1. Bölüm — Dört Duvar Arasında
Giriş
.
Çığlıklar..
Nereden geldiklerini bilmiyordum. Kime ait olduklarını, kimin canının yandığını, kimin yardım istediğini bile bilmiyordum. Bildiğim tek şey, seslerin duvarlara çarpıp yeniden üzerime geldiğiydi.
Kıpırdamaya çalıştım. Bileklerimdeki bağlar tenime gömüldü. Acı, bedenimde dolaşan son güç kırıntılarını da alıp götürürken gözlerimi daha sıkı kapattım.
Görmemek hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Karanlık zaten her yerdeydi.
Ve ben, gözlerimi açarsam karşılaşacağım şeyin çığlıklardan çok daha korkunç olabileceğini biliyordum.
Yere oturmuştum.
Vücudum, pis ve ıslak zemine temas etmekten rahatsız olmuyordu. Aksine, hareketsizce bir şeylerin bitmesini bekliyordum. Her yanım yapış yapıştı. Etrafımı saran ağır koku, nefes alışverişlerimi zorlaştırıyordu. Ellerimi kulaklarımdan çekip bir yerlere tutunmak, bulunduğum yerden kurtulmak istiyordum.
Ama bedenim, aklımın verdiği emirleri dinlemeyi çoktan bırakmıştı.
Her ne kadar bu istek içimi parçalasada bir şeylere karşı çıkamıyor, haykıramıyordum.
Sesimi kimseye duyurmaya çalışmıyordum.
Sanki kurtulmak isteyen ben değilmişim gibi yaşadıklarıma boyun eğiyordum. Belki de insan, değiştiremeyeceği şeylere karşı koymaktan yorulduğunda böyle oluyordu. Önce çırpınıyor, sonra direniyor, en sonunda da kendi sessizliğine sığınıyordu.
Benim sessizliğimse artık bana ait değildi.
Bu, bir güç gösterisiydi. Yaşadıklarımı unutmak isteyişimin bir işaretiydi benim için.
O tiz çığlıklar hiç kesilmiyordu.
Alışmam gereken o sesler bedenime ulaşıyor, ardından duvarlara çarpıp yeniden yankılanıyordu. Bedenim bu seslere karşı bitkindi ama artık karşı koymak da istemiyordu.
İçimden bir ses, Ben de alıştım. Ben de herkes gibi alıştım, demek istiyordu.
İstiyordum.
Artık alışmıştım.
Ve tek alıştığım şey, kendimle olan mücadelemdi.
O tiz çığlıklar gibi, kendi içimdeki haykırışlarıma da alışmıştım. İnsan kendi sesini bile duymamaya başladığında, geriye ne kalıyordu?
Belki yalnızca nefes almak.
Belki de yaşamaktan vazgeçememek.
Zaman, hiçbir şeye çare olmadığı gibi alışkanlıklarımı da başka bir yöne sürüklüyordu. Ben buraya alışamamıştım ama içimde kendime açtığım savaşa alışmıştım. Güçsüz bedenim, bir zamanlar inanmak istemediği sözlere boyun eğmişti.
Zamanın çok hızlı geçtiği doğruydu.
Gerçekten de doğruydu.
Düne kadar küçük bedenim, yalnız kalmayacak kadar savunmasız ama bir o kadar da güvendeydi. Şimdiyse kocaman olan cüssem, hiç göründüğü kadar savunmasız değildi. Fakat güvende de değildi.
Büyümek, insanı her zaman güçlü yapmıyordu. Bazen yalnızca acılarını daha iyi saklamayı öğretiyordu.
Ben de saklamayı öğrenmiştim.
Korkumu, öfkemi, içimde hâlâ bir yerlerde yaşamaya çalışan o küçük kızı…
Ama insan, kendinden ne kadar kaçarsa kaçsın, kendisini geride bırakamıyordu.
Ben hiçbir zaman ait olmam gereken yerin burası olduğunu hissedememiştim.
Ait olduğum yer burası değildi.
Her zerremle burada olmamak için direnirken, yine burada oluşuma rağmen varlığımı korumaya çalışıyordum.
Benim için bu dört duvarın diğer yerlerden tek bir farkı yoktu. Kapkaranlık ve eziyet dolu bu koca yaşam, benim için bir mezarlıktan bile daha tehlikeliydi.
Bir mezar bile daha nefes alınabilir bir ortamın göstergesiydi. En azından dışarıda, gökyüzünün altında ve yapayalnız olurdun.
Kimsenin ulaşamadığı toprağın altı bile buradan daha az tehlikeliydi.
Çünkü toprağın altında senden bir şey olmanı beklemezlerdi.
Buradaysa yalnızca hayatta kalman yetmiyordu. Kim olduğunu, neye benzediğini, ne hissettiğini bile başkalarının belirlediği bir dünyada kendin olarak kalmaya çalışıyordun.
Ve bazen bunun, yaşamaktan çok daha zor olduğunu düşünüyordum.
Ben Luna.
Hayata karşı bir neden arayan kişiydim. Bir nedene tutunmak istiyordum. Herkes gibi, her şeyi unutmak için bir neden arıyordum.
Kendimi unutmak için…
Ama insan kendini unutmak istediğinde bile geçmişinden bütünüyle kurtulamıyordu. Bazı anılar zihninin en karanlık köşelerinde saklanıyor, sen onları hatırlamadığını sanırken bile varlığını sürdürüyordu.
Belki de en çok bundan korkuyordum.
Bir gün buradan çıkarsam…
Yaşadıklarım benden geriye hiçbir şey bırakmamış olursa?
Bir zamanlar neye güldüğümü, neyi sevdiğimi, kim olduğumu unutursam?
Kurtulmak uğruna, kurtulmaya çalışan o kızı kaybedersem?
Gözlerimi açtım.
Karşımda yine aynı karanlık, aynı duvarlar ve aynı çaresizlik vardı. Değişen hiçbir şey yoktu.
Tam yeniden başımı öne eğecekken bileğimde tuhaf bir sıcaklık hissettim.
Önce bunun, tenime gömülen bağların yarattığı acı olduğunu düşündüm. Bileğimi hafifçe oynattım. Bağlar derime sürtündü ama hissettiğim şey acı değildi.
Sıcaklık, derimin altında bir anlığına yayıldı.
Nefesimi tuttum.
Çığlıklar devam ediyordu. Duvarların ardında birileri hâlâ yardım istiyordu. Fakat o birkaç saniye boyunca sanki bütün sesler benden uzaklaşmıştı.
Başımı kaldırıp etrafıma baktım.
Kimse yoktu.
Bileğime yeniden dokunmaya çalıştım ama ellerim bağlıydı. Hissettiğim şey çoktan kaybolmuştu. Geriye yalnızca derimin üzerinde kalan hafif bir ürperti kalmıştı.
Yorgunluktan kaynaklandığını düşündüm.
Başka ne olabilirdi ki?
Burada insan, bedeninin verdiği işaretlere bile güvenemiyordu.
Gözlerimi kapattım. Bir daha aynı hissi yaşamak istemediğimden değil, ne anlama geldiğini öğrenmekten korktuğumdan…
Sonra kendime kızdım.
Neden korkuyordum?
Zaten kaybedecek neyim kalmıştı?
Belki de cevap buydu. İnsan her şeyini kaybettiğini düşündüğünde bile içinde korumaya çalıştığı bir şey bulabiliyordu. Benim içimde de hâlâ vazgeçmediğim bir şey vardı.
Adını koyamıyordum.
Ama oradaydı.
Ve ben, bugünün yarın olacağını düşünmeden, kaçmaya bile çalışmamıştım.
Biliyordum, bu benim zorunluluğumdu. Yaşamam gereken hayat buydu.
Çünkü hayat kimseye eşit davranmıyordu.
Ben de hayatı kabullenmiştim.
Ama kabullenmek, vazgeçmek demek değildi.
Ne kadar görmezden gelinirsem gelinsin, benim gibi dışlananların sesi olmaya devam edecektim.
Çünkü biliyordum ki ne kadar farklı olursak olalım, hissettiğimiz duygular aynıydı. Hayallerimize ulaşmak için mücadeleyi bırakmamamız gerektiğini de biliyordum.
Belki bir gün buradan çıkacaktım.
Belki bir gün gökyüzüne bakarken üzerimdeki karanlığın bana ait olmadığını anlayacaktım.
Belki de o güne kadar kendimi korumam gerekecekti.
Ne olursa olsun, içimdeki o küçük kızın tamamen susmasına izin vermeyecektim.
Çünkü bu dünyada benden alınabilecek pek çok şey vardı.
Ama kim olduğumu unutmaya zorlanmakla, gerçekten unutmak aynı şey değildi.
Ve ben henüz kendimden vazgeçmemiştim.
Bu da benim savaşımdı.
Hoş geldiniz, Dolunay’ın Ardına..