Tatlı Avakado 🥑

1312 Words
Yıldız Demirtaş, Eve geldiğimde anahtarım yoktu; çünkü ablamda kalmıştı. Sessizce kapıyı çaldım. Annem hemen açtı. “Yıldız? Ne oldu, erken gelmişsiniz. Ablan nerede?” “Benim midem bulandı da… Gelmek istedim. Onlar kalmak istedi.” “Ne? Ah ah! Deniz seni tek mi bıraktı bu saatte?” “Yok yok, beni eve bıraktılar, sonra geri döndüler.” “İyi bakalım… Geç hadi.” dedi ama üstünde sadece bornoz vardı. Ayy… Sanırım zamansız gelmişim. Koşar adımlarla odama geçtim. Üstümü çıkarıp kendimi banyoya attım. Kafam o kadar doluydu ki… Offf bu nasıl bir histi böyle? Asla alışık değilim bu hâle. İçim desen kıpır kıpır. Duştan çıkınca biraz kendime geldim. Ama içimdeki o kıpırtı hâlâ durmuyordu. Kalbim sanki her an bir şey olacakmış gibi çarpıyor, zihnim o anı defalarca başa sarıyordu. Ne alaka ya… Sadece eve bıraktı, o kadar. Ama göz göze geldiğimiz o saniye... O saniye başka bir şeydi. Üzerime en sevdiğim pijamamı geçirdim. Hani şu yeşil avokadolu olan. Komik ama rahat. Yatağa uzandım. O an radyoda çalan şarkı hâlâ kulaklarımda dönüyordu. Telefona uzanıp hemen buldum. 🎶 Öyle de güzeldi gözleri 🎶 🎶 Bıraksam içine bi kendimi 🎶 🎶 Tutuştur içine çek beni 🎶 🎶 Yavaş, yavaş 🎶 Şarkıyı dinlerken nasıl dalmışım bilmiyorum… Gözümü açtığımda sabah olmuştu. Annemin sesi yankılanıyordu odanın içinde. “Yıldız! Yıldız hadi kalk artık, kalk!” “Mmm… Ne oldu anne ya?” “Kızım sabah oldu, kahvaltı hazır. Hadi kalk. Geldiğimden beri yan yatıyorsun, hâlâ uyanmamışsın.” “Hadi ya… Ayılamıyorum anne. Uyandırdın mı beni?” Bedenim hâlâ yorgundu. Elimi uzatıp telefona baktım. Saat daha dokuzdu. “Anne ya, bu saatte niye kaldırıyorsun beni? Benim dersim öğleden sonra.” O anda annem kapının eşiğine tekrar geldi. “Kızım misafirler gelecek, o yüzden kalk diyorum.” “Ne? Kim?!” “Halanları kahvaltıya çağırdım. Hadi kalk.” deyip çıkıp gitti. İçimden koca bir “Offff” çektim. Şu an kalkmak isteyeceğim son şey halamın kahvaltısıydı. Gene başlayacak yok sen kızsın ne boksu gel avukat ol bilmem ne. Ama belli ki kaçış yoktu… Yorganı başımdan aşağı ite ite doğruldum. Gözüm hâlâ kapalıydı ama kulaklarımda hâlâ o şarkı çalıyordu… Ve nedense içimde bir gülümseme vardı. Hemen telefonumu alıp internetimi açtım. Bir umut belki mesaj vardır dedim ama hiçbir şey yoktu. Hemen i********:’a girdim belki bir arkadaşlık isteği filan olabilirdi. Ana sayfa açılır açılmaz karşıma düşen ilk hikaye neydi, bilin bakalım? Ablamın... yani Deniz’in hikayesi. Gece paylaşılmış. Fotoğrafta ablam, Elif abla, Umut abim ve o… yani Rüzgar. Dördü birlikte, kahkahalarla gülümsedikleri bir kare. Elif abla selfie çekmiş, Rüzgar en köşede durmuş ama yüzündeki gülümseme net. Umut abim kolunu ablamın omzuna atmış, o an her şey o kadar samimi ve neşeli ki... İçimde bir şey cız etti. Bir yumruk gibi oturdu boğazıma. Sinirle telefonu yastığın üzerine fırlattım. “Salak Yıldız,” dedim kendi kendime. “Sen