Rüzgar Koç,
Ben Rüzgar.
Yurt dışından yeni geldim. Esmer 1.90 boyunda yapılı ve 25 yaşındayım. Babam yıllar önce Türkiye’den ayrılıp Avrupa’da iş kurmuş. Orada tanışmış Umut’un babasıyla. Aslında öyle herkesin sandığı gibi öz kuzen değiller. Ama birbirlerinin arkasını kollaya kollaya dostlukları zamanla kardeşliğe dönüşmüş. Herkese de “kuzeniz” demişler… Biz de çocukluktan beri öyle tanıdık birbirimizi.
Umut’la öz kuzen değiliz belki ama, olsa da bu kadar severdim onu. Ne zaman zorlansam arkamda durdu. Aynı şeyi ben de onun için yaparım.
Babam emekli olunca İstanbul’daki villamıza temelli döndüler annemle.
Annem… güzel bir kadın. Rus. Sessiz, zarif, ama gerektiğinde serttir de. Babamla çok iyi bir denge kurmuşlar yıllardır. İstanbul’daki ev dışında İzmir’de de bir evimiz var, yazın oraya geçerler. Umutlar da yakın zaten. O yüzden aileler iyice iç içe.
Benim hikâyem biraz daha farklıydı. Okul biter bitmez hemen dönemedim. Kendime başka bir hayat kurmaya çalıştım. Ama sonunda insan nereye ait olduğunu hissediyor.
Bu kez temelli geldim. Bu kez kalmaya niyetim var.
İşim burada olacak.
Ne iş mi yapıyorum?
O da biraz gizemli kalsın… ilerleyen zamanda öğrenirsiniz.
Şimdi gelelim asıl meseleye.
İstanbul’a döndüğümden beri hayat biraz garip ilerliyor. Tanıdık yüzler, çocukluktan kalan sesler, alışık olmadığım kalabalıklar... Ama bir de yeni tanıştığım biri var.
Yıldız.
İsmi gibi. Parlıyor. Ama öyle herkesin görebileceği kadar değil.
Biraz kendine saklamış ışığını.
İlk tanıdığımda tam çözememiştim onu. Metroda karşılaştık. Komikti aslında… o ilk bakış, sonra tekrar karşılaşmamız… Şansa bak.
Biri sizi ikinci kez buluyorsa, tesadüf değildir bence.
Yıldız... güçlü olmaya çalışan biri. Ama o kadar çok şeyi içinde yaşıyor ki… Bazen bir şey söylerken ses tonu değişiyor. Gözleri başka bir şey anlatıyor.
Onun yanında biri olmak istiyorsun. Onu anlamak, korumak… belki de sadece yanında durmak.
Ben ilk kez böyle bir hisle karşılaşıyorum.
Ve dürüst olmak gerekirse… bu hissi sevdim.
***
Bara geldiğimizde herkes bir anda ortama ayak uydururken o sudan çıkmış balık gibi kenarda kala kalmıştı. Buranın insanı değildi belli. Hemen ona yardım etmeye çalıştım ve beraber kapının önüne çıktık.
Kapının önünde duruyorduk. İçerisi kalabalık ve gürültülüydü, ama burada hava serindi, sakin. Kısa bir sohbet sonrasında, Yıldız, bir süredir sessizdi. Eliyle saçlarını ensesinden toplamış, başını hafif yana çevirmişti. İç çektiğini duydum. Hemen onu eve bırakmayı teklif ettim ama o 'ablam kızar ' dedi. Şu durumda bile kendini değil başkasını düşünüyordu. O sırada Umut kapıdan çıktı, bizi görünce kaşlarını kaldırdı.
"Ne yapıyorsunuz siz burada?" dedi, biraz da şüpheyle.
Yıldız benden önce davrandı.
"Hava almaya çıktık," dedi telaşla.
Ben hiç bozuntuya vermeden devam ettim.
"Ben de Yıldız’ı eve bırakayım diyorum."
