Aksiyon
Umutlar yok olur bir zamandan sonra hele ki başından onca şey geçtiyse ve sen karalar bağlayacak kadar bitmişsen. Asıl sorun da buydu zaten belki biraz olsun umut etmeyi kesmemiş olsaydım hayat bana güler yüzünü gösterecekti bu defa. Kim bilebilir ki? Bu soru beni umut etmekten soğuttu ve şimdi burada böylece dışarıyı boş bakışlarla seyretmeme neden oldu.
Yavan bir hava hakimdi her yere. Benim içimdeki bunalımdan daha fazlası vardı bugün gökyüzünde. Benden daha kötü...
Bir anda hışırdamaya başlayan dut ağacının yaprakları rüzgarın biraz sonra suratıma çarpacağının açık kanıtıydı. Bu yüzden erken davrandım ve elimi pencerenin kulpuna götürdüm. Pencereyi kapatırken fark ettiğim şey yüzünden tüm dikkatim dağılmış suratımın tam ortasına da rüzgardan koca bir tokat yemiştim. Beni bu acizliğe sürükleyen şey şimdi pencerenin kenarında bana bakıyordu.
Elimi pencerenin kulpundan çekmeyi akıl ettiğimde rüzgar şiddetini artırdı ve bütün hayallerimi yerle bir edercesine pencerenin kenarında duran şeyi tekrar hareketlendirdi. Kuvvetli olmayan reflekslerim yüzünden aval aval bakmış ve ona dokunma arzum da silip süpürülmüştü.
Hayal kırıklığı ile pencereden aşağıya baktım. İşte oradaydı alt katın penceresine konmuştu bu defa. Nedendir bilinmez ona sahip olmak için yanıp tutuşan bir duygu hakimdi tüm bedenime. Yoksa hiç bir güç kaldıramazdı beni bu sandalyeden.
Bu sefer hızlı olmalı aksiyon olmayan hayatımda bir farklılık yaparak koşmalı ve onu elde etmeliydim. Sonunda ayaklarım beynimin verdiği komutu algıladığında kendimi alt katın ziline basarken bulmuştum.
Titrek parmaklarım zile bastı ve ardından kapıyı kır saçlı gözlüklü bir teyze açtı. Ona ne diyecektim? Çerçevesiz gözlüklerinin ardından bana baktı, soru sormak yerine bakışlarıyla beni eziyordu sanki? "Özgün?" dedi o yaşlı ses tonunu kullanarak.
Adımı nerden bildiğini bilmiyordum ama bu şaşırtıcıydı. Belki de biraz rol yapmak gerekliydi şu dakikada. Hızlı olmalı ve o şey uçmadan pencereye ulaşmalıydım. "Hoş geldin." dedi beni daha da tuhaf bir hale sokarak. "Hoş buldum..." dedim kasıntı çıkmış sesimle. Kapının önünden çekildi ve içeri geçmemi işaret etti.
İçeri girdiğimde tamamen bir yaşlı zevkinin hakim olduğu salona adımımı attım ve beni daha fazla bunalıma sokan bir kokuyla karşılaştım. Ne kokuyordu naftalin ile karışmış bir şey...
Adımımı pencereye doğru attım ve gülümseyerek ona baktım. İşte oradaydı benim hayatıma az da olsa aksiyon katan şey tam orada duruyordu. Pencereyi açtım. Bu esnada yaşlı teyze bana seslenmişti. "Dışarda çok rüzgar var dantellerim uçacak." dedi ve koltukta duran danteli kaptı. Bir yaşlıya göre oldukça atik davranmıştı.
Pencereye çevirdim tekrar bakışlarımı. Ne? Nereye gitti bu? Tüm gülümsemem suratımda solarken yaşlı teyzeyi boğmamak için kendimle iç savaş verdim. Kadının eski dantelleri yüzünden hayatımda gördüğüm en güzel şeyi kaybetmiştim. Sinirle dışarı baktım. Şans benden yana mıydı emin değildim ama bu defada alt katın -içine girmeyi hiç istemeyeceğim bir binanın- penceresinde duruyordu.
Sıkıntıyla ofladım ve yaşlı teyzeye baktım. "Pencerenizin önünde bir şey düşürmüştüm de kusura bakmayın... Hoşçakalın..." dedim ve onun cevap vermesini beklemeden evden kaçtım. Zaten buranın kokusu üstüme giydiğim kapüşonluya bile sinmişti.