de gece boyunca ne hayaller kurdun... ne saçma şeyler düşündün.” Bak işte, gör. Senin ne işin olur ki onun gibi biriyle? Tabii ki de ablamı seçecek. Zeki, güzel, sosyal, ışıl ışıl biri. Beni mi seçecekti yani? Zaten hatırlıyorum… İlk aşk hikâyem, ortaokuldaydı. Sınıfta bir çocuk vardı. Farkında olmadan sürekli ona bakıyormuşum. Belki de ilk defa birini öyle merak etmiştim. O da bir gün herkesin içinde gelip, hiç utanmadan, bağırarak: "Niye bana bakıp duruyorsun? Bana mı aşıksın? Hiç boşuna heveslenme. Ben sana bakmam!" demişti. Arkasından kahkahalar patladı tabii. Arkadaşlarıyla birlikte öyle bir gülmüşlerdi ki… o ses hala kulağımda çınlar bazen. O kadar çok üzülmüştüm ki. Ama gözyaşı dökmedim. İlk kavgamı da işte orada etmiş oldum. "Ne bakacağım sana be!" diye bağırarak çocuğa tekme tokat girişmiştim. Öğretmenler zor ayırmıştı bizi. Sonrası mı? Annemler okula çağrıldı. Bir yığın azar, bir ton utanç… Ama en çok kendime kızmıştım. O günden sonra yemin ettim.Asla ama asla birine o şekilde bakmayacaktım. Sevmekmiş, hoşlanmakmış… hepsini kilitleyip içime gömdüm zaten. Ta ki... Dur. Devamını düşünme Yıldız. Ne gerek var şimdi bunlara? Tam o anda kapı yeniden aralandı. Annemin sesi bu kez daha sertti: "Yıldız! Kızım hâlâ kalkmadın mı?" Hikayeyi görünce geri yatmıştım. Başımla yastığın arasına saklanmak istedim. "Anne ya, kalkacağım işte…" Kapının önünde dikildiğini hissediyordum. "Bak misafirler geldi, hâlâ yatıyorsun. Halanları kahvaltıya çağırdım dedim ya sana!" Bir anda irkildim. "Ne? geldiler mi?" "Ee tabii! " İçimden "tam zamanında geldiniz, gerçekten" diye homurdanarak yorganı üzerimden attım. Kalkmam gerekiyordu. Hem de suratımda duvar gibi bir ifadeyle. Ama aklım hâlâ o hikâyedeydi… O fotoğrafta… O gülüşlerde. Ablam... Acaba gerçekten Rüzgar'dan mı hoşlanıyor? Kesin öyle. Yıldız, artık saçmalamayı bırak. Zaten bir daha nerede karşılaşacaksınız ki? O fotoğraftaki gülümsemesi yeterince açıklayıcı değil mi? Hem senin ne işin olur onun gibi biriyle? Kafamın içi tıklım tıklım düşüncelerle doluydu ama en azından bedenimi susturmanın bir yolu vardı: boks. Evet, ben kalkıp kahvaltımı yapayım, sonra doğruca dersime gideyim. Yumruklarımı çalıştırmak… İşte bu gibi zamanlarda o kadar iyi geliyor ki. Yatakta doğruldum, lavaboya yürüdüm. Salondan gelen sesler iyice belirginleşmişti. Misafir olunca annem her zaman büyük yemek masasını açardı. Demek ki halamlar gerçekten buradaydı. Yüzümü yıkadım, saçımı tepeden topuz yaptım ve üstümü bile değiştirmeden salona doğru geçtim. Ama tam kapıda gözlerimi ovuştururken… GÖRDÜM. Karşımda Rüzgar. RÜZGAR! O an bir adım geri atmak, hatta görünmez olup oradan kaybolmak istedim ama artık çok geçti. Yakalanmıştım. Ve Umut abim hemen konuştu: “Hah! Bizim avokado da geldi işte!” O an yerin dibine girseydim daha iyiydi. Kahkahalar, tebessümler… herkes gülüştü. Bense hızla geriye döndüm ve odama koştum. Ama şimdi asıl kriz başlıyordu. Ne giyeceğim?Dolabı açtım… Gözlerimle taradım: siyah, gri, yeşil, kahverengi… Hepsi de eşofman! “Harika,” diye homurdandım kendi kendime. Mecbur birini kaptım, giydim. Sonuçta Rüzgar’ın önünde avakadolu pijamayla dolaşacak hâlim yoktu ya! Salona adım attığımda kalbim sanki hızını iki katına çıkardı. Masada herkes yerini almıştı. Ve tam karşıda… masanın ucunda… Rüzgar. Sakin, kendinden emin bir ifadeyle çatal bıçağını tutuyordu. Başını kaldırıp bana baktı bir an. Sağında Umut abim, solunda ise… ablam. Evet, Deniz. Ablamın yanında annem oturuyordu, Umut abimin yanında da halam. Gözlerim hızla boş sandalyeyi aradı. Tabii ki. Tam Rüzgar’ın karşısı. Yani masanın diğer ucu. Harika! Yüzümde zoraki bir tebessümle, “Günaydın,” dedim. Kısa, boğuk, neredeyse mırıldanır gibi. Herkes “günaydın” diyerek karşılık verdi ama benim kulaklarım sadece onun sesini ayırt etti: “Günaydın,” dedi Rüzgar da. Gayet normal bir tonda… Ama ben duymam gereken her şeyi o seste duydum sanki. Sandalyeyi çektim. Sanki dünyadaki en zor işti o an oturmak. Bacaklarım istemedi, ama kalbim çoktan yerle bir olmuştu bile. Yavaşça oturdum. Göz göze gelmemeye dikkat ederek tabağıma baktım. Ama masanın ortasında hissettiğim tek şey… onun bakışıydı. Masaya oturur oturmaz Umut abim yine boş durmadı. “Yıldız, avokadolar iyiydi ya. Değiştirmeseydin,” dedi sırıtarak. Gülüşmeler hemen yayıldı masaya. Ablam da fırsatı kaçırmadı tabii. “Ayy o avokadoları zaten üzerinden bir türlü çıkartmıyor. Ne varsa artık onda,” deyince gülüşmeler bir tık daha arttı. Ben ise derin bir nefes aldım. Sinirle çatalı masaya koydum. Bu kaçıncıydı bilmiyorum ama her defasında içimi ezip geçen o dalga geçişleri yaşadım yine. Kafamı kaldırdım. Ve tam o anda göz göze geldik… Rüzgar’la. Ama o... gülmüyordu. Sadece bakıyordu. Dingin ama dikkatli bir ifadeyle. İlk kez o an bir tarafım garip bir şekilde rahatladı, diğer tarafım ise daha çok kızdı. Neyse ki annem devreye girdi. “Rahat bırakın kızımı bakayım, hadi yemeğinizi yiyin,” dedi yarı sert, yarı korumacı bir sesle. Sonra halam da sustu mu, tabii ki hayır. “Yıldız’ı kızdırmayın, yoksa kendinizi yerde bulursunuz,” dedi gülerek. “Boksörlüğe devam mı Yıldız?” Bunu sormasa şaşardım zaten. “Evet halacığım,” dedim yapmacık bir gülümsemeyle. “Devam. Bırakmayı da düşünmüyorum. Önümdeki bir 20-30 sene boyunca.” Sesim kararlıydı ama içinde biraz da sitem saklıydı. Çünkü biliyordum… şimdi başlardı yine: “Ne işin var senin boksörlükle?” “Kız kısmı boksörlük mü yaparmış?” Her defasında aynı cümleler, aynı bakışlar. Ama bu sabah... farklıydı. Çünkü bu masada bulunmak bile istemiyordum. Sabah gördüğüm o fotoğraftan sonra, Rüzgar’ın ablamın yanında oturmasını izlemek… içimde bir yerlere sertçe çarpıyordu. Yine de… çatalı elime aldım. Ve yemeğe başladım. Ne kadar boğazımdan geçerse artık.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD