kalın bukleli saçları tepesinde dağınık bir şekilde toplanmış, birkaç tutamı güzel yüzünü çevreliyordu ve dağınık yakasından omuzlarını süsleyen ince dövmeleri görünüyordu. Boynunu ve bileklerini kaplayan mücevherler kavruk teninde ışıldıyor, çıplak ayaklarıyla ağır ağır gösterişli kırmızı halı ile kaplanmış merdivenlerden inerek gelenlere yaklaştı. Réene kadına karşı sırtını dikleştirdi ve gür kirpiklerinin altından kendisini süzen yeşil gözlerine baktı.
Kadın merdivenlerden tamamen inerek Réene’ye oldukça zarif bir reverans sundu. “Yuvanıza hoş geldiniz hanımım.” derken bakışlarını Réene’nin bakışlarına sabitledi. Aynı soğuk bakışlarla birbirini tartan kadınların arasındaki gerginlik geride duran çalışanları ve Adrién’i rahatsız etmeye başladı. Adrién yine aynı ağırlık hissi ile büzülüp saklanacak delik arayan manasını rahatlatmak umuduyla öne çıkarak yumuşak sesiyle ortamdaki gerginliği dağıttı.
“Hoş bulduk Dewa… Nasılsın?” kadın kendisine döndü ve inci gibi dişleri ile gülümsedi. “Ah Adrién! Ne kadar büyümüşsün, seni neredeyse tanıyamıyordum.” diyerek genç adama sarıldı. Réene’yi çevreleyen boğucu manası hızla geri çekildi.
“Eğer bu kalpsiz ablan seni insanlarda köşe bucak kaçırmasaydı bu kadar üzülmezdim inan.” derken delikanlının bal rengi dalgalı saçlarını okşuyordu ve Réene’nin bakışları bu harekete avını izleyen bir yırtıcı gibi kilitlenmişti.
“Sende bizi görmeye hiç gelmedin ama!” diyerek karşılık verdi Adrién.
“İnci sarayı çok uzak ve ben artık yaşlı bir kadınım.” derken ikilinin gülüşmeleri girişi dolduruyordu. İkiliyi büyük bir dikkatle izleyen Réene, kadın kendisine dönünce “Seni iyi gördüm.” dedi. Şu an arabadaki halinden çok daha rahatlamış görünüyordu.
“Seni hayal kırıklığına uğratmış olmalıyım…” diyerek karşılık verdi Dewa. Sesinde bariz bir sitem vardı. Réene bu yoruma bir tebessümle merdivenleri çıkarak karşılık verdi. “Henüz değil.”
Réene geniş taş merdivenleri büyük bir yorgunlukla çıkarken diğer kadının peşinden geldiğini hissedebiliyordu. Bileklerini ovalarken merdivenin sonunda sağa dönüp koridorun sonuna doğru ilerledi. Koridorun sonunda odasına açılan koyu ahşap kapıyı sessizce açıp içeri girdiğinde diğer kadın da hemen peşinden odaya girdi.
“Gelmezsin sanıyordum.” diyen Dewa’ya doğru döndü. Kadın kapıyı kendisinden biraz daha fazla ses çıkararak kapattı.
“Gelmemeyi denedim.” Dedi Réene monoton bir sesle. Sesli bir nefes verip omuzlarında asılı duran pelerini çıkarıp zümrüt yeşili koltuklardan birinin üzerine attı. Odası da hala bıraktığı gibiydi. Büyük yatak kapının karşısında duruyor hemen solunda balkona açılan cam kapılar ve kapının sağında kalan koltuklar aynı yıpranmışlıkla eskimeye devam ediyordu. Yokluğunda Dewa’nın bu odayı kullanmamış olmasını takdir etti.
“Başka şansım varmış gibi mi görünüyor.” derken saatlerdir ellerinde olan eldivenleri çıkarıyordu. Bileklerini saran kordonları çözmek epey zahmetliydi.
“Vahja’dan ayrılalı neredeyse dört yıl oluyor. Ne sanıyordun ben huzur içinde geberene kadar hepimiz mutlu mesut yaşarız mı?” sorusunu sorarken açamadığı kordonu dişleri ile çekiştirmeye başladı. “Orell’le görüşecek misin?” diye sessizce sordu Dewa. Réene derin bir nefes alarak elinden çıkarttığı eldiveni yatağın üzerine fırlattı. “Bilmiyorum.” diyerek yatağa çöktüğünde Dewa da yanına gelip yatağa oturdu. “İstemiyorsan mecbur değilsin. Sen Swarovskisin, seni yönetemezler-“ derken sözü kesildi. “Yönetemezlerdi çünkü kadınlarımız tüm diyarı yerinden oynatacak kadar güçlüydü ama artık bir oğlumuz var Dewa. Sorumluluğumda olan bir oğul var. Bir erkek!” derken sıkıntıyla yüzünü sıvazladı. “Yedi kuşaktır bu evin içinde doğan tek erkek. Eğer zamanında annem korkaklık etmeyip Vahja’yı almış olsaydı şu an onların karşısında söz dinleyen değil, dinletenler olurduk!”
Dewa destek olmak için genç kadının sırtını sıvazlarken bir umut konuştu “O kadar kötü olamaz.” Réene ona gözleri yuvalarından çıkacakmış gibi bakarken dişlerinin arasından tısladı. “Bugün onları çok net gördüm Dewa! Hepsi de sonunda Swarovski’yi yola getirecekleri şeyi buldukları için çok mutlulardı.” Dewa bir süre sessizliğini koruduktan sonra tekrar sözü aldı.
“Her ne kadar bir erkekte olsa sonuçta o bir Swarovski. Senden hala korkuyorlar, bir şey yapamazlar.”
“Ona Juliet’e odaklanmasını söyledim.” diyen Réene’ye sanki delirmiş gibi baktı Dewa.
“Réene!” diye sesi yükseldiğinde hızla eliyle ağzını kapatarak sesini yuttu. “Sen delirdin mi! Juliet kaç yaşında? Kırk beş mi ? elli mi?” dedi.
“üstelik Juliet Adrién’i korumasına alsa bile Celene seni bir şekilde sürecek.” Dedi ayan beyan ortada olan bir şeyi anlatıyormuş gibi.
“Süremez.” dedi Réene, odaya girdiği andan beri en sakin ses tonuyla.
“Evet sürer!” diyerek karşı çıktı Dewa.
“Bana bir şey yapamaz! Cevher’i ben ayakta tutuyorum.”
“Yine de seni Gök Yakut’u almak gibi saçma bir fikirle Cevher’den uzaklaştıracaktır.” dedi. İkisi arasında garip bir sessizlik yaşandı.
“O zaman Gök Yakut’u alırım.” dedi Réene kendinden emin bir şekilde.
“Réene aynı şeyi annemize de yaptılar, amaçları hiçbir zaman Gök Yakut olmadı biliyorsun…” dedi Dewa mırıldanarak.
İkisi de bir süre sessiz kaldıktan sonra Réene çıldırmış gibi odanın içinde bağırmaya başladı. “O lanet ökse otunu takıyor! Sende gördün Dewa!” Dewa ona sessiz olmasını söylerken Réene bir hışımla ayağa fırladı.
“Bu benim lanetim değil de ne söyler misin? Neden… Bir düzüne aşk çocuğu ile baş edebilirdim. Neden… Tüm diyarı ayaklarının altına sererdim ama… Neden bir erkek?”
Gri gözleri yaşlarla dolarken odaya ağır bir hava çöküyor, Dewa’yı altında eziyordu. “Şimdi kadının biri bir ot parçasını alacak mı diye sürekli diken üstünde olmalıyım! Ben ölsem bile onu rahat bırakmayacaklar Dewa. Onu bundan nasıl koruyacağım ?” derken hiddetle elini savurdu. Dewa zorlandığı her halinden belli olan bir şekilde “Réene… Mana… Lütfen!” diye mırıldandığında Réene’nin dikkatini çekti. Dewa’nın ışığı kaçmış gözlerini ve neredeyse kendinden geçmiş halini gören Réene “Lanet olsun!” diyerek odanın Dumanlı denizi gören büyük balkonuna çıktı. Öfkeyle çarptığı kapının sesi odanın içinde yankılandı.
Dewa uzun bir süre nefeslenip biraz kendine geldikten sonra, Réene’nin de sakinleşmiş olmasını umarak balkona çıktı. Réene ellerini taş tırabzanlara dayamış, gözlerinden birkaç ton daha koyu olan karanlık denize doğru bakıyordu. Dewa’nın gözüne bir an için olduğundan çok daha yaşlı gözüktü genç kadın.
“O benim kardeşim… Öylece onların ellerinde oyuncak olmasına müsaade edemem. Bunu nasıl yaparım?” titreyen sesiyle fısıldadı Réene. “Erkek kardeşini bile koruyamayan bir kadına kim tabi olur ki?”
Ökse otu koşulsuz bir adanmışlığın simgesiydi. Vas Rosa da doğan kadınlar ne kadar güçlüyse erkekler ise bir o kadar zayıftı. Zoya Olien, iktidarına gölge düşmemesi için çok önceden tahta yakınlık derecelerine göre erkeklere bağlayıcı yasalar koymuştu ama Kızı Gaila… O tüm soylu erkekleri meleklerin ellerinde oyuncak edecek olan fermanı imzaladı.
“Tarihte pek çok erkeğin çeşitli yöntemlerle, Melekler Yönetimi’ne karışma çabalarına hepimiz tanık olduk. Erkekler onlara tanınan haklarla, ilk fırsatta annelerini, vasileri olan kadınlarını ve Meleklerin Yönetimi’ni hor gördüklerine tüm diyar şahit olmuştur! Zois ve adaları, Mavi Topraklarla birlikte bizimle tek bir yönetim kurmak istediklerini söylediklerinde, onları kudretli annelerimizin şefkatiyle kabul ettik. Tek ve büyük, ihtişamlı Cevher adına onları doğanın kutsal saydığı, mananın ilmine erişmiş olan güçlü kadınlarımızla eşit saydık. Ve onlar oğullarımızı yalanları ile kandırarak Merküt şehrinde yüzbinlerce anne ve henüz annelik makamı ile kutsanmamış kadınlarımızı katlettiler. İlmin doğduğu, tüm diyarları aydınlatan ışığımızı söndürdüler… Tıpkı binlerce yıl önce yaşamış atalarının, ilmin ışığı Hypatia’ı söndürdükleri gibi! Bugün şunu anlıyoruz ki; Tarih ilminin kudretine inanmalı ve aynı hatalardan sakınmalıyız. Kendini göz ardı ederek gösterilen şefkat ve merhamet, doğrudan kadının öz hakları çıkarıyla çelişmektedir. Bu nedenle, erkekler onları doğurup yetiştiren annelerine ve sorumluluklarını kabul eden kadın vasilerine tabi olmalıdır. Ancak bu şekilde toplumumuz Melekler Yönetimi’nin kuruluşundaki parlak ışığına yeniden kavuşabilir.”
Melekler Yönetimi, Galia Olien Lavoiser… Doğa’nın Kaideleri Üzerine’ye kuruluşunun 50. Yıl dönümünde eklenmiştir. (Aydınlanmanın 291. Yıl dönümü)
Çünkü Galia, erkeklerin Melekler Yönetimi’ne -Zoya Olien’in doğrudan soyundan gelen kadınların melek adı ile anıldığı ve doğum hakkı ile bir üyesi olduğu (aynı zamanda saray kadını), birinci kademe yönetim meclisinin adıdır. - karışmaları riskini tamamen ortadan kaldırmak istiyordu. Bu nedenle meleklerin bir erkekle kutsal bir bağ ile birleşmesini yasakladı. Melekler, müreffeh bir toplum ideali altında evlilik haklarından geri dönüşsüz olarak feragat etmek zorunda kaldılar…
Onlar yönetime gelecek olan yeni nesli doğurabilirler. Ancak karşı cins ile aralarında doğanın temennisi olan bir sevgi bağı ile birbirlerini tamamlamaları katı suretle yasaklanmıştı. Melekler Yönetimi, meleklerden doğan ve yarı soydan olan erkekleri; Yönetimin bu katı kuralları doğrultusunda olabildiğince ezmek, kendilerine eşit olamayacaklarını topluma vurgulamak amacıyla Vas Rosa ve sarayın kadınlarına bedel olarak almaya başladılar. Hanımının sadık hizmetkarları olmaları için... Böylece Melekler Yönetimi’nin yüzyıllardır içten içe çürümüş olan yönetimleri ve iktidar hırsları yüzünden kendilerince gelenekler uydurdu.
Halktan olan kadınların soy, miras ve yönetim gibi yasal sorumlulukları varken; erkeklerin çalışıp eşi ve çocuklarının maddi ve manevi güvenliğini sağlamalarını gerektiren aile kurma sorumluluğu vardı. Yasal sorumlulukları yerine getiremeyecek durumda olan kadınların ve ailenin geçimini ve güvenliğini sağlayamayacak olan erkeklerin evlenmesine izin verilmezdi. Bu sayede sorumluluklar kadın ve erkek arasında eşit olarak bölüştürülmüş olur, toplum bir arı kovanı gibi kraliçeye tabi olarak büyük bir düzen içerisinde işlerdi.
Halk içinde ışıldayan bu sistemin yanında Cevherde soyluluk, erkekler için aşağılanma, ezilme ve hor görülmeye denkti. Henüz soylu bir kadınının hizmetinde olmayanları diğerlerinden ayırmak için doğa ananın kızları sayılan; ağaçların üzerlerinde bir asalak gibi yaşayan, ökse otunu saçlarına takmak zorundalardı. Yönetim, sadık hizmetkarlar oluşlarını başlarında bir taç gibi gururla taşımaları emrediyordu. Yönetimde her daim kadınların yanında bir asalak olduklarını hatırlatmak için. Tabi bunlar, halkın gözünden melek diye anılan soylu kadınların dile getiremediği karanlık sırlardan biriydi halktan birinin bunun anlamını bilmesi beklenemezdi.
Işık dibini aydınlatmaz demişti Leyla Swarovski. Bu nedenle tamamen karşı çıkmıştı Zoya Olien’e. Doğa her şeyin birbirini tamamladığı kusursuz bir denge ile kuruluydu. Bir cinsiyete karşı yapılan ayrımcılık sadece o dengeyi bozardı. Dengeyi bozmak yüzyıllardır işledikleri manayı zayıflatacağını savunuyordu. Yasalar toplum içinde erkekleri, özellikle saraya yaklaştıkça kopkoyu bir karanlık içinde yaşamaya mahkum ediyordu. Bu yüzden Swarovski kadınları ve saray kadınları her ne kadar birbirlerine yakın gibi dursalar da tarih boyunca hep birbirlerine zıt düşmüşlerdi. Bugün yeniden oldukları gibi…
“Işık dibini aydınlatmaz.” diyerek Leyla Swarovski’nin sözünü hatırlattı Dewa. “Ben ışık saçmam.” dedi Réene, ağır ağır bileklerini ovarak. “Bunu biliyorlar.”