İstemeyerek de olsa alt kata indim ve zile basmadan önce bir müddet bekledim. Kapüşonumu kafama geçirdim ve siyah çerçeveli gözlüklerimi düzelttim. Derin bir nefes aldım ve parmağımı zile doğru götürdüm. Ama hayır buna gerek kalmadığını bir kez daha ispatlamıştı Damla...
Kapı ardına kadar açıldı ve bana şımarıkça bakan kız gözler önüne serildi. Ona bakmamaya özen göstersem de erkek olduğum gerçeği bunu geri plana atıyordu. Üzerine koyu mor bir elbise geçirmişti ve elbisenin onun gibi minyon tipli bir kız için bile fazla açık olduğu aşikârdı. Bakmamak elde değildi ama bu, kızdan nefret ediyor oluşumu değiştirmiyordu.
"Pencereye bir şey düşürdüm onu almaya geldim." dedim gayet soğuk ve mesafeli bir tavırla. Konuşurken sadece mavi gözlerine odaklanmayı seçmiştim.
"Emin misin bence bu bana bir bahane gibi geldi çünkü penceremin önüne yukardan hiç bir şey düşmedi." dedi kendinden emin bir sesle. Derin bir nefes aldım, belki de gerçekten onu kaybetmiştim. Ona ulaşamadan ellerimden kayıp gitmişti. Hayal kırıklığı ile geri döndüğümde kapüşonumun kafamdan indirilmesiyle durakladım.
"Hayır bekle, orada evet, orada..."
Ses tonu beni irrite edecek kadar acınasıydı. Elimde kalan son umudu kullanmalıydım belki de Damla ile kafa yormadan.
Geri döndüm ve onun bana bakan yavru kedi bakışları ile karşılaştım. Beni yanlış anladığını bilsem de pencerenin önünde duran şey için buna katlanmalıydım. İçeri girdiğimde kendimi tam anlamıyla bir fiyaskonun ortasında hissetmiştim.
Gündüz vakti nereden yandığını anlamadığım kırmızı ışık bozuk olan gözlerime hiç iyi bir etki yapmıyordu. Telefondan gelen parti müziği ben de kusma isteği uyandırırken bunların benim için yapıldığı düşüncesi hepten beterdi.
İstemeyerek de olsa pencerenin önüne geçtim ve orada mı diye kontrol ettim. İşte oradaydı. Bu sefer onu gözden kaçırmamak adına hemen davrandım fakat bir sorun vardı. Damla pencereyi açtığım anda onu benden almıştı. Ulaşmak istediğim şey onun ellerinde dururken daha ne kadar ona tahammül etmem gerektiğini düşündüm.
Pencereyi kapadım ve Damla'nın hain bakışlarına maruz kaldım. "Onu almak istiyor musun?" dedi elinde sallayarak. Evet hem de çok... Damla bana sorun çıkaracaktı, bundan emindim ki bu kata gelmek istememe nedenim de zaten bundan kaynaklanıyordu.
Her defasında böyle olmuyor muydu? Asansörü bozuk olan apartmanda kendi katıma ulaşmak için yürümek zorunda kalıyordum ve Damla eve geliş saatlerimi bilip ona göre kapıyı açıyordu. Beni bazen zorla eve sokmaya çalışıyor, bulaşıyor sonunda kızgın tavırlarım sayesinde onu def ediyordum. Onun evine ilk defa giriyordum ve başım kesinlikle belâdaydı.
"Onu bana ver." dedim soğuk bir şekilde. Ne kadar soğuk o kadar iyiydi ona karşı.
"Gel de al." dedi onu arkasına saklayarak. Ya sabır! Uzun boyluydum ve onu hemen alt edebilirdim. O ise çıtı pıtı bir şey olmasına rağmen dikkat çekici bir kızdı. Ona bu şekilde bakmak sinirlerimi bozuyordu, o hiç de onay vermediğim tipte biriydi.
"Hadi Damla acelem var." dedim bıkkın bir sesle. Tek kaşını kaldırdı ve alt dudağını ısırdı. Yaptığı hareketlerin bilinçli olduğunu bildiğimden sinirle dudaklarımı dişledim.
"Özgün? İstemiyor musun?" dedi tuhaf bir şekilde. Derin bir nefes aldım ve ona baktım tekrar. "İstiyorum." dedim. Büyük bir gülümseme tüm yüzüne yayıldı. İnkar edilemeyecek bir güzelliği olmasına rağmen dikkatimi çekemiyordu.
"Kaç zamandır bunu bekliyordum." Ne? Anlamsız bir şekilde ona baktığımda kıkırdadı. "Beni istemeni..." dediğinde büyük bir şok dalgası her tarafıma dağıldı ve suratıma bir tokat misali çarptı.
"Hayır... Ben elindekini kast e-" lafımı yarıda kesmemin sebebi elindekini burnuma sürtüyor oluşuydu. "Hadi ama Özgün neyi inkar ediyorsun?"
Burnumun ucunda duran şeye baktım. Elimi kaldırdım ve almak için bir hamle yaptım.
Onun reflekslerinin benden daha güçlü olduğu kesindi. Tekrar arkasına sakladı ve bana sırtını döndü. Dudaklarımı birbirine bastırdım ve sakin kaldım. Salına salına odadan çıktığında ne yaptığına anlam veremeden peşinden gittim. Bir odaya girecekken hızlı bir şekilde bileğinden yakaladım ve kendime çevirdim. Hiç zor olmamıştı. Gözleri fal taşı olmuş bir şekilde bana bakıyordu.
İşime odaklanmalı ve hemen burayı terk etmeliydim. Yavaşça ona doğru yaklaştım. Bana ait olan şey hala arkada kalan elindeydi.
Bileğini bıraktım ve ellerimi beline yerleştirdim. Bana heyecanla bakması bir an hedefimi şaşırtsa da hemen kendime geldim ve kafamı ona doğru eğdim. Ne sanıyordu biraz sonra onu öpeceğimi mi? Gözlerini kapamış beni bekliyordu. Tek elimi belinden çektim ve elindeki şeyi bir çırpıda alıp onu duvara doğru ittim. Bu hareketim onu incitmiş olsa gerekti.
Bana hayal kırıklığı ile bakarken dudaklarını birbirine bastırdı. "O benim." dedim hırslı bir sesle. Başka hiç bir şey olmadan evden kaçtım. Bu kız benim başıma bela mıydı!
Merdivenlerin başına geldiğimde hayatımın en büyük şoklarından birini yaşamıştım. Tüm zamanların en büyük talihsizliği benimleydi. İki küçük çocuk merdivende elim sende oynarsa işte insanın başına bu gelirdi.
Tökezler ve tutunmak için elinde her ne varsa onu bırakırdı ve var gücüyle tırabzanlara tutunurdu. Tam bu esnada ellerimden kayıp giden şey rüzgar olup uçtu ve çocuklara hakaret etmeme neden oldu. Baş belaları!
Sinirle arkalarından söylenirken ona baktım. Neredeydi? Hemen aşağı inip onu aradım giriş katta. Tüm çabalarım boşa çıkmış bir şekilde basamaklara oturdum ve yüzümü ellerimin arasına aldım. İşte sana aksiyon! Elde var sıfır...
Neredeyse üç dakikadır burada oturup yaptığım saçmalığı düşünüyordum ve artık kalkma zamanımın geldiğini apartmana giren kapıcıdan anlamıştım. Elindeki sepette yemek istediğim şeyler doluyken gözüm tek bir noktaya takıldı.
Hayat tekrar bana gülmüştü ve ben bu sefer bunu başaracaktım. Hızla kalktım ve kapıcıyı durdurdum. Bana anlamaz gözlerle bakarken bir an pişman oldum. "Ne yapıyorsun Özgün?"
Sesindeki tını çok yanlış bir şey yaptığım kanısındaydı. Gözlerinin içine bakarken diğer elim sepete gitti ve onu aldı. Bu defa onu mahvedecek kadar çok sıktım elimde. "Hiç bir şey..." elime baktı ve onaylamayan bir şekilde merdivenlere çıktı.
Ama artık düşündüğüm tek bir şey vardı. O da ellerimde bana bakıyordu. Dakikalarca uğruna uğraştığım tek şey mavi renkte bir tüydü. Bu tuhaftı çünkü nedensizce onu elde etmek için farklı girişimlerde bulunmuş ve neredeyse başımı belaya sokmuştum.
Engellenemez bir his vardı üstümde, sanki bir duygu kırpıntısı yerleştirmişlerdi bana ve bu hiç dinmeyecek kadar güçlüydü. Hepsi bir tek bunun için miydi yani? Basit mavi renkte bir tüy...