Umut ikimize dikkatle baktı, sonra sorusunu sordu:
"Neden? Ne oldu ki?"
Yıldız derin bir nefes aldı.
"Midem bulanıyor biraz... O yüzden kötü oldum," dedi. Sesi çok yüksek çıkmadı ama duyulacak kadardı.
Umut hemen ciddileşti.
"Tamam, o zaman bekleyin. Hep birlikte gidelim," dedi ve içeri yöneldi.
İçeride bir süre kaldı. Sonra hızlı adımlarla geri döndü. Elinde anahtarlar vardı.
"Kızlar gitmek istemiyor. Elifte yeni ısınmış ortama. Rüzgar, sen Yıldız’ı bırak, sonra geri gelirsin. Al, bunlar da anahtarlar," diyerek anahtarları bana uzattı.
Başımı salladım.
"Tamam," dedim. Anahtarları cebime attım.
Yıldız’a baktım. Hâlâ biraz solgun görünüyordu ama yürüyebilecek gibiydi. Omzunun üzerinden Umut’a kısa bir bakış attı.
Umut,
" Eve varınca mesaj at abicim." dedi O da kafa sallayıp sonra sessizce yanıma geldi.
Yürümeye başladık.
Yıldız Demirtaş,
Yürümeye başladık. Kaldırım taşları gece ışığında parlıyordu. Rüzgar yanımda sessizdi. Ben de öyle.
Birkaç adım sonra dayanamadım,
“Gerçekten götürmek zorunda değilsin, kendim de gidebilirim,” dedim.
Sesim normaldi ama içinde bir şeyler kıpır kıpır.
Bana dönüp gülümsedi.
“Biliyorum. Ama götürmek istiyorum.”
Kendimi toparlamaya çalıştım. Cevap veremedim.
Arabaya vardığımızda cebinden anahtarı çıkardı.
Kapıyı açtı, bu kez bana bakmadan, sadece sesiyle,
“Buyur,” dedi.
Arabaya bindim. Kapı kapanınca o da öbür tarafa geçti. Motorun sesi çalıştı. Yavaşça hareket ettik.
Camdan dışarı baktım. Işıklar bulanıktı. Kafam da biraz öyleydi.
Bu gece çok şey olmuştu ama en garibi, kalbimde olan o hafif kıpırtıydı. Sanki midem gerçekten bulanıyordu ama... bir tek ondan değildi.
Araba yavaşça İstanbul’un gece sokaklarında ilerlerken, ikimiz de uzun bir sessizliğe gömülmüştük. Sadece motorun hafif uğultusu vardı içeride. Dışarısı ıssızdı. Lambalar arada bir sönük düşüyor, sonra yeniden beliriyordu. O da tıpkı içimdeki düşünceler gibi; bir var, bir yok.
Rüzgar bir anda konuştu.
“İstersen bir yerde durabilirim biraz. Kendine gelmen için.”
Başımı ona çevirdim ama hemen sonra tekrar cama döndüm.
“Hayır, gerek yok. Eve gitsem iyi olacak. Gerçekten midem bulanmaya başladı.”
Bir an duraksadı, sonra hafifçe güldü.
“Öyle mi? Ben de gitmek için yalan söylediğini sanmıştım.”
Gülümsedim.
“Aslında… İlk başta yalan söylemiştim. Ama sonra gerçekten bulanmaya başladı. Demek ki yalan söylememem gerekiyormuş.”
Kahkaha atmadım ama o an, içimdeki sıkışıklık hafifledi. Küçük, samimi bir gülüştü bu. Sonra göz göze geldik. Sanki birkaç saniyeliğine zaman durdu. Gözleri gözlerime değdiğinde bir şey oldu içimde… panikledim. Gözlerimi kaçırdım hemen.
Boşluğa bakarken elim radyoya uzandı. Sessizliği bir sesle bastırmak istedim belki de. Bir tuşa bastım. Radyo açıldı.
O anda çalan şarkı sanki gecenin anlamını yakalamış gibiydi. Sözleri yavaşça içeriye doldu. Hafif ama melodisiyle içe işleyen bir parçaydı.
Rüzgar, sesi biraz açtı.
Hiçbir şey demeden, sadece parmaklarıyla ses düğmesini çevirirken, göz ucuyla bana baktı.
Ben dışarıya bakarken, müzik ikimizin arasında asılı kaldı. Belki de söyleyemediklerimizi o tamamladı o an.
🎶 Ikiye on kala - Bütün İstanbul Biliyo 🎶
Seni bana ayırdım bütün İstanbul biliyo
Çok söyledim ama kendini ölümlü sanıyo
İnanmazsınız sesinde kuşlar yaşıyo
Ah bi de gülünce kafam yanıyo
🎶 🎶 🎶
Öyle de güzeldi gözleri
Bıraksam içine bi kendimi
Tutuştur içine çek beni
Yavaş, yavaş
🎶 🎶
Öyle de güzeldi gözleri
Bıraksam içine bi kendimi
Tutuştur içine çek beni
Yavaş, yavaş
🎶 🎶
Ölümüne güzeldi böyle nasıl yaşıyo
Sert kıyılarında ne gemiler batıyo
Dokun yaralarıma çiçekler açıyo
Ah bi de gülünce kafam peynire dönüyo
🎶 🎶
Öyle de güzeldi gözleri
Bıraksam içine bi kendimi
Tutuştur içine çek beni
Yavaş, yavaş
Radyoda şarkı hâlâ çalıyordu. Kafamı cama yaslamıştım. Sokak lambaları birer birer geçiyordu gözümün önünden. Yolun nasıl bittiğini bile anlamadım. Araba, bizim sokağa döndüğünde kalbim hafifçe sıkıştı. Nedensiz bir burukluk çöktü içime.
“Geldik,” dedi Rüzgar, motoru kapatırken.
Kemerimi çözdüm ama hemen inmedim. Birkaç saniye daha sessizce oturdum. O da bekledi, acele etmedi. Sonunda ben konuşmak zorunda hissettim kendimi.
“Teşekkür ederim… Beni getirdiğin için.”
Gülümsedi.
“Bir şey değil. Mide bulantısı bahanesiyle kurtulduğun bir gece için fena sayılmazdı bence.”
Gülümsedim ben de.
“Belki… Ama eve geldiğimde gerçekten bayılacak gibi hissediyorsam, bu gecenin kahramanı sensin.”
“O zaman numaramı vereyimde yarın sabah hâlâ hayattaysan, arayıp teşekkür edersin.” dedi elini bana uzatarak.
“Kendini ne sanıyorsun? Süper kahraman mı?” dedim eline baktım ama anlamadım telefonumu mu istiyordu?
“Bilmiyorum… O da güzel olurdu aslında. Ee hadi ver telefonunu." dedi bende ne yapacağımı bilemedim ve verdim.
Hemen numarayı yazıp kendini çaldırdı. O an kalbim duracak sandım.
İkimiz de güldük. Hafif, yormayan bir gülüş.
Kapıyı açtım. Ayakkabım yola değerken, gece serinliğini hissettim.
“İyi geceler Rüzgar.” dedim.
“İyi geceler Yıldız.”
Kapımı kapattım ama eve doğru yürümeden önce arabaya son bir kez daha baktım. Farları yanmamıştı ama sanki orada, karanlığın içinde gözleriyle bana bakıyordu. İçimden bir ses dönüp tekrar konuşmamı söyledi ama sustum. Sessizce yürüdüm.
Siteden içeri girmeden onun hâlâ orada olup olmadığını merak ettim. Girmeden önce bir kez daha döndüm. Araba hâlâ oradaydı. Sonra farlar yandı ve yavaşça uzaklaştı.
Gece, tam anlamıyla sessizliğe büründü.
Ve ben... kalbimde hafif bir kıpırtıyla içeri girdim.