Doğum Günü Yıldızı 🌟

1677 Words
Yıldız Demirtaş, Sabah gözümü açtığımda, annem başımda bitmişti bile. “Hadi Yıldız, geç kalacaksın dershaneye,” diyordu önce. Ve evet üniversiteyi kazanamayan tek demirtaş ben oldum sanırım. Bu yüzden bu sene tekrar hazırlanıyorum ve dershaneye gidiyorum... Sonra birden yumuşayıp, “İstersen bugün gitme kızım, doğum günün ne de olsa,” cümlesine bağlıyordu. Zor da olsa kalktım. Bütün günü doğum günü hazırlıklarıyla boğuşarak geçirmek istemiyordum. Ha, bu arada evet, bugün benim doğum günüm. Kahvaltımı yapıp kendimi apar topar dışarı attım. Anneme kaç kez istemediğimi söyledim bu parti işini, ama kimse beni duymadı. “Bu ailede her çocuğun 18. yaşı partiyle kutlandı. Seninki de öyle olacak,” deyip kestirip attı. Tartışmaya bile gerek duymadı. Göz önünde olmayı sevmiyorum. Bunu anlayan yok ama. Çantamı kaptım, metroya atladım ve doğru dershaneye gittim. Ders biter bitmez telefona baktım. Annem üç kere aramış. Hemen geri döndüm. "Efendim anne?" "Kızım, nerde kaldın? Hadi ama, halanlar bile geldi, sen yoksun!" "Tamam anne, dersim yeni bitti. Geliyorum hemen." "Tamam, hadi çabuk ol," deyip kapattı. Hemen metroya koştum. Benle beraber yaşlı bir kadın da bindi ama metro ağzına kadar doluydu. Ayakta kaldık. Hadi ben neyse, bu yaşlı kadına biri yer verir diye düşündüm ama nafile. Herkes öyle oturmuş ki, sanki koltuklar babalarının malı. Kalabalık arttıkça arkaya doğru sürüklendik. Artık oturanlarla dip dibeydik. Kadıncağız, yüzünü insanların suratına çevirip duruyor, belki biri utanır da yer verir diye umutlanıyordu. Tam önümüzde oturan genç bir adam vardı. Ben bir ona, bir yaşlı kadına bakıyorum. Ama nafile, ya anlamıyor ya da anlamazlıktan geliyordu. Derken metro aniden fren yaptı. Kadını tutayım derken dengesizce sendeledim ve kendimi bir anda o adamın kucağında buldum! O da pişkin pişkin sırıttı. "Deminden beri kucağıma oturmak için mi bakıyordun?" dedi. “Dedi ya!” İçimden geçirmedim, bildiğin patladım: "Ne diyorsun sen be?! İki saattir şu kadına yer verirsin diye bakıyorum ama nerdeeee! Öküz olsa anlardı şimdiye kadar!" Şaşkınlıkla bana döndü. "Ne? Nasıl yani? Neden yer vereyim ki, anlamadım?" "Anlamazsın zaten, belli!" dedim, gözlerimi devirdim. Bir an duraksadı, sonra ciddileşti: "Çok özür dilerim… Ben ilk kez metroya biniyorum da, gerçekten bilmiyorum. Burası sizin yeriniz miydi? Yani, cidden bilmiyordum." "Ne diyorsun sen be? Dalga mı geçiyorsun?! Komik mi bu şimdi?" "Yoo, niye komik olsun ki?" "Offf, bırak yaa..." dedim ve göz devire devire arkamı döndüm. Biraz sonra kalkıp yerini yaşlı kadına verdi. Sonra da gelip yanıma dikildi. "Ben… gerçekten ilk kez bindim. Binmek zorunda kaldım." "Off… bana ne ya?" dedim, sırtımı döndüm Metrodan indim. Tam nefes alacağım derken, o çocuk da arkamdan indi. "Sen beni mi takip ediyorsun ya?!" dedim, sertçe. Başını yana eğdi, umursamaz bir ifadeyle telefonunu açtı. "Kardeşim, ben geldim. Sen neredesin?" dedi ve farklı bir yöne doğru yürüyüp gitti. Bir an afalladım. İçten içe “bozulmadım ki ben, yani ne olacak” desem de, biraz bozulmuştum. “Aman, banane!” deyip evin yolunu tuttum. Eve geldiğimde tam bir curcuna vardı. Annem kapının önünde beni karşıladı. "Aahh Yıldız, neredesin sen acaba?" "Anne ya, sanki evleniyorum!" "Vallahi kızım, evliliğini düşünemiyorum. Şuna bak, herkes hazır ama doğum günü kızı ortada yok!" Kollarını beline koymuş, tam bir organizasyon kurbanıydı. "Hadi çabuk ol, yatağına koydum kıyafetlerini. Hemen giyin!" Dedim ki, bari azıcık da olsa bir nefes alayım... ama nerde! Odaya gittim, yatağın üstüne fırlatılmış elbiseyi görmemle çığlığım bir oldu: "Anneee ben bunu asla giymeemmm!" Annem hemen kapıda bitti. "Saçmalama! Oraya da eşofmanla gidemezsin Yıldız. Hadi, giyin!" "Offf anne yaa! Bari kot falan giyseydim." "Ne kotu, ne kotu?! Saçmalama Yıldız!" Tam o sırada ablam Deniz odaya daldı. "Hadi bakalım, makyaj da yapıcaz canım kardeşim!" "Ne?! Yoo, yok işte! O olmaz!" Ben kaçmaya yeltenirken kollarımdan tutup yatağa oturttu. "Hayır hayır, önce saç, sonra makyaj!" "Off bunlar beni delirtecek gerçekten!" Elbiseye tekrar baktım. Pembe. Uçuş uçuş, tüllü müllü... Ben küçükken bile pembe sevmezdim ki! "Olay çıkacak!" dedim içimden. Tam pes edecekken, annem tekrar geldi. "Kızım, hâlâ giyinmemişsin!" "Anne... Allah aşkına. Ben bunu giyer miyim ya?" O sırada babam girdi içeri, dış kapıyı daha yeni kapatmıştı. "Kızlarııım! Ne durumdasınız bakalım?" "Baba! Anneme bir şey de! Bana gene balerin elbisesi almış!" Babam kahkaha attı. "Bak bak! Ada Hanım, sen benim Yıldız’ıma gene ne numaralar yapıyorsun bakalım?" Annem elini salladı. "Bak Kuzey, sakın karışma! Bugün onun doğum günü. Başka ne giyebilir?" " Mesela... bunu!" Elindeki kutuyu bana uzattı. Şüpheyle aldım, ama açınca bir an umut ışığı parladı içimde. Evet... diğerine benziyor ama en azından siyah! "Oooh be! Kahraman babam!" deyip boynuna sarıldım. Annem söylenmeye başladı: "Yaa Kuzey! Bu ne? Cenazeye mi gidiyoruz?!" Babam gülüp omuz silkti: "Hadi hadi, çözüldü işte. Ben kaçıyorum. Siz de geç kalmayın!" Ve arkasına bile bakmadan çıktı. En azından babamın getirdiği siyah elbiseyi giydim. Evet, o da uçuş uçuş… Ama olsun, siyah. En azından beni biraz olsun yansıtıyor. İçime sinmese de giydim, aynada kendime şöyle bir baktım. “Yıldız, sen değilsin bu…” dedim içimden ama artık çok geçti. Tam o sırada ablam geldi, elinde bir çift topuklu ayakkabıyla. Bir ayakkabıya baktım, bir ona. "Abla… Ben bunu giyemem." Gözlerini devirdi. "Kızım saçmalama, 18 yaşına geldin. Bir kere topuklu ayakkabı giydiğini görmedik! Bari 10 dakika giy. Pastayı üfledikten sonra çıkarırsın." "Of... Tamam," dedim, iç geçirerek. Ama yanıma hemen spor ayakkabılarımı da aldım, çünkü planlıyım. Ablam beni odasına götürdü. "Abla, ne olur sadece saçımı yap. Makyaj falan istemiyorum." "Ya Yıldız… Bugünlük itiraz etmeden durur musun lütfen?" “Offf…” dedim, pes ettim ve oturdum koltuğa. Saçlarımı yaptı. Böyle maşayla kıvırcık kıvırcık bir şey yaptı… Normalde dalgalı saç severim ama bu baya “gelin başı” oldu. Sonra makyaj... Eyeliner, allık, parlatıcı filan. Aynada kendime bakınca resmen tanıyamadım. Tam o sırada annem kapının önünden seslendi. "Kızlar! Hâlâ hazır değil misiniz? En son biz gideceğiz, bizim doğum günümüz ya!" Ablam gülerek cevap verdi: "Tamam anne, az kaldı! Geliyoruz." Ve sonunda… çıktık. Öyle heyecanlıydım ki. Herkesin gözünün üzerimde olacak olması beni geriyordu. Ama kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum. Parti dediğin ne olabilir ki zaten? İnsanlar gelir, kutlar, iki lokma bir şey yer, pasta kesilir ve biter. En azından ben öyle umuyordum. Ama bizde işler öyle yürümüyor. Kafeye girer girmez, ışıklar yandı, herkes bir ağızdan bağırdı: "İyi ki doğdun Yıldııııız!" Kulağım çınladı resmen. Gülümseyerek ortama girmeye çalıştım ama içimden tek düşündüğüm şey: Keşke spor ayakkabılarımı şimdi giyseydim. Herkes bir şeyler söylüyor, sarılıyor, hediyeler veriyor. Ama ben en çok pastanın gelmesini bekliyordum. Çünkü pastayı üfleyince serbest kalacaktım, öyle düşünüyordum. Sonunda pasta geldi. Üzerinde koca bir "18" mumu. Herkes telefonunu açtı, ışıklar kapandı, alkışlar başladı. Derin bir nefes al Yıldız, dayan az kaldı. Mumları üfledim. Herkes alkışladı. Ablam hemen yanıma gelip fotoğraflar çekmeye başladı. Gülümsedim. Gülümsedim. Gülümsedim. Çenem tutulmak üzereydi. Ama sonra… ayaklarım acımaya başladı. Topuklu ayakkabılar… Bu neymiş be? Ayakta durdukça tabanlarım ağlıyor resmen. Hemen bir fırsat kollayıp kalabalıktan sıyrıldım. Çantamı almak için salondan çıktım, ayakkabılarımı değiştirecektim. Spor ayakkabılarımı giyip derin bir nefes almak istiyordum sadece. Ama işte o an… Koridorun köşesini dönerken ayağım takıldı. Topuklunun biri halıya girdi, dengem kaydı. “Ahh!” dedim, tam düşecekken biri kolumdan tuttu. Şokla başımı çevirdim… O çocuk. Metrodaki çocuk. Karşımda, eli hâlâ kolumda. Üstü başı düzgün ama şaşkın. Tam o sırada cebindeki telefon çaldı. Bir yandan bana bakarken, öbür yandan telefonuna baktı. Ve en kötüsü… Arkamda "Erkekler Tuvaleti" yazıyordu. Ben? Erkekler tuvaletinin tam önünde. O? Oradan yeni çıkmış. Hayatımın en garip doğum günü sahnesi böyle başladı işte... Kolum hâlâ onun elindeydi. Göz göze geldik. Yüzüme hafif bir gülümseme yayılmıştı ama sinirden mi utanmaktan mı belli değil. "Yani," dedim sonunda, "bu da oldu. Bir doğum gününde erkekler tuvaletinin önünde düşüp, kucağına düştüğüm çocuğun elinden destek alıyorum." Gülümsedi. Bu sefer pis pis değil. Sadece… gerçekten gülümsedi. "Seninle her karşılaşmam böyle mi olacak bilmiyorum ama alışmaya başlasam iyi olacak galiba," dedi. Ben gözlerimi devirdim. "Sen ne alaka burda ya? Yine tesadüf mü bu şimdi?" diyerek doğruldum. "Yok," dedi, omzunu silkti. "Kuzenimin doğum günü daveti… Ama anlaşılan asıl doğum günü yıldızı sensin." "Hayır," dedim refleksle. "Yani evet… Ama hayır! Neyse boşver, ne diyorsun ya sen!" Gülümsedi yine. Sanki sinirlenmem hoşuna gidiyordu. "Bu arada," dedi. "Az önceki gibi düşmeye devam edeceksen, bu topuklu ayakkabılarla partiyi tamamlaman zor. Yardım ederim ama yorucu olabilir." "Çok komik." Dedim, alaycı şekilde. "Ben zaten ayakkabımı değiştirmeye gidiyordum. Sayende biraz geç kaldım ama sağ ol." "Ne demek," dedi, hafif eğilerek. "Ben buradayım nasıl olsa, ihtiyaç olursa yine düşebilirsin." O an istemsizce güldüm. Sonra hemen toparladım kendimi. "Seninle işim bitti. Hoşça kal." dedim ve lavaboya doğru yürüdüm. Arkamdan bir cümle fısıldadı: "Yıldız… Değil mi?" O an durdum. "Adımı nerden biliyorsun?" "Sen pastayı üflerken ordaydım. Herkes bağırdı ya. İyi ki doğdun Yıldız…" Başımı çevirmedim. Ama içimde garip bir şey vardı. Karışık. Sinir, heyecan, utanç… Belki de sadece… bir şeylerin başlayacağına dair o tuhaf his. Sadece bakakalmıştım. Gülümseyip, "Ben de Rüzgar bu arada," dedi. "Aa öyle mi?" "Evet, genelde burada memnun olunur ama sen pek olmadın sanırım." "Ayy evet oldum ama… malum, benim acil bir işim var. Yani… tekrar düşmeden," deyip kaçar gibi lavaboya girdim. Kapıyı kapatır kapatmaz aynaya baktım. Oofff Yıldız ne yapıyorsun kızım? Benim erkeklerle sadece kavga ederken işim olur. Güldü, şaka yaptı… e ben de güldüm. Ee yani? Ee yani! İşte bu kadar. Hem çok da ukala birine benziyor zaten. Boş ver Yıldız, boş ver! Hemen tuvaletin içine girdim ve oturdum. Ayakkabılarımı çantadan çıkardım, topukluları bir kenara koyup spor ayakkabılarımı giymeye başladım ki… kapı açıldı. Birileri girdi. Hemen sustum. Ama o ses… Ablam ve Elif ablaydı bunlar. Elif Abla, “Ayy Deniz gördün mü? Yanımızdan geçerken nasıl baktı sanaaa!” “Yaa Elif, bilmiyorum…” “Saçmalama, neyini bilmiyorsun Deniz? Bildiğin bakıştınız resmen. Hem çok da yakışıklı, vallahi! Tam sana göre. Hem de nasıl bunca zaman tanışmadınız onu da anlamıyorum. Umut senin kuzenin, o da Umut’un kuzeni. Neydi adı…” “Rüzgar.” “Evet işte, Rüzgar!” O an elim ayakkabı bağcığında dondu kaldı. Nee? Ne diyo bunlar ya? Bu Rüzgar… o Rüzgar mı? Umut’un kuzeni Rüzgar mı? Hayır ya, o kadar tesadüf olur mu? Hem ben... az önce az kalsın adamın üstüne devriliyordum! Ayy Yıldız sen neye düştün yine ya! Ardından gülerek çıktılar. Kapının arkasında birkaç saniye daha öyle kaldım, sonra derin bir nefes alıp çıktım. Aynada kendime son bir kez baktım. “Toparla kendini kızım… 18 yaşını devirdin, bu hızla olayları da devireceksin yoksa!” Ayakkabımı sıkıca bağladım, saçımı düzelttim ve lavabodan çıktım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD